Hicrî 10 Ramazan 485, miladî 14 Ekim 1092. İsfahan’dan Bağdat’a giden Selçuklu kafilesi Nihâvend yakınlarında konaklamıştı. Yaşlı vezire bir fedâî yaklaştı ve hançerini sapladı.
Ebû Ali el-Hasen b. Ali, tarihin
Nizâmülmülk olarak tanıyacağı Büyük Selçuklu veziri, son nefesini verirken otuz
yıla yaklaşan bir süredir omuzladığı imparatorluğun nabzı da zayıflıyordu.
Selçuklu’nun resmî yıkılışına daha altmış beş yıl vardı. Ne var ki bir devletin
asıl ömrü, kılıcının değil, onu ayakta tutan idarî aklının ömrüdür. O akıl, o
akşam hançerlendi.
Sultan Melikşah, bir ay sonra muhtemelen
zehirlenme sonucu öldü. Ardından gelen taht kavgaları, halef buhranı, iktisadî
kargaşa ve Haçlı orduları karşısında Selçuklu, bir daha aynı siyasal bütünlüğü
ve kurucu enerjiyi toparlayamadı.
HORASAN’DAN İSFAHÂN’A
Nizâmülmülk, 1018’de Tûs civarında doğdu.
Gazneli devletinde görev yapan bir tahsildarın oğluydu. Horasan, askerî güç ile
İranî bürokratik hafızanın buluştuğu kendine mahsus bir havzaydı. Sâmânîlerden
Gaznelilere uzanan bürokratik miras hâlâ canlıydı, dehkân sınıfının (köy
aristokrasisinin) siyasî varlığı sürüyordu, Farsça divan dili olarak Arapçayla
yan yana duruyordu. Memur, ulemâ ve sûfî zümreleri arasındaki güçlü geçişlerden
iyi yetişmiş bir nesil çıkıyordu.
Gençliğinde fıkıh okudu, divan kâtipliği
yaptı, Gaznelilerin yıkılışını ve Selçukluların 1040’ta Dandanakan’da kazandığı
zaferi yakından gördü. Alparslan’ın hizmetine 1059’da girdi. Alparslan ona kısa
süre sonra Nizâmülmülk, yani “Mülkün nizamı” lakabını verdi; bu lakapla onu
devletin düzeniyle özdeşleştirdi.
Alparslan 1072’de Berzem yakınlarında bir
suikast sonucu hayatını kaybettiğinde tahta on sekiz yaşındaki oğlu Melikşah
oturdu. Sonraki yirmi yılı tarih ona yazsa da kalemi tutan el Nizâmülmülk’ündü.
İsfahan bu yirmi yılda yalnız Selçuklu’nun değil, İslâm dünyasının iktisadî ve
kültürel merkezlerinden biri haline geldi. Medreseler açıldı, ordu yeniden
düzenlendi, iktâ sistemi (asker ve görevlilere maaş yerine vergi gelirinin
tahsis edildiği düzen) karmaşık bir toprak-emek-vergi dengesine oturtuldu.
Aynı dönemde Nizâmülmülk’ün himayesinde,
Ömer Hayyam başkanlığındaki heyet 1079’da Melikşah adına Celâlî takvimini
hazırladı. Yıl uzunluğunu son derece düşük hata payıyla hesaplayan bu takvim,
asırlar sonra Avrupa’da ortaya çıkacak Gregoryen takviminden daha hassas kabul
edilir; bugün hâlâ İran’ın resmî takviminin temelini oluşturur. Selçuklu’nun
ilim hâmiliği, kurumla çalışan bir medeniyet tasavvuruna dayanıyordu.
SİYÂSETNÂME: VEZİRİN SULTANA
UZATTIĞI AYNA
Nizâmülmülk, 1091-1092 yıllarında,
ölümünden kısa süre önce Melikşah’ın talebi üzerine Siyâsetnâme’yi, diğer
adıyla Siyeru’l-mülûk’u kaleme aldı. Bu eseri bir “nasîhatnâme” diye hafife
alan okumalar, klasik İslâm siyaset düşüncesinin en kuvvetli sentezlerinden
biri olduğunu gözden kaçırır. Nasîhatnâme, hükümdara öğüt vermenin ötesinde,
hükümdarın kendisini dışarıdan görmesini sağlayacak bir aynayı eline tutuşturma
denemesidir. Siyâsetnâme, bu türün en olgun örneklerinden biridir.
Eser, adaletin yönetimle, dinin siyasetle,
istihbaratın hukukla, iktisadın ahlâkla nasıl iç içe geçtiğini somut
hikâyelerle anlatır. Sâsânî ve Abbâsî hükümdarlarından, Gazneli Mahmud’dan, Hz.
Ömer’den örnekler verir. Bu örneklerin işlevi geçmişi övmek değil, sultanın
kendi davranışını tarihin sert aynasında tartmasıdır. Cicero ve Seneca’dan beri
Latin dünyasında hükümdar ahlâkı üzerine bir literatür mevcuttu; ancak Karolenj
döneminden sonra bu damar Latin Batı’nın siyasal düşüncesinin merkezinden
uzaklaşmıştı. Avrupa’da karşılaştırılabilir kalibrede sistematik bir siyaset
metni henüz yoktu; ilk büyük örnek olan John of Salisbury’nin Policraticus’u
yetmiş yıl sonra, 1159’da yazılacaktı.
Nizâmülmülk, adaletten sapan sultanın her
sapışında kendi tahtının altını oyduğunu, her haksız vergi toplayışında kendi
ömrünü kısalttığını, her zalim valisine göz yumuşunda meşruiyetini biraz daha
eksilttiğini anlatır. Hükümdarın bekasını adalete mantıksal olarak bağlar;
ancak modern anlamda iktidarın kurumsal bir sınırlamasından söz etmez. Öyle bir
aygıt onun çağında ne onun kültürel havzasında ne de o dönemin başka
medeniyetlerinde mevcuttu. Onun yaptığı bir teorik teşhisti.
Fakat bu teşhis bir sınırlama
mekanizmasına dönüşmedi; çünkü onu kurumsal teminata bağlayacak ulemâ, devlet
görevlilerini halka karşı sorumlu kılan mezâlim divanı ve liyâkate dayalı
bürokrasi üçgeni hiçbir kuşakta birlikte ayağa kalkamadı. Klasik İslâm siyasî
düşüncesinin en belirgin yapısal zaaflarından biri teşhis güçlü olsa da
kurumsallaşmanın zayıf kalmasıdır.
ADALET DÖNGÜSÜ: SULTANI DA BAĞLAYAN
YASA
Siyâsetnâme’nin sahiplendiği bu siyasal
akıl, klasik İslâm geleneğinde devrü’l-adâle (adalet döngüsü) adıyla anılır.
Formülün kendisi Sâsânî andarznâme’lerine (yöneticiye öğüt geleneği) ve
Aristoteles’e atfedilen Sırrü’l-esrâr’a (Sırların Sırrı, hükümdar nasihatleri
içeren bir risale) kadar geri gider. Nizâmülmülk bu kadim formülü almış,
kuvvetlendirmiş ve sonraki Osmanlı lâyiha geleneğine miras bırakmıştır. İbn
Haldûn, Kınalızâde Ali, hatta III. Selim dönemi lâyihaları hâlâ bu döngüye geri
dönmüştür.
“Mülk ancak ordusuyla, ordu ancak mâlı
ile, mâl ancak halkıyla, halk ancak adaletle ayakta durur.”
Bu cümleye göre sultan, ne kadar mutlak
görünse de döngünün başında değil sonundadır. Orduyu doğrudan kuramaz, hazineye
muhtaçtır. Hazineyi doğrudan dolduramaz, halka muhtaçtır. Halkı doğrudan
üretken kılamaz, adalete muhtaçtır. Adalet, sultanın lütfu değil varoluş
şartıdır.
Elbette Tûslu vezirin önerisi, modern
güçler ayrılığı değildir. Montesquieu 1748’de Kanunların Ruhu’nu yazdığında
hükümdarı dışarıdan, kurumsal bir mimariyle bağlayacaktı. Nizâmülmülk ise altı
yüz elli altı yıl önce hükümdarı kendi çıkarı üzerinden bağlamayı önerdi.
Tarih, bu iki yaklaşımın ancak birlikte çalışabildiğini göstermiştir. Kurumsal
mimari içsel bir ahlâkî zeminden yoksun kaldığında aşınır; içsel mantık ise
kurumsal teminata kavuşamadığında işlemez. Bugün anayasal olarak kuvvetler
ayrılığına sahip pek çok devletin iktidarı dizginlemekte başarısız oluşu, bu
eksikliğin en somut delillerinden biridir.
Machiavelli’nin 1513’te yazacağı Il
Principe (Hükümdar) ise bu anlayışın tam zıttında durur. Floransalı diplomat
ahlâkı pragmatizmden ayırıp iktidarın bir aracı sayar. Nizâmülmülk ise ahlâkı
pragmatizmin önkoşulu, iktidarın zemini sayar. Aralarındaki gerçek mesafe dört
yüzyıl değil, ahlâk ile iktidar arasındaki ilişkide kurulan iki zıt kutuptur.
NİZÂMİYE: BİR İMPARATORLUĞUN AKLÎ
OMURGASI
Nizâmülmülk’ün belki de en kalıcı eseri
Siyâsetnâme değil, kendi adını taşıyan Nizâmiye medreseleridir. İslâm dünyası
daha önce de devlet desteğiyle akademik kurumlar görmüştü: Zeytune (737),
el-Karaviyyîn (859), el-Ezher (970-972). Nizâmiye’nin farkı, bunların ötesinde,
kurumsal bir ağ olarak geliştirilmiş olmasındaydı. 1067’de Bağdat’ta açılan ilk
büyük medreseyle başlayan; ardından Nişâbur, Belh, Herat, İsfahan, Basra, Musul
ve başka şehirlerde benzer vakıf-medrese-müderris-burs şablonuyla tekrarlanan;
vakıf gelirleriyle desteklenen, kütüphane, imaret ve dershane barındıran bir
akademik altyapı kuruldu. Yenilik tekil bir kurum değil, bir kurum tipinin
imparatorluk ölçeğinde sistemleştirilmiş hâliydi. Sünnî geleneğin akademik
omurgası bu ağ üzerinde yükseldi.
Modelin stratejik hedefi açıktı. Bir
yandan Sünnî ulemâyı, özellikle Şâfiî-Eş’arî geleneğini devletin yanında
kurumsallaştırmak; öte yandan Fâtımî Kahire’sinin el-Ezher merkezli İsmâilî
propagandasına ve Bâtınîliğin gizli ağına karşı entelektüel bir set inşa etmek.
Nizâmiye’nin en parlak müderrisi İmam Gazzâlî, hayatının en kritik dönüm
noktalarını bu kurumlarda yaşadı.
Nizâmiye’nin çoğu zaman unutulan başka bir
yüzü daha vardır; o da liyâkatin kurumsallaşmasıdır. Medresede yetişen bir
genç, kabile bağı ya da hâmilik üzerinden değil, eser ve icâzet üzerinden
yükselebiliyordu. Selçuklu bürokrasisi bu sayede “hangi soydan gelir?”
sorusunu, belirli ölçüde, “ne bilir, neye ehildir?” sorusunun arkasına
çekebildi. Nizâmülmülk’ün ölümünden sonra bu ağ yavaş yavaş zayıfladı; merkezî
koordinasyonun çözülmesiyle birlikte hâmilik ilişkileri yeniden belirginleşti.
Aynı dönemde mâlî kayıtlardaki tutarsızlıklar, askerî düzenlemelerdeki
kararsızlıklar ve iktâ tahsislerindeki çakışmalar arttı. Liyâkatin
kurumsallaşma seviyesi, bir devletin uzun vadeli karar kapasitesinin de
tabanıdır.
BÂTINÎ TEHDİDİ VE MEŞRUİYET SAVAŞI
Nizâmülmülk’ün hayatı, bir vezirin devlete
hizmetinin ötesinde, bir meşruiyet savaşının ön cephesinde geçti. Onu öldüren
hançer, rastgele bir çılgının değil, örgütlü bir siyasal-ideolojik hareketin
hançeriydi. Hasan Sabbah’ın 1090’dan itibaren Alamut Kalesi’nde kurduğu İsmâilî
örgütlenme, klasik İslâm tarihinin en dikkat çekici ve sistematik suikast
ağlarından birine dönüşecekti: merkezî bir kalede liderlik, kapalı bir inanç
sistemi, hücrelere bölünmüş gizli bir ağ, seçilmiş fedâîler ve yüksek profilli hedefler.
Nizâmülmülk’ün Bâtınîlikle mücadelesi,
Siyâsetnâme’nin son on bir bölümünün yazılmasındaki en belirgin saiklerden
biridir ve dikkatli okunduğunda tek bir önermeye indirgenebilir: Meşruiyet,
fikirle savunulmadığında kılıçla savunulmak zorunda kalır. Bâtınîliğin esas
meselesi fıkhî ayrıntılar değil, gizli bir imâm iddiası üzerinden siyasal
meşruiyete alternatif bir zemin kurma iddiasıydı. Bu iddiaya cevap yalnızca
askerî olamazdı. Medreseler açıldı, akademik reddiyeler yazıldı. Nizâmülmülk’ün
hayattayken açtığı bu cephe, ölümünden birkaç yıl sonra Halife Müstazhir’in
talebiyle Gazzâlî’nin kaleme aldığı Fedâihu’l-Bâtıniyye’de sürdürüldü.
Alamut’un kalesine kılıçla tırmanılırken kalemle de bir fikir cephesi kuruldu.
Vezirin ölümünden sonra bu çift cepheli mücadele dağıldı; Alamut bir buçuk asır
daha ayakta kalacak, ancak 1256’da Moğol fethiyle düşecekti.
BİN YILLIK SORU
Bugün İslâm dünyasının büyük çoğunluğu,
yönetimin her kademesinde, adlî olsun idarî olsun iktisadî olsun, tek bir
soruyu açıkça sormaktan kaçar: İktidarı kullanan neyle bağlıdır? Sözleşmeyle
mi, ahlâkla mı, kurumla mı, adaletle mi, yoksa hiçbiriyle değil sırf kendi
takdiriyle mi?
Nizâmülmülk’ün teorisinde sultan adaletle
bağlıdır; çünkü bağlanmadığı takdirde kendi bekası tehlikededir. Halkın
üretimi, hazinenin doluluğu, ordunun varlığı ve nihayet kendi tahtı, hep aynı
zincirin halkalarıdır. Bu teori bugün de lafzen reddedilmez; aksine günümüz
iktidarları da onu retorik düzeyde sahiplenir. Asıl ayrım teorinin ifadesinde
değil, teorinin işlemesini sağlayacak bağımsız denetim mekanizmalarının
varlığında ya da yokluğundadır.
Nizâmülmülk Siyâsetnâme’de sultanın âlimin
sözüne kulak vermesini, kadının sözünü hür söyleyebilmesini, vezirin gerçek
sorumluluğu taşımasını ısrarla yazdı. Bunu söylemekle bir nizam tezi kurmuş
oldu: İktidarın gücü, ancak ilim ve adaletin sözüyle anlam kazanır. Ama bu tez
kendi çağında bile tam anlamıyla gerçek olamadı; onun kurduğu Nizâmiyeler bile
ulemâyı iktidarı sınırlayan bir merci olarak değil, zamanla devlet düzeninin
bir unsuru olarak konumlandırdı. Sonraki dokuz asır boyunca İslâm dünyası bu fikri
yazdı, tekrar etti, methetti; fakat onu kalıcı ve yapısal bir siyasî gerçekliğe
çeviremedi.
Bugün ise bu tezin hayata geçmesini
sağlayacak modern araçlar, yani bağımsız yargı, denetleyici parlamento, özerk
düzenleyici kurumlar, eleştiri kabiliyeti olan medya, akademik özerklik ve
sivil toplum, İslâm dünyasının büyük bölümünde ancak biçimsel olarak vardır;
bunlar fiilen aşınmış, içi boşaltılmış ya da iktidara bağlanmış durumdadır.
Türkiye’de de manzara maalesef bundan çok
farklı değildir. Üniversiteler ve fikir üretmesi beklenen yapılar siyasal
hâmiliğe teslim edilmiş, eleştirel akla tahammül giderek azalmıştır.
Bürokraside liyâkatin yerini sadakat, hatta çoğu zaman kullanışlılık almıştır.
Yargı bağımsızlığını kaybettikçe adalet duygusu da bozulmuş, geriye büyük
ölçüde bir kabuk kalmıştır. İktidar kendini hiçbir şeyle bağlı saymıyor; ne
sözleşmeyle, ne ahlâkla, ne kurumla, ne de adaletle.
Sınırlanmak istemeyen böyle bir iktidar,
etrafına “hayır” diyemeyen, eleştirel düşünemeyen ve adaletin sorumluluğunu
taşıyamayan muhteris bir çevre toplar. İlmin titizliği ile adaletin
sorumluluğunu birlikte taşımaya çalışan, dolayısıyla iktidara değil değer
ölçülerine yaslanması gereken âlimlerin sözleri ise somut gerçeklikten kaçan,
soyut cümlelere sığınan aciz söylemlere dönüşür. Devleti ayakta tutması gereken
kurumlar da bu boşluğu kapatacak kurumsal cesaretten ve sorumluluk bilincinden
uzaktır.
Adalet döngüsünü unutan devlet çöker; onu
hatırlayan devlet ise ayakta durur. Mesele düzenin adında değil, düzenin
kendini adaletle, liyâkatle ve ahlâkla yapısal olarak bağlayıp
bağlayamadığındadır. Kendini adaletle, liyâkatle ve ahlâkla bağlamayan bir iktidar
modelini “güçlü yönetim ve güçlü devlet” sanma yanılgısına düştükçe,
Nizâmülmülk’ü yeniden okumak ve “bizim medeniyetimiz”, “değer setimiz”, “gönül
coğrafyamız” gibi ifadelerle konuşurken iki kere düşünmek zorundayız.
Bu sebeple Nizâmülmülk’ü bugün yeniden
okumak, geçmişe sığınmak değildir. İktidarın kendisini ne ile bağladığını
sormaktan vazgeçmiş bir siyasî kültüre, bin yıl önce sorulmuş bir sorunun hâlâ
taze olduğunu hatırlatmak bugün de hayati önemdedir.
*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul
Milletvekili.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.