Demokrasinin elbette eleştirilecek yönleri var, ancak bütün eleştirilere rağmen çağımızın genel kabul görmüş yönetim modelidir diyebiliriz. Bu nedenle de demokrat olmanın olumluluğa işaret ettiğini belirtmemiz gerekir. Demokrasinin tam anlamıyla ve bütün kurallarıyla işlediği bir düzene kavuşamayışımızın bir çok sebebi olmakla birlikte, toplumun farklı katmanlarında demokrasiye mesafeli ve hatta anti demokratik damarların olduğu da bir hakikat. Çok partili hayatta serbest ve eşit oydan ibaret basit bir görünürlüğü olan demokrasinin elbette çağdaş gelişmelere paralel başka kuralları da var. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz husus, toplumumuzun farklı katmanlarındaki demokrasi alerjisinin, demokrasiyi içselleştirmeyi engellediğini hatırlatmaktır. Lider ya da partiyi kutsallaştırarak, tek adamlık, şeflik ve hatta diktaya yol açabilecek bu hastalıklı damarların meydana getirdiği demokrasi zafiyetine dikkat çekmek istiyoruz.
SOL MAHALLEDEKİ DARBECİ DAMAR
Sol mahalledeki iki düşünce insanı ve
yazardan alıntı yapmak istiyoruz. Önemli bir entelektüel olan Doğan Avcıoğlu,
klasik demokrasiden hiç hazzetmediğini yazılarında sürekli vurgulamış,
sandıksal demokrasi, cici demokrasi gibi kavramlarla demokrasiyi aşağılamıştır.
Yazdığı bazı kitaplar darbeci askerlerce el kitabı olarak kabul edilmiştir.
Parlamenter sisteme saldırmaktan geri durmamıştır. Şu cümleler ona aittir:
“… devrimciliği değil, tutuculuğu
kolaylaştıran parlamenter sistem, kalkınma çabasındaki ülkeler için elverişli
bir sistem değildir. Devrim, devrimci bir politik sistem içinde başarıya
götürülebilir.” (Doğan Avcıoğlu, Devrim ve Demokrasi Üzerine, Tekin Yayınevi,
s. 304)
Doğan Avcıoğlu, batı tipi çok partili
rejimlere olumlu bakmayarak tek partili demokrasiyi savunmuştur. (aynı eser,
sh. 359). Tek partili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğunu izah etmeye
sanırım gerek yok. Mısır, Suriye ve Irak’ta bir ara görülen Baas
diktatörlüklerinin benzerini savunan Doğan Avcıoğlu bugün dahi Türk solunda
hatırı sayılı bir saygınlığa sahiptir. Geçmişte CHP içinde araştırma görevlisi
olarak da görev aldığını düşündüğümüzde demokrasiyi besleyen sol damarda ciddi
tıkanma potansiyeline sahip olduğunu kabul etmek gerekir.
Sol mahalleden Yalçın Küçük’ün ise daha
net ve daha sivri bir dille demokrasiye saldırdığını görüyoruz. Bir televizyon
programında sorulan soruyu, “ben demokrat değilim, bana demokrat denilmesini de
anneme küfür edilmiş sayar ve ‘ben de senin ananı’ derim” diye yanıtlıyordu.
Ardından da ekliyordu “sosyalistler demokrat değil, devrimci olur.”
Yalçın Küçük’ün demokrasi konusundaki bu
söylemi ile solun demokrasi söylemi arasındaki büyük çelişkiyi şimdilik bir
kenara bırakarak, soldan gelen bu saldırının demokratlığa olumsuz katkısında
kuşku olmaması gerektiğini hatırlatmak isteriz.
ÜLKÜCÜLER NE DİYOR?
Şimdi de ülkücü bir yazardan alıntı
yapacağız. Necdet Sevinç, ülkücü camiada hayli sevilen bir isimdi. Yazdığı
kitaplar 70’li yıllarda elden ele dolaşırdı. Yazılarında sert ve keskin
ifadeler kullanır ve bu tavır da zamanın gençliği tarafından çok beğenilirdi. O
dönemde yazdığı Ülkücüye Notlar isimli bir kitapçık hayli gürültü koparmıştı.
Ülkücü gençlere ve ülkücü teşkilatlara öneriler içeren bu kitapçık baştan sona
emredici, itaati kutsallaştıran, eleştiriye yer vermeyen keskin ve katı
ifadelerle dolu bir metindi. Kitap yayınlandıktan sonra sol basında
“ülkücülerin faşistliğine dair önemli bir metin” olarak kabul edildi ve
eleştirildi. Bu eleştiriler karşısında kitapçığa mesafe konuldu ise de, ülkücü
gençlerin elinden eksik olmadı. Yeni baskıları yapılmaya devam edildi.
Demokrasinin ve hukukun hiç yer almadığı
bu kitapçıktan aldığımız şu cümlede teşkilat ve lider otoritesi şöyle
anlatılmaktadır: “Teşkilatta demokrasi yok, merkezi otorite ve o merkezi
otoriteye mutlak itaat vardır. Lider ne diyorsa ne istiyorsa o olur. Lider ne
yapıyorsa doğru olan odur.” (Necdet Sevinç, Ülkücüye Notlar, Türk Dünyası
Yayınları, 5. Baskı, İstanbul 1979, s. 54) Bu cümlede de açıkça belirtildiği
üzere, lider ne diyorsa o olur, ne yapıyorsa doğrudur! Bu düşünce ile beslenen
bir gencin demokrasiyi, hukuku, insan haklarını, eleştiriyi benimsemesi mümkün
olur mu?
Oysa aynı camiada rahmetli Erol Güngör,
“Lisedeki milliyetçilik anlayışımla şimdiki arasında büyük bir fark vardır. Bir
ilim disiplininden geçmiş olmak, yaş ve tecrübe, bilgi ve özellikle Batı ile
temas insanı büyük ölçüde değiştiriyor” (Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve
Aydınlar, Ötüken Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 2011, s. 566) demişti.
Milliyetçiliği demokrasi ile buluşturan bu görüşün yanında, Ülkücüye Notlar’a
takılıp kalanlar olduğunda da kuşku yok. Bugün ülkücü camiaya mensup olanların
farklı partilere dağılmalarında bu durumun payının olduğunu düşünüyoruz.
SİYASAL İSLAMCILAR NE KADAR
DEMOKRAT?
Siyasal İslamcıların da darbeci sol ve
biatçı ülkücüden farkının olmadığı söylemek mümkün. İslamcı camianın önemli
isimlerinden İslam Hukuku hocası Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a göre “Demokrasi
Müslümanların siyasi sistemi olamaz.” (Hayrettin Karaman, 29 Mayıs 2014, Yeni
Şafak). Önemli bir isim olan Karaman’ın bu görüşünün İslamcı cenahta etkili
olmaması mümkün değil. Ancak belirtelim ki, aynı kanaatte olmayan İslamcı
yazar, akademisyenler de var ve şura, meşveret üzerinden İslâmla demokrasiyi
bağdaştırdıklarını biliyoruz. Hayrettin Karaman’ın görüşünü paylaşan çok sayıda
İslamcının mevcut olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.
İdeolocya Örgüsü isimli kitabında İslamcı
bir yönetimin teorisini yapmaya çalışan Necip Fazıl Kısakürek, “Başyücelik” adı
altında tam anlamıyla seçkinci, askerci, baskıcı bir totaliter yönetim modeli
önermiştir. İdeolocya Örgüsü’nde “Kanunun bir şey söylemediği yerde Başyücenin
emri kat’idir.” (Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,
İstanbul 1976, sh. 262) deniliyor. Yine aynı kitapta “Kaza (yargı) cihazı onun
adına işler ve adalet onun adına dağıtılır” (sh. 263) deniliyor. Görüldüğü
üzere, İslamcı yönetimin başındaki “Başyüce” tam anlamıyla bir diktatördür.
Esasen İslamcı camiadaki demokrasi noksanlığında bu görüşlerin de etkili
olduğunu söyleyebiliriz.
KÜRT SİYASAL HAREKETİ NE KADAR
DEMOKRAT?
Türkiye’deki Kürt siyaseti içerisinde
farklı gruplar olmakla birlikte, en büyük grubu Abdullah Öcalan’ın temsil
ettiğini kabul etmek gerekir. Bir terör örgütü (PKK) olarak binlerce insanın
kanını akıtan bu grubun legal yönünü ise şu anda DEM Parti temsil etmektedir.
PKK’nın Stalinist bir örgüt olduğunda kuşku yok. Ancak, Öcalan’ın daha kapsamlı
bir çatı örgütü olan KCK’nın da kurucusu ve teorisyeni olduğu biliniyor. Komşu
ülkeleri de ilgilendiren KCK ile ilgili Öcalan tarafından kaleme alınmış bir
sözleşme mevcuttur. Örgüt için bir anayasa işlevi gören KCK Sözleşmesi’nin bir
maddesinde Abdullah Öcalan’a verilen rol şu şekilde düzenlenmiştir: “Her alanda
bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve
demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en
son karar merciidir.” (Abdullah Öcalan, KCK Sözleşmesi, md. 11’den)
Bu metinde vurgulanan “Önderliğin son
karar mercii olması” kuralının yukarıda örneklerini verdiğimiz “lidere itaat”
ve “Başyüce’nin kat’i emri” gibi kavramlarla benzerliği dikkat çekicidir.
Şüphesiz Kürt siyaseti içerisinde demokratik hukuk devleti çerçevesinde siyaset
yapmak isteyenler de var. Ancak en büyük ve en etkili olan grubun başındaki
Öcalan’ın kaleminden çıkmış KCK Sözleşmesi’nin demokratik bir hukuk devleti
sunmadığı açıktır. Kaldı ki, Öcalan’ın diğer metinlerinde de klasik demokrasiye
saldırının mevcut olduğunu unutmamak gerekir.
VE CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET MODELİ!
Alıntı yaptığımız solcu, ülkücü, islamcı,
Kürtçü yazarların cümlelerinin benzerliğini ve demokrasi açısından oldukça
sorunlu olduğunu vurgulamaya çalıştık. Şimdi de son yıllarda uygulamaya
başladığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin mimarlarından, Cumhurbaşkanlığı
Hukuk Politikaları Kurumu Başkan Yardımcısı, hukukçu Mehmet Uçum’un yazdığı bir
kitaptan bir cümleyi paylaşmak istiyorum. Uçum, bu sistem için “Tüm yetkiler ve
karar verme gücü cumhurbaşkanına aittir” diyor. (Mehmet Uçum, 15-16 Temmuz’dan
Cumhurbaşkanlığı Sistemine Türkiye’nin Demokratik Birliği Mücadelesinde Yeni
Aşama 16 Nisan, Alfa Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2018, s. 115). Benzerliği
gördünüz mü? Lideri sorgulamayan ülkücü, tek partili demokrasiyi öven darbeci
solcu, her şeye yetkili Başyüceyi savunan İslamcı, önderlik son sözü söyler
diyen Stalinist Kürtçü ve tüm yetkiler ve karar verme gücü cumhurbaşkanında
diyen ucube sistemin mimarı! Bunları üst üste koyduğunuzda rengi farklı ama
kalıbı aynı modelle karşı karşıya kaldığımız görünecektir.
Böyle bir sistem başka yerde var mı diye
merak edenlerin meraklarını da giderelim. Fransa’nın mutlak monarşi döneminde
“Güneş Kral” olarak bilinen 14. Louis’nin “Devlet benim” sözü de bunların bir
başka versiyonudur. Bir örnek daha var; çiftlikte devrim yaparak yönetimi ele
geçiren hayvanlar güzel günler beklerken, domuzlar dizginleri ele geçirince
Napolyon isimli domuz müthiş bir diktatörlük kurar. Artık Napolyon’un, “Üstün
bilgileriyle önderliği üslenmeleri doğaldı.” (s. 45, George Orwell, Hayvan Çiftliği,
Çeviren: Celal Üster, Can Yayınları, 44. Baskı, İstanbul 2015), çünkü orada da
aynı sistem kurulmuştu ve “Napolyon yoldaş her zaman haklıdır” (sh. 135) kuralı
orada da geçerliydi.
Sağ ve sol damarlardaki arızanın
kalbi sıkıntıya sokması gibi, toplumun sağ ve solundaki defolu durumun
demokrasiyi içselleştirmede olumsuzluğa yol açtığı kanısındayız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.