Prof. Dr. İshak Torun, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye siyaset yapısında yaşanan değişimi yazdı.
Türkiye’de laikçiler de İslamcılar da
yanıldı. Çünkü siyasal aktörler ile ideolojiler değişti ama siyasal sistem aynı
kaldı. Din ve laiklik üzerinden toplumu konsolide etmenin modası çoktandır
geçti.
Son dönem bakan ve üst düzey atamalarında
İslamcı renkler geri plana düşerken, devletçi ve milliyetçi renkler ön plana
çıkıyor. Bu, devletteki yapılaşmanın bir dışavurumu olsa gerek. Gelinen noktada
demokratik İslamcılığın siyasal idealleri devletçi ve milliyetçiliğin
gölgesinde kaldı. Yerini II. Abdülhamit’in otoriter İslamcılığına bıraktı:
Dinin siyasi ideallerinden vazgeçilmesi karşılığında dindarlığın ve dindarların
desteklenmesi. Bir de dışarda İttihad-ı İslam politikası.
AK Parti’nin kurucu ideolojisi olan
demokratik İslamcılık söylem üstünlüğünü kaybetti. Sivil toplum, demokrasi ve
hukuk devleti zayıfladıkça zayıfladı. Siyasal merkez ise güçlendikçe güçlendi.
Muhafazakârlar artık savunma sanayisiyle
ve devletin dış politikasıyla ilgileniyor. Mesele bu idiyse! Laikçilere ve
Kemalistlere yıllarca neden husumet edildi? Devleti ve güvenlik politikalarını
güçlendirmek onların da hedefi değil miydi?
Şu kadar ki: Kemalistler, dindarlığı
desteklemediler. Hatta dindarlığa, tarikat ve cemaatlere husumet ettiler.
Muhafazakârları çevreye ittiler. Onları ladinileştirsin diye Köy Enstitülerinde
laik misyoner yetiştirdiler. İslam’ın kültürel hegemonyasına saldırdılar. Öte
yandan dine olan baskıları, Sovyet rejimindeki kadar şiddetli olmadığı için,
dinin yenilenip güçlenmesine yaradı. Dindar grupları fiilen birleştirdi.
Ümmetçi duyguların gelişmesine katkı sağladı. Geleneksel dini kurumların
kangren olmuş organları bu sayede kesilip atıldı. Tarikat ve cemaatler görece
sivilleşti. Muhafazakâr kitleler demokrasi ve hukuk devleti yanlısı oldu.
Tarikat ve cemaatlerin AK Parti iktidarına angaje olmaları sonrasında ise işler
tersine döndü. İslamcılar gözlerini devletten gelecek iktidar ve ranta
diktiler. İktidarlanıp ganimetlendiler. Devletin yanaşması oldular. İktidar ve
ticaret lobilerine dönüştüler. Hukuk devleti ve demokrasinin karşısında
konumlandılar. Dini değerleri retorikleştirerek istismar ettiler. Çünkü aslı mecraları
olan sivil kamusal alandan uzaklaştılar.
Türkiye’de İslamcılık siyasal ve kültürel
olarak ikiye ayrılmaktadır. Refah / selamet çizgisini siyasal İslamcılık,
tarikat ve cemaat çizgisini ise kültürel İslamcılık olarak tanımlamak
mümkündür. Aslında bunlar birbiriyle hiç geçinememiştir. Ancak 28 Şubatçıların
toptancı baskısı sayesinde ittifak edebildiler. Bu ittifaktan AK Parti ortaya
çıktı. Uzlaşmacı ve demokratik bir İslamcılık anlayışı gelişti. Demokrasi ve
hukuk devleti sahiplenildi. Sağdan ve soldan liberallerle ittifak edildi.
Güvenlik sektörünü domine eden Ulusalcı Kemalistlere karşı ortak cephe kuruldu.
Bu ittifakı dışarıdan ABD destekledi. Elbirliğiyle Kemalistlerin siyasal
hegemonyası kırıldı. Ayrılıkçı Kürtçülerin bu cepheye yaptıkları dolaylı
katkıyı unutmamak gerekir. Çünkü ulusalcı Kemalistler bu cepheye onların
korkusuyla boyun eğdi. Bu yüzden AK Partiyi kapatamadılar. Verdikleri
muhtıranın arkasında duramadılar. Darbe senaryolarını hayata geçiremediler.
Ulusalcı Kemalistlerin yenilmesi ve düşman
korkusunun ortadan kalkması sonucunda İslamcı fırkalar bir birine düştü. Savaş
baltalarını gömdükleri yerden çıkardılar. Meğer! Bunları bir arada tutan şey
ortak düşmanmış. 2010’lu yıllardan itibaren ortak düşman yenilince siyasal
İslamcılar ile Gülen Cemaatinin arası bozuldu. Kendi aralarında örtük iktidar
kavgasına tutuştular. Birbirini iltihaka zorladılar. Çünkü asabiye dünyasında
ittifaka yer yok! Millet veya ümmet paydasında ittifak etmek bu habitusa yabancı!
İslami fırkalar arası asabiye mücadelesinden laik ulusalcılar ile Türk
milliyetçileri karlı çıktı. Kritik kurumları bütünüyle ele geçiremeseler de
buralarda dominant hale geldiler.
Sonuçta AK Parti etkisini kaybetti.
İslamcılık da mukaddesatçılığa dönüştü. İsim olmaktan çıktı. Milliyetçilik ve
devletçiliğe sıfat oldu. Devlet katındaki İslamcıların çoğunluğu
milliyetçileşti ve devletçileşti. Hatta Kemalizme sempati duymaya başladılar.
Ulusalcı Kemalistler de siyaseten muhafazakârlaştı. Sonuçta laik devletçilikten
Abdülhamit devletçiliğine ya da laik otoriterizmden muhafazakâr otoriterizme
geçildi. Mustafa Kemal ile Recep Tayyip Erdoğan’ın resimleri devlet
dairelerinde yan yana asıldı. Atatürk’ün resmi indirilmedi. Gerek de yoktu.
Bunun muhafazakâr versiyonundan bir tane daha asıldı. İkisi de devletli.
Aslında siyasal yapı değişmedi.
Yaşadığımız bu dönüşümler bizlere çok şey
öğretti: Birincisi insanlar laik, İslamcı veya Marxist oldu diye hukuk devleti
ve demokrasi kendiliğinden gelmiyor. Siyasal sistemle siyasal ideolojiyi
birbirine karıştırmamak gerekir. İkincisi hangi ideolojiye sahip olursa olsun
iktidara erişmiş hiçbir siyasetçi bize demokrasi ve hukuk devletini kendi
elleriyle teslim etmiyor. Çünkü demokrasi ve hukuk devletiyle muktedirlerin
çıkarları ontolojik olarak birbiriyle çatışıyor. İdeolojiler siyasi aktörler
için ya rakiplerin göğsüne fırlatılacak mızrak ya kendilerine yönelik
saldırılarda kullanılacak kalkan ya da dayanılacak koltuk değneğidir. Hattı
zatında siyaseti meslek olarak yapanlar uğraşları itibariyle ne bir dine ne de
bir ideolojiye inanırlar. Onların tümü güç ve stratejiyi din, iktidarı ise
tanrı haline getirmiş sefih oyunculardır. Foucault’un dediği gibi hangi tarafı
tuttuğununuz önemi yoktur: Siyasetçinin yanında saf tutanlar süfli heveslerin
aleti olmaya, piyon olarak harcanmaya mahkûmdurlar.
*Prof. Dr. İshak Torun, Bolu Abant
İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ) Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.