“Öcalan PYD’ye silah bırakma talimatı asla vermez, zaten bunu dese de bunun kabul görmeyeceğini biliyor. PKK kendini lağvederken varlığını ‘yeni PKK’ olan PYD üzerinden sürdürecek. İş planladıkları gibi yürümüyor, PYD’nin ve PJAK’ın da silah bırakacağını düşündüler. Erdoğan ‘Bu iş bana çok pahalıya mâl olacak’ diyebilir, PKK ve Öcalan ise büyük bir kazançla çıkacak. Suriye’nin kuzeyindeki Arap aşiretleri HTŞ destekli olarak PYD’ye karşı bir harekete başlamak üzere. Peki Türkiye bu operasyonun içinde olacak mı?”
Prof. Dr. Ümit Özdağ, yaklaşık 20 senedir
aktif biçimde siyasetin içinde ve yine aktif biçimde tartışmaların göbeğinde
bir isim. Ülkücü geleneğin içinde büyüyen Özdağ, hem akademisyenlik döneminde
hem de siyasete atıldıktan sonra devlet bürokrasinin farklı kollarıyla her daim
yakın ilişki içinde oldu. Belki tam da bu yüzden son dönemde bir sebeple
Silivri’deki Marmara Cezaevi’ne gönderilenler arasına girmesi kamuoyunda çok
büyük şaşkınlığa neden oldu. Yaklaşık beş aylık tutukluğun sonunda mahkeme,
Özdağ'ın üzerine atılı suçun sabit görüldüğüne kanaat getirerek 2 yıl 4 ay 3
gün hapis cezasına hükmetti. Ancak Özdağ'ın hapiste kaldığı günler göz önünde
bulunduruldu ve 17 Haziran’da herhangi bir adli kontrole gerek olmadan
tahliyesine karar verildi.
Dışarı çıktıktan sonra birkaç televizyon
yayına katıldı ve sosyal medya üzerinden gündeme dair yorumlarını paylaşıyor.
Ancak serbest kaldıktan sonraki üslubunda ciddi bir ton farkı hissediliyor.
İçeri atılmasına gerekçe gösterdiği ‘Terörsüz Türkiye’ süreci Meclis komisyonu
aşamasına geçmişken, Özdağ’ın eskisi kadar tansiyonlu bir muhalefet yapıp
yapmayacağı doğaldır ki bugüne kadar hareketlendirdiği kitlenin merak konusu.
Bu tür soru işaretlerini kendisine hatırlattığımda Zafer Partisi olarak
iletişim stratejilerini değiştirme kararı aldıklarını doğruladı. Zira Özdağ’a
göre kendisinin daha önceki yüksek volümlü siyaseti sayesinde toplum artık
sığınmacılar konusunda uyandı ve tabiri caizse ‘artık o kadar bağırmaya lüzum
yok.’ İletişim stratejisini değiştirmesinin bir sebebi daha varmış; daha geniş
seçmen kitlelerine ulaşmak. Özdağ kendisi böyle ifade etmiyor ama artık ‘ırkçı’
ve ‘Arap düşmanı’ olarak nitelendirilmek istemediğini hissettim.
Özdağ’a göre bugün devlette aktif olarak
‘PKK çalışanlar’ arasında kendisi kadar deneyimli kimse yok. Öcalan’ın ve
PKK’nın aslında ne demek istediğini deşifre edeceği ve halka onların anlayacağı
şekilde anlatacağı için içerde tutulduğunu düşünüyor. Madem öyle düşünüyor,
buyursun Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasından Milli Dayanışma, Kardeşlik ve
Dayanışma Komisyonu’nun çalışmaya başlamasına kadar geçen sürede ortaya çıkan
tabloyu sansürsüz değerlendirsin istedim. Biz sürecin aslında yeni başladığını
düşünürken Özdağ ise sürecin çökme aşamasında olduğundan neredeyse emin. Çünkü
Özdağ Ankara’nın YPG’nin de silah bırakacağını sanarak büyük bir hata yaptığını
düşünüyor. Abdullah Öcalan’ın asla böyle bir talimat vermediğini, vermeyeceğini
savunuyor ısrarla.
Kendisiyle Temmuz 2023’te yaptığım ve Türk
siyasi tarihine geçen bir gizli mutabakatı ifşa ettiği söyleşiden iki sene
sonra bugün CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son süreçlerdeki
tavrıyla ile ilgili birkaç soruyu da araya sıkıştırmadan edemezdim. Özdağ yine
sözünü esirgemedi.
Ümit Özdağ’ın bu mülakatta söylediği bazı
şeyleri yine hayretle dinlemiş olsam da konuşmanın hiçbir yerini ellemeden,
akışına dokunmadan yazabilmiş olmanın kıymetinin farkındayım. Gazetecilik
mesleğinin ne olduğunun unutturulmaya çalışıldığı şu dönemde aynı fikirde
olmadığım siyasetçilere soru sorup yanıtlarını eğip bükmeden sizlere
ulaştırmayı her zamankinden daha fazla önemsiyorum.
“Böyle olacağını düşünmemiştim ama
Silivri’yi unuttum”
-Cezaevinde elbette ki Türkiye’de olan
biteni yakından takip ettiniz, biz de sizin yaşananlar konusunda ne
düşündüğünüzü sosyal medyadaki paylaşımlarınızdan takip ettik. Zaten ‘Terörsüz
Türkiye’ sloganıyla başlatılan sürece karşı çıktığınız için ve bu sürecin en
kritik aşamasında etkin muhalefet yapmanız istenilmediği için içeride
tutulduğunuzu düşündüğünüzü biliyoruz. Yine de elbette ‘dışarısı’ başkadır. Ne
hissediyorsunuz ve ne görüyorsunuz bugün?
Öncelikle Silivri’yi unuttuğumu
söyleyebilirim. Bu garip bir duygu. Ben mesela böyle olmayacağını düşünmüştüm.
Ama bir anda her şey çok geride kalıyor. Belki başkaları da benzer duygular
yaşamıştır, bilemem. Ben böyle yaşadım, onun için bende çıktıktan sonra
Silivri’nin etkisi devam etmedi. O yüzden de daha çıkmamın üzerinden bir ay
geçmeden Silivri ziyaretlerine başladım. Ekrem İmamoğlu, Aykut Erdoğdu’yu,
Buğra Gökçe’yi, Ayşe Barım’ı, Ali Sukas ve Fatih Altaylı’yı ziyaret ettim. O
ziyaretler sırasında da Silivri’nin üzerimde etkisinin kalmamış olduğunu fark
ettim. Zaten içerideyken bana arkadaşlarım, avukatlar dışarıda büyük bir
kamuoyu desteğinin olduğunu ifade ediyorlardı. Bu kamuoyu desteğinin boyutunu
tabii başkalarının anlatımlardan yeterince anlayamıyorsunuz. Fakat sokağa çıkıp
Anadolu'da dolaşmaya başlayınca, nasıl müthiş bir destek gördüğümü gördüm.
Cezaevine girmeden önce bana zaten 16-25 yaş grubunda büyük bir destek vardı.
Şimdi o gruptaki destek daha da yükselmiş. Sanıyorum biz 18-29 yaş grubunda
oyların yüzde 20'sini alırız. O da henüz şu andaki durum, çalışmalara yeni
başlıyoruz.
“Zafer Partisi’nin 18-29 yaş grubunda
desteği yüzde 20 düzeyinde”
“Büyük kuşaklarda daha önce ilgi düşüktü,
şimdi oralarda da destek patlaması var”
-Siz bu rakamları elinizdeki anketlere
bakarak veriyorsunuz herhâlde, değil mi?
Anketlere bakmıyorum. Anketlerde Zafer
Partisi’nin 18-29 yaş grubunda desteği yüzde 10-12 arasında gözüküyor. Ama ben
sahada bu grubun desteğinin yüzde 20 düzeyinde olduğunu görüyorum ki daha
gençlik politikalarımızı açıklamadık mesela. Daha da önemlisi, bu gruptan zaten
kuvvetli ilgi ve destek vardı ama bu yaş kuşağının üstündekilerde bize yönelik
daha düşük bir ilgi vardı. Daha büyük yaş gruplarında da ilgi ve destek
patlaması görüyorum. İki şeyi çok duyuyorum sokakta. Birincisi, “Senden çok şey
bekliyoruz” diyorlar. Birçok yerde, birçok yaş grubundan kadın ve erkekten bunu
duydum. İkincisi de yine aynı insanlar, “Son umudumuzsun” diyorlar. Benim
Öcalan’la görüşmeler sürerken miting yapmamam ve bu süreci deşifre ederek halka
anlatmamam için tutuklanmış olduğum gerçeğini halk anlamış. Ben tutuklandım
çünkü ben 1998'den beri PKK çalışıyorum. Benim dışımda bu konuda uzman olan bir
parti genel başkanı yok, bir siyasetçi de yok açıkçası. 1998'den bu yana devlet
içinde PKK çalışanların hiçbiri kalmadı.
Öcalan'ın 1999'da yakalandığı dönem MİT
Müsteşarı olan Şenkal Atasagun
“Şenkal Atasagun’un bugün devlette
çalışmadığını söyleyemem, çalıştığını da söyleyemem”
-Bunu cezaevinden çıktıktan sonra
katıldığınız ilk televizyon canlı yayınında da söylediniz. Ve ben bu sözünüz
üzerine düşündüm, sizin kadar eski dönemden beri “devlette PKK çalışan” bir
kişi daha buldum; Şenkal Atasagun.
Şenkal Bey, müsteşar olarak generalisttir.
Yani detayları bilmesine gerek yok.
-Ama “PKK dosyasını çalışmadığını”
söyleyemeyiz.
PKK dosyasını çalışmıştır.
-“Şu anda devlette görevi yok” da
diyebilirsiniz belki.
Onu söylemem. Devlette çalışmadığını
söylemem. Çalıştığını da söyleyemem. Bilmiyorum. Ama birçok kişi emekli oldu.
Görevlerini bıraktılar, görevini bırakınca işi bıraktılar. Ya da o görevde
çalıştılar, o sürede onun üzerinde uzmanlaştılar, sonra başka bir görev
atandılar. Bıraktılar. Bölgeye gittiler, bölgede detayları çok iyi öğrendiler
belirli bir dönem için ama sonra bıraktılar. Ben ise sürekli çalışmaya devam
ettim. Siyaset içerisinde de çalışmaya devam ettim. Onun için benim PKK ile
müzakere sürecini okumamı, açıklamamı ve bunu mitingler aracılığıyla sahaya
taşımamı da istemediler. Çünkü ben tutuklanmadan önce perşembe günü Karaman'da
bir miting yapmıştım. Öğleden sonra saat 2'de ve 4500 kişi vardı. AKP cumartesi
günü Karaman'da yaptığı mitingde 7000 kişi toplayabilmişti. Bizim yine o
günlerde Antalya’da yaptığımız mitinge katılan insan sayısı 8000’e çıktı ve
ondan sonra tutukladılar zaten. Tabii içeriden de süreci mümkün olduğunca
izlemeye çalıştım. Bu sürecin aslında çok ayrıntılı planlandığı anlaşılıyor.
Ama yapılan bir teorik planlama. Sahaya çıktığınızda her şey planladığınız gibi
gelişmez ve işte planlandığı gibi gelişmiyor. Geldiğimiz noktada, bu iş patladı
patlayacak.
“Süreç aslında çok ayrıntılı planlanmış
ama bugün bu iş patladı patlayacak”
“Halkta da destek yok, güvenlik ve
istihbarat bürokrasisi içinde de”
-Daha bugünden süreç çökecek yani size
göre, öyle mi?
Türk halkının bu sürecinin arkasında hala
hiçbir ciddi desteği yok. Süreç, sadece Türk halkında destek bulmamış değil,
güvenlik ve istihbarat bürokrasisi içinde de bu sürecin desteği yok. Bunları
bilerek söylüyorum. Hâl böyleyken, bu sürece karşı olanların konuşması
istenmedi ve istenmiyor. İşte benim tutuklanmam, bunun açık kanıtı. Hatırlayın,
süreç başlarken Rasim Ozan Kütahyalı çıkıp “Türk Milliyetçiliği adına muhalefet
yapılmasına izin verilmeyecek” demişti ve sonucu gördük, ben tutuklandım. Ben
Silivri'de bir kişi olarak değil, Cumhuriyet'in kuruluş değerlerini temsil eden
bütün herkesi temsilen tutuldum. Peki, benim tutukluluğum üzerinden Türk
halkına ne söylendi? Türk halkına “Biz bir taviz vermiyoruz, bir pazarlık yok.
PKK kendisini fethedecek ve silah bırakacak” denildi. Biz de ısrarla dedik ki
“Bu doğru olamaz, doğru söylemiyorsunuz.” Bunun asla doğru olamayacak olmasının
temel kanıtı, “Feshetme ve silah bırakma konusunun KCK’nın tüm unsurlarını
kapsayacak” deniyor olmasıydı.
MİT
Başkanı İbrahim Kalın, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM Başkanı Numan
Kurtulmuş ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve
Demokrasi Komisyonu'nun, 8 Ağustos'taki basına kapalı olan toplantısına
katılmak üzereyken TBMM bahçesinde
“PYD silah bırakmıyor, PJAK silah
bırakmıyor, PCDK silah bırakmıyor, o zaman Ankara’daki o komisyon neyi
konuşuyor?”
-Zaten işin başından beri en muğlak, en
tartışmalı olan kısmı oydu. Biz de gazeteciler olarak doğaldır ki ilk günden
beri aynı soruyu soruyoruz ve YPG cephesinden hep “Hayır, bizi kapsamıyor”
yanıtı geliyor. E şimdi KCK Yürütme Konseyi’nden isimler de “PKK’yı
feshediyoruz ama silah bırakma konusu başka” demeye başladılar.
Şimdi… PJAK silah bırakmıyor, PCDK
bırakmıyor, PYD bırakmıyor. Ve geçen gün Hakan Fidan, Suriyeli yetkililerle
yapmış olduğu görüşmeden sonra bir yaptığı açıklamada PYD'nin almış olduğu
tavrın artık Türkiye tarafından tahammül edilemez bir hâl olduğunu ifade etti.
O zaman siz Ankara'daki o Komisyon’da neyin konuşmasını yapıyorsunuz?
-Fakat Suriyeli Kürtler arasında başka bir
tartışma da var ki her ne kadar Türkiye’deki sosyal medya platformlarında PYD
yöneticileri ve onlara yakın isimler yasaklı olsa da söyledikleri ve onların
söyledikleri üzerinden kopan tartışmaları bir biçimde takip ediyoruz. Görüyorum
ki YPG ile HTŞ arasındaki gerginlik üzerinden bazı Kürtler Şam’a “Siz bizi
tanımazsanız biz de buradan kopar Türkiye ile misak-ı milli içinde entegre
oluruz” gibi tehditler de savuruyor. Ve biz bunu tuhaf biçimde Suudi
Arabistan’da yayın yapan medyadan okuyoruz.
Şimdi o konuda iki yaklaşım var. Birincisi
sizin söylediğiniz yaklaşım; yani PYD bölgesinin böyle taleplerde bulunduğu.
İkincisi de Arap basınına yansıyan yaklaşım. Yani o bahsettiğiniz haberlerde bu
söylentiyi yayan ve dolaşıma sokanın Türk tarafı olduğu. Arap basınında çıkan
haberlere göre “Siz bunlarla (HTŞ) anlaşamıyorsanız kalkın gelin bizimle
birleşin” diyen Türkiye.
“AK Partili bir belediye başkanı bana
yıllar önce ‘Suriye’de aldığımız yerleri bırakmayacağız’ dedi”
“Suriye’nin kuzeyini ‘ilhak’ projesi en
başından beri birilerinin kafasının arkasında var”
-Öcalan'ın kafasında da böyle bir şey mi
var sizce; Türkiye ile Suriye’yi Kürtler üzerinden birleştirmek. Daha önceki
bir açıklamanızda, ABD’nin tam da böyle bir strateji üzerinden gittiğini, AfPak
gibi TurSur hayâl ettiğini söylemiştiniz. Öcalan’ın da bu tür bir gündemi
olabilir mi?
Yok, Öcalan’ın böyle bir yaklaşımı yok.
Bir de tabii bu konuya ilişkin üçüncü bir yaklaşım var ki ben onun daha doğru
olduğunu düşünüyorum. Aslında ne PYD'de böyle bir yaklaşım var ne AKP'de ama
AKP sürecin üzerini psikolojik olarak örtmek için kendi trolleriyle bu görüşü
ortaya atıp tartıştırıyor. Yani aslında böyle bir tartışma yok. Ama AK
Parti’nin kafasının arkasında ‘Misak-ı Millîyi gerçekleştirmek’ adı altında
Suriye'nin bütün kuzeyinin ilhakı gibi bir proje hep oldu, bu yeni değil. Uzun
süre önce, 2011’de Suriye’de iç savaşın başlamasından hemen sonraydı,
Güneydoğu'dan Ankara'ya uçakla dönüyorum, yanımda da bir AK Partili bir
belediye başkanı var. Dedi ki, “Suriyelilerin nüfus artışı konusunda
haklısınız. Ben de sizin gibi düşünüyorum. Burada demografik dengeler
bozuluyor. Çok harcama yaptık, ekonomiye de çok olumsuz yansıdı bu. Ama bizim
de bir kazancımız var.” Ben de merak ettim. Şöyle devam etti: “Bizim kazancımız
toprak. Suriye’de aldığımız yerleri bırakmayacağız.”
-Benzer bir cümleyi bir Türk diplomatından
-hem de AKP ataması olmayan bir kariyer diplomatından- daha diplomatik şekilde
duydum ben de.
Ben Ankara'da belirli çevrelerde bu ilhak
politikasının alttan alta işlendiğini tahmin ediyorum, görüyorum. Rusların bir
karikatürü vardır, görmüşsünüzdür muhakkak. Türkiye önce Suriye'nin içine kadar
büyüyor, sonra Kayseri'ye kadar küçülüyor. Yani herkes bunun farkında. Ancak
geçen gün Hakan Fidan PYD'ye eleştirilince, bir PYD’li Hakan Fidan'ı bir
suikast ile öldürmekle tehdit etti. Ben gördüm ve paylaştım bunu. Hatta şöyle
söylediler; “Laz Kemal'in selamlarıyla diye her vatansever Kürt sana yaklaşabilir.”
Özetle bugün Türk Dışişleri Bakanı’nı ölümle tehdit eden bir PYD var. Peki siz
bu ortamda Ankara’daki Komisyon’da neyi konuşursunuz Hakan Fidan?
“İş planladıkları gibi yürümüyor, PYD’nin
ve PJAK’ın da silah bırakacağını düşündüler”
-Tabii sizin kadar olmasa da biz de şunu
biliyoruz, gözle görülebilenden biliyoruz; Ankara’da bu konuya farklı yaklaşan
kliklerin bir mücadelesi var. MHP lideri Bahçeli, kurmayı Feti Yıldız hayatî
rol üstlenmiş durumda ve bir yandan da MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın himayesinde
giden bir istihbarat projesi aslında Öcalan ile görüşmeler. Ancak
hatırlattığınız gibi eşzamanlı olarak Hakan Fidan, YPG’yi hedef alıyor ve
DEM’lilerin de tepkisine neden oluyor. Hakan Fidan sizce süreç konusunda hangi
damarı temsil ediyor? Ya da bütün bunlar aslında hükümet cephesindeki
bölünmeden ziyade kafa karışıklığını mı temsil ediyor?
Bence iş planladıkları gibi yürümüyor.
-Peki planladıkları şey neydi? Bu kadar
kısa zamanda ne olabilirdi ki?
PYD'nin de silah bırakacağını düşündüler.
PJAK'ın de silah bırakacağını düşündüler. Ve bunlar silah bırakmasa bile bunu
Türk halkına bir şekilde kabul ettirebileceklerini düşündüler.
“Öcalan PYD’ye silah bırakma talimatı asla
vermez, o karizmasını çizdireceği hiçbir şeyi gündeme getirmez”
-Öcalan'a böyle bir şey kabul
ettirebilirler mi sizce, PYD’nin de silah bırakmasını?
Hayır, ettiremezler. Öcalan da zaten asla
böyle bir talimat vermez. Öcalan bu süreci kendisini meşrulaştırmak için
kullanıyor. Türk siyasetinde bir faktör haline gelmek için süreci kullanıyor ve
kendi açısından çok mantıklı oynuyor. Bir süre daha İmralı'da yaşamaya devam
edecek ama sonunda İmralı'dan bir şekilde çıkacak, bunu biliyor ve buna göre
oynuyor. Türkiye'de iktidara ortak olurken Suriye'nin kuzeyini de tek başına
yöneteceğini düşünüyor. Onun için Suriye'nin kuzeyinden vazgeçmesi mümkün
değil. Ayrıca Suriye'nin kuzeyindekilere “Silah bırakın” dese de bunun kabul
görmeyeceğini ve reddedileceğini biliyor. Öcalan reddedileceği ve karizmasını
çizdireceği hiçbir şey gündeme getirmez.
“PKK kendini lağvederken varlığını ‘yeni
PKK’ olan PYD üzerinden sürdürecek”
-Sizdeki bilgi de PYD/YPG’nin başat aktör
olduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 80 ila 100 bin kişilik bir ordu
mahiyetinde olduğu yönünde mi?
Suriye Demokratik Güçleri’nin bir bölümü
Araplardan oluşuyor. Ve bu yapının içinde bugün önemli sorunlar başlamış
durumda. Bendeki bilgiye göre aslen 45-50 binlik bir yapıdan bahsediyoruz ve
bunun en güçlü unsuru hiç şüphesiz PYD. Peki, PYD dediğimiz kim? Bir anlamda
yeni PKK’dır PYD. Ayrıca PKK'nın sahip olmadığı uluslararası ilişkilere de
sahip, PKK'nın sahip olmadığı silah sistemlerine de sahip.
-Tırnak içinde meşruiyete de sahip
herhâlde batının gözünde IŞİD ile mücadelesi nedeniyle.
Tırnak içinde meşruiyete de sahip. Ve onun
için PKK kendisini lağvederken aslında yeni PKK üzerinden varlığını sürdürecek.
Bunu kabul eden bir AKP-MHP ittifakı da aslında hiçbir şeyi bitirmiş olmayacak.
Karşımıza çok daha güçlü bir PKK yapısını çıkartmış, Türkiye için çok daha
tehlikeli bir PKK yapısını çıkartmış olacak.
“Suriye’nin kuzeyindeki Arap aşiretleri
HTŞ destekli olarak PYD’ye karşı bir harekete başlamak üzere”
“Türkiye bu operasyonun içinde olacak mı?”
-Biraz önce Suriye Demokratik Güçleri’nin
kendi içinde sorunlar baş gösterdiğini söylediniz. SDG içindeki Kürt-Arap
sürtüşmesinin büyüyeceğini kastettiğinizi anlıyorum, doğru mu?
Suriye'nin kuzeyinde Arap aşiretleri
PYD'ye karşı bir harekete başlamak üzereler. Bu hareketi HTŞ'nin veya Suriye
devletinin de destekleyeceği gözüküyor. Bu hareket bir askerî harekete
dönüşürse ne olur? Bu soruyu cevaplandırmak zor çünkü PYD askeri eğitim ve
askeri teknoloji açısından Suriye güçlerinden ve aşiret güçlerinden çok daha
güçlü. Suriye’nin ağır silahları ve cephaneleri büyük ölçüde İsrail Hava
Kuvvetleri'nin saldırılarıyla yok edilmiş durumda. Yani böyle bir savaş çok
kolay değil. Bu savaş başlar da buna rağmen, Suriye güçleri PYD'ye karşı
başarılı olurlarsa büyük ihtimalle daha çok Arap aşiretlerinin yaşamış
oldukları bölgeleri alırlar ama PYD'nin çekirdek bölgesine giremezler. Bu aynen
Irak'ta KYP, KDP güçlerinin Irak merkezi ordusu tarafından Musul'dan
çıkartılmasına benzer.
-Tabii bu senaryoyu ABD ve İsrail’in nasıl
müdahil olabileceği ya da müdahale edebileceği sorusunu yanıtlamadan
konuşamayız, değil mi?
Dış faktörleri bir kenara bırakarak
anlatıyorum ben bunu şu an. Tabii bu durum gerçekleşirse PYD küçük alanına
çekilir. Araplar ve Suriye merkezi hükümeti böyle bir operasyona başlarsa
Türkiye bu operasyonda tarafsız kalmaz. Ama soru şu olur; Türkiye ne kadar bu
operasyonun içinde olacak? Türk Silahlı Kuvvetleri doğrudan PYD bölgesine
müdahil olacak mı? Yoksa diğer bölgelerden Suriye içerisinde silah sevkiyatı,
teknik destek mi verilecek? Bunu bilmiyoruz. Ama her halükârda PYD bölgesinde,
Suriye'nin kuzeyinde bu tür bir çatışma başlarsa -ki başlamak üzere- Ankara'da
Komisyon’da neyi konuşacaksınız siz?
Pervin Buldan ve Mithat Sancar'dan oluşan DEM
Parti İmralı Heyeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı 8 Temmuz'da Cumhurbaşkanlığı
Külliyesi'nde ziyaret etti. Ziyarette AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala ile MİT
Başkanı İbrahim Kalın da bulundu
“Erdoğan ‘Bu iş bana çok pahalıya mâl
olacak’ diyebilir, PKK ve Öcalan ise büyük bir kazançla çıkacak”
-Komisyon’u akim bırakacak başka
senaryoları da konuşabiliriz. Sanıyorum ‘Terörsüz Türkiye’ye HTŞ öncülüğünde
Arap aşiretlerinin PYD’ye topyekûn savaş açması ihtimâlinden daha büyük risk şu
an için PKK’lılardan gelen açıklamalar. Şimdi mesela size meşhur törende silah
yakanlardan biri olan Bese Hozat’ın silah yakmadan iki hafta önceki -24 Haziran
tarihli- beyanatını hatırlatayım: “Mevcut durumda iktidarın yaklaşımı öyle Kürt
sorunu demokratik çözme, Türkiye’yi demokratikleştirme temelli bir yaklaşım değil.
Gerisinde diyor; ‘PKK silah bırakacak, gelip teslim olacak.’ PKK bu yaklaşımla,
bu anlayış karşısında ne silah bırakır ne gelip teslim olur.” Silahlarını
gömmesini bekleyenlerin hala böyle düşünüyor olması HTŞ ile PYD’nin
çatışmasından daha büyük bir risk değil mi süreç açısından?
Türkiye'de Lozan Antlaşması'nı fesih
edelim diye, lağvedelim diye bir PKK varlığını sürdürüyor. Avrupa'da
çalışmalarını sürdürüyorlar. İki, silahları bırakmayız diyen bir PYD var ve
özel bir Suriye konusunda, Suriye'de özel bir Kürdistan konusunda ısrar etmeye
devam ediyor. Öbür taraftan, “Biz bu savaşı kaybetmedik. Bizim şartlarımızı
kabul etmeye zorladık. Yani galibiz” inancında olan bir PKK var. Ve bu sürece
inanmayan, karşı olan bir Türk halkı ve güvenlik istihbarat bürokrasisi var.
Şimdi böyle bir ortamda nasıl ilerlenir? Ben bu ortamın devam etmeyeceğini, bu
sürecin birinci süreç gibi çökeceğini düşünüyorum. Ama şunu da ifade edeyim
hemen; eğer bu süreç devam eder bütün bunlara rağmen ve bir siyasal anlaşmayla
nihayetlenirse arkasından AK Parti ve MHP AK Parti’nin Haziran 2015'te uğramış
olduğu sandık mağlubiyetinin çok daha ağırını yaşayacaktır.
-PYD ile Arap aşiretleri arasındaki bir
çatışmaya bile lüzum olmadan, Tayyip Erdoğan bu masayı kendisi deviremez mi?
Zira biliyoruz ki Erdoğan 2015’te de Dolmabahçe mutabakatından sonra o siyasi
riski almaktan vazgeçti. Yani sizin öngördüğünüz şekilde bir HTŞ-PYD kapışması
olmadan da Erdoğan’ın kendi siyasi kaygıları baskın çıkabilir mi, “Bu iş bana
çok pahalıya mâl olacak” diyebilir mi? Yoksa burayı çoktan geçti mi?
Der, diyebilir. Çünkü böyle bir anlaşmadan
hiç şüphesiz her boyutta zararlı çıkacak. PKK ve Abdullah Öcalan ise büyük bir
kazanç sağlayarak çıkacak. Bu tür bir sürecin neticesinde, Haziran 2015
seçimlerinde hatırlayacaksınız HDP yani DEM tarihindeki en yüksek oyu aldı.
Eğer bu anlaşma süreci gerçekleşirse, terörle müzakere sonucunda biz DEM'i
yüzde 18'lerde görürüz. Bu gidecek yüzde beş, şimdi büyük bir bölümü Güneydoğu
Anadolu'da AK Parti'ye oy veren seçmendir. Çünkü AK Parti'ye oy veren
Güneydoğu'daki seçmen, AK Parti AK Parti olduğu için oy vermiyor. AK Parti'ye
oy veren Güneydoğu'daki seçmen, devlet olduğu için, devlet AK Parti'nin elinde
olduğu için oy veriyor. Yani devletin yanında olmak adına oy veriyor. Ama bugün
aynı seçmen bakıp “Tunceli valisinin yanında durmayan bir devlet benim yanımda
hiç durmaz. Artık buralarda devlet DEM” deyip ona oy vermek zorunda
hissedebilir. Çoğu da o oyu istemeyerek verir.
“Osman Kavala’nın adil yargılanmadığını
düşünüyorum”
-Cezaevinden yaptığınız bir açıklamada
“Osman Kavala’nın suçsuz olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum” dediniz.
Osman Kavala’nın adil yargılanmadığına
inanıyorum. Dava ile tutuklanmadan önce ilgilenmemiştim. Ancak Silivri’de
yargılanma sürecini anlatan bir kitap okuyunca adil yargılanmadığını gördüm.
Siyasi fikirlerimiz çok farklı. Ve Kavala’nın temsil ettiği politik duruş ile
hayatım boyunca mücadele ettim ve edeceğim. Ancak Adalet Mülkün -yani devletin-
Temelidir. Ve her yurttaş adil yargılanma hakkına sahiptir. Can Atalay için de
aynısını düşünmüştüm. Yargıtay milletvekilliğini iptal edince Yargıtay’ın bu
kararını eleştirmiş, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması gerektiğini
açıklamıştım. Ayşe Barım’a gelince inanılır gibi değil. Hükümeti devirecekmiş
ve bu 10 sene sonra ortaya çıkmış. Böyle bir şey olmaz. Ayşe Barım’a yöneltilen
suçu Barım’ın işleme kabiliyeti yok. Hele üst mahkeme tarafından tahliye
edildikten sonra bir ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklanması ve tahliye
eden hâkimin başına gelenler yargı bağımsızlığının olmadığının ve düşman ceza
hukuku uygulamasının en somut göstergesidir.
“Selahattin Demirtaş’ın suçlu olduğunu
düşünüyorum ama adil yargılanmalı”
-Bir de tabii Selahattin Demirtaş için
söyledikleriniz var: “Cumhuriyet'in bir yurttaşı olduğu için, ben hangi haklara
sahipsem, onun da aynı haklara sahip olması gerekiyor.” Yani onun da hapiste
olmaması gerektiğini söylemiş oldunuz, değil mi?
Hayır, “adil yargılaması gerekiyor” dedim.
Osman Kavala-Selahattin Demirtaş
-Ama adil yargılama zaten AİHM
kararlarında var ve adil yargılama olmuş olsaydı da zaten içerde olmazdı.
Yanlış mı?
Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları
anayasanın 10. maddesi çerçevesinde yargılanma hakkına sahip. Anayasanın 10.
maddesi, herkesin yasaların önünde eşit olduğunu söylüyor. Yasalar birisine
farklı, öbürüne farklı uygulanamaz. Benim yaşamın Demirtaş ve Öcalan’ın temsil
ettiği Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen PKK ve onun siyasi uzantıları ile mücadele
ile geçti. Ve bu mücadeleden dolayı tutuklandım. Ancak ben Türk devletinin
dininin adalet olması gerektiğini düşünüyorum. Demirtaş da anayasa ve yasalara
uygun yargılanmalı ve ben suçlu olduğunu düşünüyorum cezalandırılmalı.
“Bugün Türkiye’de yaşayan muhalifler,
1950’lerde Amerika’nın güney eyaletlerinde yaşayan zencilere benziyor”
-AİHM Demirtaş için Türkiye’ye sadece
“Adil yargılamadınız” da demedi, AİHM Türkiye’nin Demirtaş davasında AİHS’in
pek çok maddesini ihlal ettiğine hükmetti. Siyasi hakların ihlal edildiğini
söyledi.
Ben bir ilkeden bahsediyorum. Ben herkesin
adil yargılanması gerektiğinden bahsediyorum, bu bir. İki, Türkiye Cumhuriyeti
devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni kabul etmiş mi? Etmiş. İmzalamış. Ve
devlet olarak yükümlülük üstlenmiş mi? Üstlenmiş. Peki, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararları ne zaman alınıyor ne zaman devreye giriyor? Siz adil
yargılama yapmayınca. Siz adil yargılama yaparsanız Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin söyleyebileceği hiçbir şey yok. Burada sorun Türkiye'den Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin önüne giden gayri adil yargılamaların sayısının çok
yüksek olması. Onun için işte ‘düşman ceza hukuku’ diyorum ben artık. Yani
içinden geçtiğimiz süreçte yargı bağımsızlığı falan izah etmek mümkün değil.
Anayasanın 10. maddesinin askıya alındığı bir ortamdan geçiyoruz.
Bugün Türkiye’deki muhalifler olarak biz
1930’lu, 1940’lı, 1950’li yıllarda Amerika'nın güney ayetlerinde yaşayan
zencilere benziyoruz. Yani anayasa üzerinde bazı haklarımız var, herkes eşit.
Ama iktidar mensuplarına başka hukuk, muhalefet mensuplarına başka hukuk
uygulanıyor. Bizim isyanımız bu. Bütün yurttaşlarına karşı anayasanın 10.
maddesinin tekrar yürürlüğe girmesini istiyoruz biz.
-Ben şunu özellikle metropollerdeki Kürt
seçmenlerden çok duyuyorum, Türk seçmenlerden de çok duyuyorum; “Öcalan'a ev
hapsi olacak, umut hakkı verilecek ise Selahattin Demirtaş hala neden içeride?”
Siz de burada böyle bir çarpıklık görüyor musunuz? Yani hükümette bir ikilik
yaratma stratejisi görüyor musunuz?
Ben bu süreç eğer devam ederse Selahattin
Demirtaş’ın da siyaseten serbest kalacağını söylüyorum. Yani iktidar hukukun
bütün kurallarını uyguladığı, uyguluyor. Selahattin Demirtaş da bundan dolayı
içeride kalıyor değil. Hükümet hukukun hiçbir kuralını uygulamıyor.
-Yani “çok abesle iştigal olacağı için”
serbest bırakılacak, yoksa demokratikleşme ya da hukukun üstünlüğünün
uygulanması önceleneceği için değil. Böyle mi?
Tabii tabii çıkacak yani. Çıkacak ve bu da
bu sürecin parçası olacak.
“‘PKK’lılar çıkarken Özdağ içerde’
görüntüsü vermemek için beni çıkardılar, benden önce 200’e yakın PKK’lı serbest
bırakıldı zaten”
-Siz de belki o yüzden çıktınız. Tam böyle
bir zamanda, yani PKK’lılar affedilirken içerde tutulmanız infial
yaratabileceği için. Böyle düşünüyor musunuz?
Tabii, ben suçlu olduğum için
tutuklanmadım. Suçlu olduğum için de çıkmadım. Ama evet hükümetin hedefi
Haziran’da İnfaz Yasası’nı çıkartmaktı ve tam o sırada “PKK’lılar dışarda,
Özdağ içerde” görüntüsü istemediler. Benim tahliyem o nedenle hazirana denk getirildi.
Benden önce 200'e yakın PKK'lı serbest bırakıldı zaten.
-Ama şimdi hâlâ süreç devam ediyor ve
söylediğiniz gibi de çok kırılgan bir yerde… Ve siz dışarıdasınız! Tabii ki
şunu anlayabiliyorum, siz de bir cezaevinden çıktıktan sonra bir dinlendiniz,
kendinize geldiniz falan. Ama şöyle bir izlenimim de var; sanki bir tık daha
düşük volümlü bir siyasete evrilmişsiniz gibi. Sanki eskisi kadar sivri dilli
değilsiniz. Bu bilinçli bir tercih mi yoksa cezaevine girene otomatikman gelen
bir hal mi?
Yok, şöyle anlatayım. Tabii beş ay
süresince gelen merkezde yeni bir mücadele süresi için yapmamız gereken
hazırlıklarla ilgili ben de zihni bir çalışma yaptım. Zaten tutuklanmadan önce
Antalya’da yaptığımız il başkanları çalıştayının konusu da erken genel seçme
hazırlık çalışmalıydı. Ve o bir dizi çalışmayı beraberinde getirecekti. Tabii
iki gün sonra tutuklanınca bütün bunların hepsi kaldı ve bürokratik olarak
ilerlemesi gereken birçok şey genel merkezde durduruldu. Ben de hapishaneden
çıktıktan sonra bunları öncelik haline getirdim. Türkiye'nin en büyük sorunu
sığınmacılar. Bu konuyu zaten çok iyi biliyoruz, halk da bizim konuda çok iyi
anladı. Bir diğer önemli konu hiç şüphesiz anayasayı değiştirmeye hedefleyen
terör ve müzakere süreci. Diyap Ağa Platformu diye bir platform kurma
çalışmalarını başladık. Diyap Ağa biliyorsunuz, İstiklâl Harbi sırasında Dersim
ve Mustafa Kemal'in yanında savaşan kahramanlardan birisidir. Bu Diyap Ağa
Platformu’nda doğudan güneydoğudan batıdan bütün vatanseverleri bir araya getireceğiz.
Bu arada Diyap Ağa’nın torunu Zafer Partisi’ne katıldı, birlikte çalışacağız.
Zafer Ekonomik Konseyi'ni kurduk, ayın 19'unda ilk toplantısını
gerçekleştireceğiz. Öte yandan, bir parti okulu kurma çalışmalarını başlattık,
şimdi okulun kadrosu oluşuyor. Yani çıktıktan sonraki süreç dolu dolu geçti.
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit
Özdağ ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel
“İkinci bir tutuklamayla ilgili kaygım
yok, bir de her şeyin sadece ilki ürkütücü, ikincisinin bir ürkütücülüğü yok!”
-Aslında şunu söylüyorsunuz; “Ben
cezaevinde yumuşamadım ya da korkmadım, ben başka işlerle meşgulüm.”
Ben suçsuz olduğum halde tutuklanacağımı
öngörerek tutuklanmadan aylar önce Prof. Dr. Ali Şehirlioğlu ile konuştum. Ve
kendisine tutuklanabileceğimi, tutuklanmam durumunda genel başkan vekili olarak
partiyi kendisine emanet edeceğimi söylemiştim. Tutuklama gerçekleşti. Suçsuz
bir insanı oturup sahte deliller ile suç üretmezler ise ancak bu kadar hadi
bilemedin birkaç ay daha içeride tutarlar. Türk halkı hangi partiye oy verirse
versin bu sürecin adaletsizliğini gördü ve ifade etti. Ben daha fazla siyasi
mağduriyet yaratmanın iktidara zarar vereceğini düşünüyorum ve bundan dolayı
ikinci bir tutuklama ile ilgili herhangi bir endişem yok. Sanırım öğrenmek
istediğiniz bu. Bir de her şeyin ilki ürkütücü. İkincisinin bir ürkütücülüğü
yok.
“Dil ve ton değiştirmedim ama yeni bir
iletişim stratejisi geliştiriyoruz”
-Hep size birileri ‘provokatör’ dedi.
“Öyle bir dil kullanıyor ki, sığınmacı düşmanlığı yaparak halkı tahrik ediyor”
dediler ve hatta Kayseri meselesini siz provoke etmişsiniz iddiasıyla bir
mahkeme süreci de yaşandı. Bütün bunları yaşadıktan sonra şimdi siz de yeniden
‘provokatör’ yaftasına maruz kalmak istemiyormuşsunuz gibi bir hissiyatım var.
Yanlış mı hissediyorum?
Cumhur İttifakı’nın öyle bir trol ordusu
ve anlayışı var ki, Ümit Özdağ veya Zafer Partisi “Su sorunu var” deyince “Siz
Arap kardeşlerimizi su vermemize karşı çıkıyorsunuz” diye ayaklanıyorlar. Onun
için siyasi retoriği trollere göre belirlemek söz konusu olamaz.
Ancak daha geniş seçmen kitlelerine
ulaşmak için yeni bir iletişim dili geliştiriyoruz. Bu Silivri’de tutukluluk
sürecinden tamamen bağımsız olarak, onun çok öncesinde bu konuda iletişim
uzmanlarıyla konuştuğumuz ve kararlaştırdığımız bir konu idi. Ve onlardan
aldığım bazı tavsiyeler oldu. Bu tavsiyeleri yaşama geçirmeye başlamıştık zaten
ki bu dava gerçekleşti, tutuklama gerçekleşti. Aslında verdiğimiz mesajların
içeriğinde bir fark yok ama tonlama farkı daha fazla duyulmasını sağlıyor.
Siyasette amaç Süleyman Demirel'in en basit ifadesiyle “Kendi tarafınızda
olanların sayısını arttırmak, karşı tarafta olanların sayısını azaltmaktır. Ne
kadar güçlü bağırdığınız değildir”. Şimdi siyasette keskinlikten derinliğe
doğru adım atıyoruz.
“MİT Akademisi’nin son raporu beni
doğruluyor”
“Benim 2020’den beri söylediğimi bugün
kendileri de söylüyor, halkın farkındalığını arttırmak için dizi
çektirilmeliymiş”
-O zaman haklıyım, strateji
değişeceksiniz.
Bu, dil ve ton değişikliğinden ziyade bir
iletişim stratejisi değişikliği. Esasen güçlü bağırmak da bir iletişim
stratejisiydi. Nasıl bir iletişim stratejisi? Sizi televizyonlara
çıkartmıyorlar. Sığınmacı konusunun konuşulmasını iktidar da muhalefet deistemiyor.
Erdoğan'ın en büyük başarısı nedir? Gündemi belirlemesi. Erdoğan'ın bütün
iktidarı boyunca başarısız bulundurduğu tek konu vardır. O da sığınmacılar
konusuydu. Gündemi belirlemek istedi, onu belirletmedik. Sığınmacılar konusunda
AK Parti’nin bütün gündemden düşürme çalışmalarına rağmen gündemi Zafer Partisi
belirledi. Bu benim iletişim dilim sayesinde oldu. Ama artık benim bu tür bir
iletişime ihtiyacımız yok sığınmacılar konusunda. Çünkü toplum bütün her
şeyiyle farkında sığınmacılar ve kaçaklar konusunun.
Türkiye Cumhuriyeti devleti sığınmacı ve
kaçaklar konusunda yeterli istihbarat elde edemediğini itiraf etti. Nerede
itiraf etti biliyor musunuz? Milli İstihbarat Akademisi'nin yayınlamış olduğu
son İsrail-İran savaşına dair Ağustos 2025 Raporu var. Şimdi size oradan
okuyacağım: “Geldiğimiz noktada güvenlik ve istihbaratın yalnızca kamu
kurumları tarafından sağlanması mümkün değildir. Bu doğrultuda halkın
farkındalığını arttıracak kampanyalar düzenlenmeli. Konferanslar, reklamlar ve
diziler gibi iletişim araçları aktif şekilde kullanılmalıdır.” Bakın bunu
birkaç hafta önce yazmışlar, ben bunu 2020 Şubat’ında Stratejik Göç
Mühendisliği kitabımın 83. sayfasında söylemişim. Şimdi devletin istihbarat
kurumu “Türk halkını sığınmacılar konusunda bilgilendirmeliyiz ve bunun için
konferanslar, reklamlar ve diziler gibi iletişim araçları aktif şekilde
kullanılmalıdır” diyor. Şaka gibi değil mi? E ben yaptım, Zafer Partisi yaptığı
için “Irkçı, Arap düşmanı” diye suçladınız, beni de hapse attınız. Trollere
benim için “Arap düşmanı” dedirttiler, “İslam düşmanı” dedirttiler. Bunların
hepsi yalan. Biz salağa salak der geçeriz.
Gördünüz mü bak, yeri gelince esirgemiyorum lafımı!
“Kemal Bey 2023’te seçimi kazanmak
istemiyordu, o ittifak görüşmesinde de bunu kendisine söyledim, o da bana
‘Kaybedersem kaybedeyim’ dedi”
-Kemal Kılıçdaroğlu’nun size 2023
seçimlerinin ikinci turunda destek için üç bakanlık teklif ettiğini ifşa
ettiğiniz mülakatı ben yaptığım için, iki sene sonra Türk siyasi tarihine geçen
o konuyu nasıl bir yere koyduğunuzu sormam şart. Kemal Bey’in bugün CHP
tabanından gelen itirazlara rağmen partisinin 2023 kurultayı mahkeme tarafından
‘butlan’ ilan edilirse geri dönmek istediğine dair kuvvetli bir kanaat var.
Bütün yaşananlardan sonra 2023’te Kemal Kılıçdaroğlu ile o tür bir mutabakatı
kabul ettiğiniz için pişman mısınız?
Hayır, doğru yaptık. Ama kazanmak
istemeyen bir adama kazandıramazsın.
-Sorun Kemal Bey'de miydi? Evet, sorun
Kemal Bey'deydi. Kazanmak istemiyordu.
-Bunu nereden anladınız? Ben kendisine
bunu söyledim. Dedim ki eğer benim İçişleri Bakanlığımı ön plana
çıkartmazsanız, bu seçimi kaybedeceksiniz. Çünkü ikinci turda oy verecek
seçmen, sizin Erdoğan'dan cumhurbaşkanlığını devralmanızı değil, benim Süleyman
Soylu'dan İçişleri Bakanlığını devralmamı görmek isteyen seçmen. Kılıçdaroğlu
bu uyarıma “Kaybedersem kaybedeyim” diye cevap verdi.
“Ben Mansur Bey’in aday olması gerektiğini
Nisan 2022’da açıkladım, anketler hâlâ kendisini çok güçlü gösteriyor”
-Ama size üç bakanlık sözü verdi…üzerine
MİT başkanlığı sözü bile verdi.
Kazanmak istemedikten sonra hiçbir önemi
yok ki. Özetle, biz Zafer Partisi olarak ikinci turda yapmış olduğumuz tercihin
doğru olduğunu düşünüyoruz. Ama kazanmak istemeyenleri de kazandıramadığımızı
gayet net bir şekilde gördük. Oyu da arttırdık mı? Evet arttırdık. Fakat ben
Mansur Bey'in (Yavaş) aday olması gerektiği Nisan 2022'de açıkladım ve anketler
öyle gösteriyordu, saha öyle gösteriyordu. Eğer kabul edilseydi bu farklı bir
Türkiye olurdu.
-Hâlâ da öyle mi gösteriyor anketler?
Hâlâ anketlerde Mansur Bey çok güçlü
çıkıyor.
“Erdoğan ile Öcalan’ın ittifak yaptığı bir
ortamda bizim muhalefet partileri olarak ‘armudun sapı üzümün çöpü’ deme
düşüncemiz olamaz”
-Bir sonraki seçimlerde, 2027 ya da
2028’de, yine muhalefet partileri arasında Erdoğan’a karşı bir ittifak olabilir
mi sizce?
Olabilir tabi.
-Zafer Partisi, İYİ Parti ile birleşebilir
mi mesela? Çünkü Müsavat Bey'in mesajları biraz da böyle algılandı.
Bakın, Bahçeli ile Abdullah Öcalan'ın
ittifak yapacağınızı size birisi söyleseydi, bu adamı niye içmişlerdiniz bir
sene önce, doğru mu? Şimdi Bahçeli'yle Öcalan'ın ittifak yaptığı bir durumda
bizlerin “armudun sapı, üzümün çöpü” diyerek bir araya gelmemek gibi bir
düşüncemiz olabilir mi? Bunu çocuklarımıza anlatabilir miyiz? Bunu tarihe
anlatabilir miyiz? Bunu millete anlatabilir miyiz? Hayır anlatamayız. Onun için
hep bir araya gelmenin şartlarını oluşturmalıyız diye düşünüyorum. Konuşmak
için çok erken. Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir. Ama muhakkak Türkiye
seçimlere ittifaklarla gidecek. Zafer Partisi seçim ittifaklarından kapalı
değil. Olmasını arzu ederiz.
-Ve sizin için bugünden bakıldığında
Erdoğan’a karşı muhalefet blogunun adayı Mansur Yavaş mı olmalıdır?
Hayır, bugünden ‘şudur’ demek doğru değil.
Bir aday çıksın da ondan sonra konuşuruz.
-Ekrem İmamoğlu geçen hafta Bloomberg’e
verdiği mülakatta “Adaylığım engellenirse demokratik muhalefet yine birleşmeli.
Adaylığım engellenirse başka ismi destekleyebilirim” dedi. Yani seçmene, daha
bugünden ‘başkasının arkasında da gönül ferahlığıyla hizalanabilirsiniz’ mi
demek istiyor?
Açıklaması ben de öyle okudum.
-Sizce bu siyaseten doğru bir taktik mi?
Buna taktik demeyelim, bu bir zorunluluk
da olabilir yani.
“Siyaset mümkün olanın sanatıdır, Türkiye
tek bir adaya bağlı kalamaz”
-Ama sonuçta CHP tabanında hala
İmamoğlu’nun ne olursa olsun partinin ‘cumhurbaşkanı adayı’ olarak tutulmasını
isteyen ciddi bir çoğunluk var.
Siyaset mümkün olanın sanatıdır. Türkiye
bir tek muhalefete ve bir tek adaya bağlı kalamaz. Birçok aday çıkabilir
ortaya.
Ümit Özdağ
“Ekrem Bey özgürlüğüne kavuşana dek
kendisine yönelik bir eleştirim olmayacak”
-Dikkat ediyorum da son günlerde sosyal
medyada sizin CHP’ye, daha çok da Ekrem İmamoğlu’na yönelik eleştirilerinizin
videoları dolaşıyor. Altına yazılan yorumlar ise daha dikkat çekici; “Onlar da
sizin gibi haksız yere yatıyor. Nasıl bunları söylersiniz?” gibi yorumlar var.
Siz bu eleştirileri 17 Haziran’da tahliye olduktan sonra mı getirdiniz?
Hayır, Haziran'da tahliye olduğundan bu
yana Cumhuriyet Halk Partisi ile ilgili benim kapsamlı bir açıklamam,
değerlendirmem olmadı. Bu arada Sayın Özgür Özel'le iki kez görüştük. Ben
görüşlerimi kendisiyle birebir paylaştım ama kamuoyuna bir açıklamam olmadı. Bu
dönemde Cumhuriyet Halk Partisi'ni daha yakından tanıma imkânım oldu.
Ben Cumhuriyet Halk Partisi'nde bugün
adeta iki partinin birlikte yaşadığını düşünüyorum. Birincisi, Cumhuriyet Halk
Fırkası, ikincisi de Hürriyet ve İtilaf Fırkası. Anadolu'daki vekillerin hemen
hemen hepsi ve Cumhuriyet Halk Partisi kitlesinin yüzde doksanı, doksan beşi
Cumhuriyet Halk Fırkası'nda siyaset yapıyorlar. Ama özellikle büyükşehirlerde
liberal sol anlayışın hâkim olduğu ve ihtilafçı yapı var. Bunu Öcalan
Komisyonu’na katılım konusunda içeride yaşadıkları tartışmalar üzerinden de
gördük. Cumhuriyet Halk Partisi tabanının büyük bir bölümü bu katılmaya karşı
çıkıyor. Bu bir durum tespiti. İsterseniz bunu eleştiri olarak alın.
Öte yandan, Ekrem Bey'in (İmamoğlu) siyasi
anlayışına yönelik benim geçmişte birçok eleştirim oldu. Ancak şu anda kendisi
elleri kolları bağlı bir şekilde Silivri’de. Ben elleri kolları bağlı olan bir
siyasetçiyi eleştirmem. Özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de kendisine yönelik bir
eleştirim olmayacak. Yani o eski eleştirilerimin arkasındayım. Ama kendisiyle
ilgili yeni bir eleştirim olmadı. İnşallah en kısa zamanda özgürlüğüne
kavuşmasını dilerim.
“CHP komisyona katılmasaydı o masanın
meşruiyeti olmazdı”
-Siz CHP’nin komisyona katılmasına
şiddetle karşı çıktınız. Nihayetinde komisyona tek katılmayan, Meclis’teki
parti İYİ Parti oldu. Salt tepki koyma noktasından bakılmadığında -CHP’nin o
komisyonda adeta bir ‘göz’, ‘kulak’ ve ‘fren’ vazifesi görmesi nihayetinde bu
süreçten huylanan herkes açısından bir tür emniyet sibobu değil midir?
Ben öyle düşünmüyorum. Cumhuriyet Halk
Partisi orada olmasaydı, bu masanın meşruluğu olmazdı. Bir çeşit ‘ahbap
çavuşlar masası’ olurdu. Cumhuriyet Halk Partisi'ni masaya oturtmak
istemelerinin nedeni bütün bu sürece meşruluk kazandırmaktı. Cumhuriyet Halk
Partisi de masaya oturarak bu sürece bir meşruluk kazandırdı. Üstelik sonucu
değiştirme imkanına ve yeteneklerine de sahip değil.
-Ama kendi belediye başkanlığını dışarı
çıkarma yeteneğine sahip olmuş olabilir.
O zaman şunu söylemiş oluyorsunuz siz;
“Öcalan'la müzakereleri meşrulaştırma karşılığında kendi belediye başkanlarını
kurtarma” yoluna gittiler. Bakın, “eşit vatandaşlık” demek “Türkiye'de iki tane
millet var” demektir. Türkiye'de iki tane milletin varlığını kabul ederseniz
Türkiye'nin birliğini nasıl muhafaza edeceksiniz? Bu sürece bakınca görüyorum
ki Anayasa’nın 10. maddesi ile 66. maddesi birlikte değerlendiriliyor. 10.
maddesi diyor ki; “Herkes, ırkı, mezhebi, dili ne olursa olsun yasalar önünde
eşittir.” Yani Anayasamız herkesi vatandaşlık açısından ‘Türk’ kabul etmekle
birlikte 10. Madde’de farklılıklar olduğunu zaten kabul ediyor.
“İki millet, iki ayrı devletle sonuçlanır”
-Peki vatandaşlık bağı daha evrensel bir
dil kullanılarak sadece ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı’ üzerinden tanımlansa
neden memleket bölünsün? Etnik bir vurgu olmadan daha evrensel bir vatandaşlık
tanımı yapılsa, ne kaybetmiş oluruz?
Bu milletin bir adı var, bu millet Türk
milleti. Almanya'da bakın, nüfusun yüzde 24’ü oranında yabancı var. Milyonlarca
yabancı, Alman vatandaşı olmuş durumda. Ve Almanlar yasalarında bir değişiklik
yapmadılar; “Alman halkı” diyorlar. Türk milleti, bu milletin adı, neden
‘Türkiyeli’ olarak değiştiriyoruz?
-Ben öyle bir değişiklik yapalım demedim
ama bu dediğiniz anayasada başka türlü de ifade edilemez mi? Böylelikle de
kendisini yasa önünde ‘dışlanmış’ hisseden herkes açısından daha kapsayıcı bir
yaklaşım ortaya koymuş olmaz mı devlet
Burada Atatürk'ün bulduğu çözüm en
kapsayıcı çözüm. ‘Tek millet’ demiş, adı da ‘Türk milleti’. Bu zaten sizin
bahsettiğiniz kapsayıcılığı ifade eder. Şimdi burada şunu söylüyor bu tanımın
kapsayıcılığına itiraz edenler; “Biz Türklerle aynı haklara sahibiz ama
Türklerle aynı haklara ‘Türk’ olarak sahibiz. Biz Türklerle aynı haklara Kürt
olarak sahip olmak istiyoruz.” İşte o zaman da aynı coğrafya üzerinde iki tane
millet oluyor. İki millet iki ayrı devletle sonuçlanır. Bu böyledir. Çünkü
anayasaya bunu yazdığınız andan itibaren, kurucu ortak oluyorsunuz. Kurucu
ortak, milletlerin kaderlerini tayin atmayacağımız çerçevesinde, zamanı
geldiğinde, şartlar olunca ayrılan ortakta olabilir.
“Devlet Bey ‘ikinci bir cumhuriyet’ten
bahsediyor, kurucu önderleri Öcalan, Bahçeli ve Erdoğan olan bir ‘ikinci
cumhuriyet’
-O yüzden mi Devlet Bey ‘kurucu önder’
ifadesini kullandı sizce? Yani Öcalan, ‘PKK’nın kurucu önderliği’nden bu sizin
bahsettiğiniz türde yeni bir devletin ‘kurucu ortaklığı’na mı transfer oluyor
aslında bu süreçte?
Devlet Bahçeli, ‘ikinci bir cumhuriyet’ten
bahsediyor. Birinci cumhuriyetin kurucu önderi Atatürk, ikinci cumhuriyetin
kurucu önderleri ise Bahçeli, Erdoğan ve Abdullah Öcalan.
“Devlet Bahçeli’nin erken seçime
gidebileceği tezine katılmıyorum çünkü seçim olursa MHP fena halde baraj
altında kalır
-Ülkücü camianın içinden gelen yazar
Mümtaz’er Türköne uzun zamandır Erdoğan’ın ‘Terörsüz Türkiye’ projesini akamete
uğratması durumunda Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapabileceğini ileri
sürüyor. Siz bir ülkücü olarak adı geçen iki karakteri de tanıyorsunuz. Sizce
Bahçeli’nin bu ittifakı bozması ihtimal dahilinde mi hakikaten de?
Ben Türköne’nin bu tespitine katılmıyorum.
Böyle bir seçim olması durumunda Milliyetçi Hareket Partisi fena halde baraj
altında kalıyor. Bugünkü tablo bunu gösteriyor. O yüzden de Devlet Bahçeli
böyle bir yol seçmez.
-O halde siz Devlet Bey'in bu ittifakı
bozmayacağını çünkü MHP’nin de AKP’ye mecbur olmaya devam ettiğini
düşünüyorsunuz.
Kesinlikle.
“Hama'nın kuzeyindeki dağda türbe
düştükten sonra Türkiye sürece dahil oldu”
-Son bir tur hükümetin dış politikasına
dönmek istiyorum. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın YPG omurgasına oturan Suriye
Demokratik Güçleri’ne hitaben “İsrail’in Suriye’deki maşası olmaktan vazgeçin”
dedi. Hakan Fidan’ın söylediğinden çok daha ileri bir şey söylüyorsunuz. Ümit
Özdağ’a göre SDG ‘maşa’ olmaktan çok öte bir yerde ve “İsrail’in Suriye’deki
ordusu.” Ve bugün gelinen noktayı da tarihsel perspektifte şöyle
yorumluyorsunuz: “Kürtlerin yönetimde olacağı bölgeler İsrail ile Türkiye
arasında tampon görevi görecek.” Aslında ben böyle özetledim. Doğru bir özet
mi?
Bakın, Suriye'de rejimi Türkiye devirmedi.
Suriye'de rejimi İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri devirdi. Hatta Türkiye
Beşar Esad rejimini devirecek bir operasyona Rusya’nın olası ağır tepkisinden
ötürü karşıydı. Türkiye Esad’a yönelik operasyonu iki defa da engelledi. Ama bu
son süreçte şu oldu; 21 Kasım’dan itibaren HTŞ’nin içerisindeki Özbek, Uygur,
Çeçen birliklerden cep telefonlarını topluyorlar. Saldırı ise 27'sinde
başlıyor. Tabii saldırı öncesindeki bu hareketlilikleri Ruslar da görüyorlar,
İran da görüyor. İran'ın zaten o noktada karşı duracak hali yok çünkü İsrail bu
harekât öncesinde İran'ın bölgedeki bütün mevzilerini bulmuş ve dağıtmış. 27
Kasım 2024’te operasyon başladığı zaman Ankara'nın haberi yok operasyondan. Bir
şeyler olduğunu görüyorlar ama başlayacağını tam bilmiyorlar. Başladıktan sonra
da Halep’te duracak zannediliyor. Ama Halep bir buçuk gün içinde düşüyor. Hiç
beklenmedik bir şey. Çünkü Ruslar bir anlaşma yapmışlar; Suriye'yi veriyor,
Ukrayna'yı alıyorlar.
-Peki Türkiye hangi noktada Esad’ı düşüren
operasyona müdahil oldu, onu da biliyor musunuz?
Hama'nın kuzeyinde bir dağ var, dağın
üzerinde bir türbe var. Bu türbe düştükten sonradır Türkiye’nin sürece dahil
olması. Çünkü o noktada artık Rusya’ın bu operasyonu durdurmayacağını
anladılar. Bu bir İsrail projesiydi ve sonuçlarını da İsrail topluyor. Ve
İsrail bu projeyi 1982'de Oded Yinon'un Dünya Siyonist Örgütü'nün yayınladığı
Kivunim dergisinde yazmış olduğu yazıyla ortaya koydu. Ne dedi orada Yinon?
“Irak üçe bölünecek, Suriye ise dörde bölünecek.” İşte bugün o oluyor; Suriye
dörde bölünüyor. Kürtler, Nusayriler, Araplar ve Dürziler. Tabii o yazı
yayımlandığında Kürtlerden hiç bahsedilmemişti. O dönemde şu denklem üzerinden
bakılıyordu buna; Şam'da ve Halep'te birbirine rakip iki Sünni Arap devleti,
Nusayriler ve Dürziler. Ama sonradan buna bir ‘Büyük Kürdistan’ projesi
eklendi. Ve o da bir ‘İsrail’in güvenliği projesidir’. Yani “Bir Müslüman
İsrail olarak Kürdistan’ı Orta Doğu'ya yerleştirme” projesi. Tabii bu projenin
bir amacı da Türkiye'nin güneydoğusundaki su kaynaklarını Türkiye'den koparmak.
-Aslında bu analizinizi tersten
okunduğumuzda, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli liderliğinde başlayan ‘Terörsüz
Türkiye’ sürecine neden olan kaygıları bizzat paylaştığınızı da söylemiş
oluyorsunuz. “Bizim Türkiye içinde Kürt sorununu hızla çözmemiz lazım” diye
düşünülmesinin sebebi zaten bu anlattığınız kaygılar.
Tam burada şunu hatırlatayım; Meclis
Başkanı Numan Kurtulmuş 20 Mayıs’ta gençlere hitaben bir konuşma yaparken
“Amerika, Orta Doğu'ya müdahale etti, Libya'yı böldü, Irak'ı böldü, Sudan'ı
böldü, Suriye'yi böldü. Şimdi eğer biz bu çalışmayı yapmazsak Allah korusun biz
de bölecekler” diyor. Büyük bir korkuyu ifade ediyor. Buna karşın Murat
Karayılan’a bakıyorsunuz “Biz 15 yıl daha savaşırız” diyor. Bu, inanılır gibi
değil. 5 Ağustos'ta ise Numan Kurtulmuş, malûm komisyonda yaptığı konuşmada
“Allah korusun biz başarısız olursak ne Türkiye ne de bölge başladığımız
noktadaki gibi kalır.” Yani aslında hükümet bir anlamda komisyonu tehdit
ediyor. Korkarak devlet yönetemezsiniz. Türkiye Irak değil, Türkiye Suriye
değil. Türkiye'yi böyle önüne gelen -Amerika Birleşik Devletleri dahil- önce
parçalayıp sonra Iraklaştırıp sonra da Suriye ile birleştiremez. Türkiye'nin
farklı bir jeopolitiği var ve bu jeopolitiğin ona vermiş olduğu avantajlar var.
Türkiye'de hala kurum olarak bir devlet var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.