Hatırat türü, tarih boyunca hem edebiyat tarihinin hem de tarih biliminin önemli kesişme noktalarındandır. Bu yönüyle hatıratlar, tarih metodolojisinde ikincil kaynaklar olarak değerlendirilir. Kişisel deneyimlerin objektif tarihsel olaylarla iç içe geçtiği hatıratlarda, yazarın yaşadığı dönemin politik, sosyokültürel atmosferi, yazanın perspektifinden yansıtılır. Özellikle devlet adamlarının ve kamuda önemli görevler üstlenmiş kişilerin anıları, sadece kişisel hikâyeler değil, aynı zamanda bir dönemin siyasi tarihine ışık tutan belge niteliği taşır. Hatırat yazımı, demokratik katılım ve sivil denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi açısından da kritik bir öneme sahiptir.
Ancak Türkiye’de devlet adamlarının ve
kamu görevlilerinin anı yazma geleneği yeterince yaygınlaşmamıştır. Bu durum,
maşerî belleğin oluşmasında önemli eksikliklere yol açmaktadır. Toplumu
etkileyen karar alma süreçlerinin arkaplanının bilinmemesi, gelecek nesillerin
geçmiş deneyimlerden yeterince yararlanamaması ve demokratik kültürün
gelişiminde aksamaya yol açabilir. Dünya ölçeğinde önemli isimlerden
Churchill’in “İkinci Dünya Savaşı” serisi, C. de Gaulle’ün “Anılar” eseri veya
Henry Kissinger’in “Beyaz Saray Yılları” kitabı gibi örnekler, devlet
adamlarının anılarının hem tarihî belge hem de edebi eser olarak nasıl değerli
katkılar sunabileceğini göstermektedir.
RTÜK GÜNLÜĞÜ
Kamuoyunun ilgi alanındaki Radyo ve
Televizyon Üst Kurulu’nda 6 yılı Başkanlık makamında olmak üzere 10 yıl görev
yapan Prof. Dr. Davut Dursun’un “RTÜK Günlüğü” adı ile İlke Yayınları arasında
yayınlanan eseri, önemli bir kamu kurumunda sorumluluk alan bir ismin anılarını
içermesi ile hatırat türü ile ilgili yukarıdaki tüm değerlendirmelere uygun
veriler sunmaktadır. Dursun’un yaklaşık 600 sayfalık eseri RTÜK’ün kamuya
yansıyan faaliyetleri yanında, kurumiçi ilişkiler yönünden ancak ilgililerinin
ilgilenebileceği ayrıntılar ile dolu bir Günlük olarak tasarlanmıştır. Eserin
vücud bulmasında Dursun’un RTÜK görevine başladığı 2005 yılından itibaren kayda
aldığı notları etkili olmuştur. Prof. Dr. Davut Dursun’un anı kitabında ismim
üç yerde anılmıştır. Bunların bir tanesi kamudaki ilaç yolsuzluklarının
yansıması nedeniyle kurumda ortaya çıkan bir soruşturma süreci nedeniyle bütün
kamuoyunu ilgilendirmekle beraber ben bu yazımda bambaşka bir konudan söz
edeceğim. 23 yıl süre ile görev yaptığım kurumdaki hekimlik görevim dışında,
Prof. Dr. Davut Dursun ile bir sohbetimizden hareketle 10 yılı aşkın süredir
organik hal alan AK Parti-MHP ilişkisinin bugüne yansıyan -ve hatta yarınlara
uzanması muhtemel- etkilerini ele alacağım.
MİLLİYETÇİ-MUHAFAZAKÂR SOSYOLOJİ
Bir sosyal bir bilimler akademisyeni
olması yanında Kanal7 televizyonu, Yeni Şafak gazetesi başta olmak üzere
basın-yayın organlarında yazı ve mülakatları ile ülke hakkında kafa yoran bir
aydın olan Prof. Dr. Davut Dursun’u RTÜK’teki görevine başlamasından önce de
ismen tanıyordum. Bazı köşe yazılarını önemli bulmam nedeniyle arşivleyerek
özel dosyalarıma aldığım da olmuştu. RTÜK’deki görevinin ilk günlerinde
yaptığım ilk protokol ziyareti görüşmemizde kendisine “Kafkasya’dan Anadolu’ya
Göçler” adlı ilk kitabımı da imzalamıştım. İlk döneminde sadece üye sıfatı ile
görev aldığı RTÜK’deki mesaisinde bu şekilde bir ilişkimizin başlaması benim
için değerli olmuştu. Zaman zaman bir çay sohbeti kıvamında devam eden
görüşmelerimizde bir gün Davut Dursun, bir kamuoyu araştırması dosyasını
çıkardı ve araştırmanın bir sayfasını uzatarak “Doktor bey, şu grafikteki bir
konuyu özellikle yorumlamanı istiyorum” dedi. Uzattığı sayfaya bakınca
Metropoll Araştırma Şirketi’nin AK Parti için yaptığı bir araştırma raporundan bir
sayfa olduğunu anladım. Grafiğin içeriğini açıklayan başlık şu ibareyi
içeriyordu: “AK Parti Seçmen Kitlesinin Eğilimleri”. İlk bakışta anladığım
kadarı ile grafik 2003 seçimlerinde AK Parti için oy kullanmış kitlenin siyasi
eğilimlerini göstermek üzere hazırlanmıştı. Prof. Dr. Davut Dursun, “Özellikle
ülkücü kitlenin AK Partiye yönelme nedenlerini yorumlamanı rica ediyorum”
deyince bu konuda ciddi bir yorum yapabilmek için birkaç gün izin istedim.
Rapor istatistiği sütunlar halinde tertip
edilmişti ve AK Parti seçmen kitlesini siyasi eğilimlerine göre tasnif
ediyordu: Milli Görüşçüler, Atatürkçü-Milliyetçiler, Ülkücüler, Sol Görüşlüler,
Diğerleri. Davut Dursun’un benden özellikle ülkücülerin AK Parti seçmeni
içerisinde % 8 oranında bir karşılığı olduğunu yorumlamamı istemesi, benim iyi
bildiği ‘ülkücü aydın’ olma niteliğim ile ilgiliydi. İlginç bir nokta
kendilerini Atatürk Milliyetçisi olarak tanımlayanların AK Parti seçmenleri
arasında yaklaşık % 25’lik önemli bir oranla Milli Görüş kökenlilerin hemen
ardında yer alması idi.
İLÂ-YI KELİMETULLAH İÇİN CUMHUR
İTTİFAKI
Son on yıldır neredeyse organik hale gelen
AK Parti-MHP ilişkisinin seçmen bazında çok eskilere uzandığını göstermek için
bu anımı paylaşmak istedim. 20 Şubat 2018 tarihinde kamuoyuna açıklanan ve AK
Parti ile MHP arasında kurulan seçim ittifakı olarak şekillenen Cumhur İttifakı
ile bu durum resmen tescil edilmişti. MHP Lideri Devlet Bahçeli, 30 Kasım 2017
günü katıldığı bir TV yayınında ittifakı önündeki bir peçeteye çizerek anlatmış
ve “Adına ‘Cumhur İttifakı’ diyelim” sözleriyle adını koymuştu. İttifak Manifestosu
olan kuruluş açıklamasındaki şu satırlar ittifakın ideolojik temelini tarif
ediyordu: “Cumhur İttifakı, Türkiye’yi hedef alan saldırılar karşısında parti
çıkarları ve günlük siyaset hesapları yapmaksızın ortak bir duruş ortaya
koymaya ve Türkiye’yi zayıflatarak uluslararası operasyonlara açık hale
getirmeye yönelik her türlü faaliyetin karşısında yer almaya kararlıdır. Bu
kararlılık ve işbirliği ile ittifakımız Türkiye’yi bölgesel güç ve lider ülke
yapacak 2023 hedeflerini gerçekleştirmenin yanı sıra, İ’la-yı Kelimetullah
uğruna asırlarca dünya barışının ve adaletinin teminatı, İslam âleminin ve
bütün mazlum milletlerin yegâne ümidi olan Türkiye’yi küresel bir güç haline
getirecek, 2053 ve 2071 vizyonun alt yapısını adım adım inşa edecektir.”
DEKÜLTÜRASYON
Resmen ilanı üzerinde yaklaşık 8 yıl geçen
Cumhur İttifakının özellikle milliyetçi-muhafazakâr duyarlılığı ile tanınan
Türkiye coğrafyasında iki partinin tabanlarını etkilemesi kaçınılmazdı. Bu
durum çeşitli kamuoyu araştırmalarıyla ortaya konduğu gibi iki parti kitlesinin
tabanda yakınlaşması ile sonuçlanmıştı. Bu sürecin halen de sürdüğü
söylenebilir. Milliyetçiliğin egemen olduğu MHP kitlesinde muhafazakârlaşma
eğilimi yükselirken, Türklük konularından ısrarla uzak durma geleneğinin varisi
AK Parti etkinliklerinde “elleri ile kurt işareti yapan sarkık bıyıklı gençler”
kamera kadrajlarına sıklıkla girer olmuştu. Bu gençlerin teşkil ettiği kitle
Türk milliyetçiliği bilinci açısından milliyetçi-ülkücü tabanının en cahil
kesimidir. (Burada rahmetli Ecevit’in 1970’lerin milliyetçi/ülkücü gençliğini
kastederek sarf ettiği, o yıllarda hiç ama hiç hoşlanmadığımız ‘lumpen
proleterler’ yaftalamasını şimdi gülümseyerek hatırlıyorum.) Çoğunun Ziya
Gökalp’in Türkçülüğün Esasları’ndan da, S. Ahmed Arvasi’nin Türk-İslam Ülküsü
külliyatından da -ve hatta Atsız’ın Bozkurtlar’ından da- haberleri yoktur.
Sosyoloji bilimi bu durumu dekültürasyon (kültürsüzleşme) olarak
tanımlamaktadır. Prof. Dr. Kemal Üçüncü’nün literatüre kattığı terimle
“dürümcü” ve “sert tokalaşmacı” olarak nitelendirdiği bu kitlenin çoğunluğunun,
AK Parti’nin doğal tabanı olan Millî Görüş geleneğinden ağzı dualı dedelerin
‘asi torunlar’ı, namazında/niyazında babaların ‘maço oğullar’ı olduğunu anlamak
için çok derin sosyolojik okumalara gerek yoktur. Bu taban akışı nedeniyle MHP
içerisinden 2015’den bu yana ayrılan nitelikli siyasi ekiplere rağmen MHP’nin
hatırı sayılır bir oy kaybı yaşamamasını kamuoyu araştırmaları AKP tabanından
hatırı sayılır bir gençliğin MHP’ye yönelişi ile açıklamaktadırlar. Ülkü Ocakları
Genel Başkanı Doç. Dr. Sinan Ateş’in 30 Aralık 2023 günü bir Cuma namazı
çıkışında ihale kendilerinde kalan bir kriminal organizasyon tarafından pusu
kurularak öldürtülmesi toplumdaki “delikanlı ülkücü” imajını derinden
sarsmıştır. İçlerine sinmeyen pek çok olguya rağmen ülkücü hareket içerisinde
kalmaya devam eden son aydınlar da bu cinayet sonrasında yollarını ayırmak
mecburiyeti hissetmişlerdir. Ülkücü kitlenin dekültürasyonu, ‘gelmiş geçmiş en
kültürlü Ülkü Ocakları Başkanı’nın Ankara’nın ortasında katledilmesini
kabullenemeyen az çok kültürel edinimi olan isimlerin de yollarını ayırmaları
ile yavaşlatılmaz bir hız kazanmıştır.
Ükücülerdeki bu kültürel deformasyona
karşılık, iktidarın dünya konjonktürünün de zorlaması kalması sonucunda
“Pseudo-Turanist” (=sahte Turancı) bir eğilim, AK Parti tabanında
belirginleşmeye başladı. Bu sızmanın doruk noktası Azerbaycan’da yapılan bir
Türk Devlet Başkanları zirvesinde Erdoğan dâhil salondaki AK Parti önde
gelenlerinin değerli Türkistan sanatçısı M. Sabir Karger’in gerçek Turancı
çevrelerin popülerleştirdiği “Anayurt Marşı” olarak bilinen parçaya
Azerbaycan’ın görkemli sanatçısı Azerin seslendirirken tuttukları tempo idi:
“Özbek Türkmen Uygur Tatar Azer … bir
boydur.
Karakalpak Kırgız Kazak … bunlar bir
soydur”
CUMHUR İTTİFAKININ GÜNCEL SINAVI
22 Ekim 2025 tarihinde MHP Lideri Devlet
Bahçeli’nin grup toplantısında prompter ekranına yansıtılan satırları okurken
zorlanarak -ve normalin ötesinde bir ses tonu ile adeta haykırarak- terör
örgütü PKK elebaşı A. Öcalan’a yaptığı çağrı ile başlayan süreç, bugüne kadar
aksasa da, yalpalamalara uğrasa da bugüne kadar ağır aksak gelen Cumhur
İttifakı’nın önündeki son sınavdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki
kez Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi kritik süreçleri hasarsız atlatan Cumhur
İttifakı’nın tabanındaki Türk milliyetçilerinin ortaya çıkan manzaralardan
rahatsızlıklarının sosyal medyadaki yansımalarını dikkatle izliyorum.
2000’lerin ilk on yılındaki ideolojik
formasyonu güçlü MHP tabanındaki Türk milliyetçisi aydınların son 10 yıldır İyi
Parti, Zafer Partisi ve -son olarak kurulan- Anahtar Partisi yönünde seyreden
aidiyet değişiminin bu defa çok daha şiddetli olarak gerçekleşmekte olduğu
görülmektedir. Başta Milli Egemenlik Platformu olmak üzere sosyal medyada bir
araya gelen Türk milliyetçisi aydınların açıklamaları da bu kapsamda
değerlendirilmelidir. TBMM’de teşkil edilen Komisyonun kelimesi kelimesine
yayınlanacağı Numan Kurtulmuş tarafından ilan tutanaklarına yansıyacak bölücü
talepler ve bu talepler karşısında MHP’li dört komisyon üyesinin sergileyeceği
tavır, verilmesi gereken yanıtlar milliyetçi-ülkücü seçmen kitlesinin tercihini
netleştirmesinde etkili olacaktır. 2005 yılında Prof. Dr. Davut Dursun’un
“Nasıl izah edebiliriz?” sorusu ile gündemime giren ve bir daha çıkmayan AK
Parti-MHP seçmen kitlesi arasındaki yer değiştirmelerin Türk siyasetinin yakın
geleceğinde depremlere yol açacak fay hatlarının kırılma habercisi
sarsıntılarını şimdiden hissediyorum. Bakalım işin sonu nereye varacak?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.