Skandalın en ironik ve trajikomik yanı, şebekenin “Hoca” lakaplı liderinin; daha önce 20 yıl boyunca müteaddit defalar aynı suçtan operasyona uğrayarak gözaltına alınmış, yargılanmış, çeşitli cezalar almış, yani bu konuda oldukça deneyimli ve profesyonel bir sabıkalı olması…
Ayrıca sosyal medyada, şebeke liderinin
önceki ifadelerinde bu konudaki uzmanlık birikiminden gayet pişkin tavırlarla
söz ettiğine dair haberler mevcut. Hakkında açılan davaların çoğundan beraat
eden, hatta bir bölümünden de haksız yargılanma sebebiyle tazminat alan şebeke
liderinin; kimilerince düzenbaz ve sahtekar olarak nitelendirilirken,
bazılarınca bir “dahi” veya “halk kahramanı” olarak görüldüğü de yorumlar
arasında yer alıyor.
Burası, nasıl bir ülke?
Türkiye’de güç, makam, servet ve itibar
sahibi olmanın; kısaca “başarının” göstergesi, asla dürüstlük, çalışkanlık gibi
meziyetler değil!
Bunu nereden anlıyoruz?
İlkokuldan itibaren çevrenizde bulunanlara
dikkatle bakın: Düzeni ve disiplini ihlal eden, başkasının hakkına ve emeğine
saygı duymayan, çalışmadan geçinmeyi amaç edinen, daima kuralları aşarak
“kestirmeden hedefe ulaşma” yollarını arayan, tabir caizse ne kadar “haşarı” ve
problemli kişiler varsa gelecekteki durumlarını takip edin…Uslu, dürüst, sakin,
kurallara uyan, başkalarına saygılı ve empati sahibi olanlara göre, hayatta çok
daha başarılı olduklarını; özellikle büyük paralar kazandıklarını, çoğu defa şaibeli
yollarla daha güçlü ve itibarlı mevkilere geldiklerini göreceksiniz.
Bunlar, uslu ve uyumlu çocukların önüne
nasıl geçebiliyor ve başarı merdivenini nasıl bu kadar hızlı tırmanabiliyorlar?
Elbette, çocukluklarından ve
gençliklerinden itibaren tanık olduğunuz, aileleri ve çevreleri tarafından
engellenmeyen ne kadar olumsuz özellikleri varsa, onlarla…Bu defa birer
davranış kalıbı haline getirdikleri tutum ve davranışlarının kazandırdığı pişkinlik
ve cesaretle; çoğu defa kamu düzeninin gerektirdiği bağlayıcı kuralları hiçe
sayarak, tanımlanmış standartları aşarak ve yasal gereklilikleri bay pas
ederek…
Küçüklüklerinde okul disiplinini bozucu,
arkadaşlık ve çevre ilişkilerini zedeleyici davranışları, yetişkinliklerinde
toplum kurallarının hiçe sayılmasına, hukuk düzeninin ihlal edilmesine;
sahtecilik düzenbazlık ve hak gaspı yönünde suç teşkil eden davranışlara
evrilebiliyor. İşin kötü tarafı, bu kez sahtekârlık veya dolandırıcılık benzeri
eylemlere giriştiklerinde ve yasalara karşı suç işlediklerinde; hukuk düzeni ve
yargı sistemi yine haklarında önleyici ve caydırıcı işlem yapmıyor, yeni suçlar
işlemelerine fırsat vererek “kuralları ve sistemi aşmada” giderek
profesyonelleşmelerini sağlıyor.
Gerçek hayatta bu sürecin somut
örneklerini fazlasıyla görüyoruz:
-Doktorluk, hukukçuluk, mühendislik gibi
yüksek gelir sağlayan itibarlı bir meslek edinmek için bir sertifika veya
diploma mı lazım? Elde etmek için yıllarca kafa patlatmaya, çok çalışarak
uykusuz kalmaya gerek yok. Her şeyin bir yolu var. Yeter ki kafayı çalıştır ve
uygun kanalları, irtibat kurulacak doğru kişileri bul. Nihayet Türkiye’nin
çevresindeki ülkeler (Kıbrıs, Azerbaycan, Romanya, Macaristan, Balkan ülkeleri,
Makedonya, Kosova vb), göstermelik eğitim vererek sahte diploma dağıtan uydurma
üniversitelerle dolu…Yeter ki diploma tarifesinde yer alan parayı ver.
Saf ve “inek”(!) öğrenciler, kafalarını
testlerden ve ders kitaplarından kaldırmadan çalışadursunlar; zaten işbilir
rakipleri, hayatın hileli ve dolambaçlı labirentlerinden kolayca geçerek
gerekli düzen ve dolapları çevirme deneyimini, sertifika veya diploma için
gerekli meblağları bu arada kolaylıkla kazanıyorlar.
-Bir ihalede rakiplerinin önüne geçmek ve
ihaleyi almak mı gerekiyor? Yeter ki karar mercileriyle gerekli nepotik
bağlantıyı, siyasi veya maddi yakınlık ilişkisini kurmayı bil.
-Büyük bir kredi için yetersiz bir teminat
tutarının yeterli sayılması veya kredi tahsisinde bankacılık normlarına aykırı
bir takdir veya değerlendirme mi gerekiyor? Yüksek mercilerden bir talimat veya
siyasi yakınlık mesajı yetiyor.
Türkiye’nin uluslararası sıralamalardaki
yeri ve imajıyla ilgili veriler, bu alanlarda ne kadar itibar kırıcı ve
utandırıcı bir konumda bulunduğumuzu gösteriyor.
Sadece bir kaç örnek;
-Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütünün
2024 yılı “Yolsuzluk Algısı Endeksi”ne göre 34 puanla “yoğun yolsuzluk algısı
bulunan” bir ülke olarak 180 ülke arasında 107’inci sırada yer alıyor.
-OECD ve Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet
Ofisi’nin 2025 yılı raporuna göre Türkiye, dünyada sahte ürün ticaretinde
Çin’in ardından ikinci sırada bulunuyor.
-Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir
araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde “ağır intihal”
yani bilimsel hırsızlık yapıldığını ortaya koydu.
Bu, her üç tezden birinde çalıntı olduğu
anlamına geliyor. Yani Türkiye’de, akademik ünvanların elde edilmesinde de çok
ciddi oranda sahtekârlık yapılıyor.
“Sahte akademik yükselme” sürecine destek
veren şebekeler, yer altında illegal yapılar olarak kalmaya gerek kalmamış, yer
üstüne çıkmışlar. Sosyal medyada ve veb sayfalarında faaliyetleriyle ilgili
açıkça ilanlar vererek bir anlamda legal bir yapıya kavuşmuş, yani
“sektörleşmiş” bulunuyorlar.
Doçentlik sınavı için makale siparişi
veren bir akademisyenle, şebeke elemanı arasında geçen şu konuşma her şeyi
anlatıyor:
“Ulusal makaleyi 50 bin TL’ye yazıyoruz.
Uluslararası makaleyi 100 bin TL’ye…Kaç makale yazdıracaksınız?”
“Şu anlık bir tane…”
“Benim önerim 3 ‘baba dergi’, 2 tane de
küçük dergide yayımlanacak şekilde makale hazırlamak. Hepsini paket yaparız.
Toplam 500 bine mal olur.”
“Ücreti nasıl vereceğim?”
“Yarısını peşin, yarısını iş
bitince…Bugüne kadar yazdığımız makalelerde majör düzeltme bile almadık. Tüm
işlemleri gizlilik içerisinde yürütüyoruz. Hiçbir sorun yaşamazsınız.”
İşte, yüksek öğretim sistemindeki
milyonlarca öğrenci; kendilerine hayat ve dürüstlük dersi vermeleri beklenen,
ancak bu yolla doçent olan hocalar tarafından eğitiliyor.
Ortak çıkarları korumak ve kamu yararını
gözetmekle yükümlü, toplumun sağduyusunun ve kamu vicdanının temsilcisi olması
gereken devlet organları, kamu yönetimi ve yargı mercileri de bu adaletsiz ve
çarpık düzenin işleyişini onaylıyor, ürettiği sonuçları “tescil” ve “akredite”
ediyor.
Nasıl mı?
Yine bir kaç örnekle anlatırsak;
-Hazineye ait arazileri ve orman
arazilerini işgal edenlere göz yumup bir süre sonra onları “tapu” ve “hak
sahibi” yaparak ve sınırsız servet sahibi olmalarını sağlayarak,
-Vergisini ödemeyen büyük kazanç ve rant
sahiplerinin vergi borçlarını neredeyse periyodik hale gelen vergi aflarıyla
affedip, vergilerini dürüstçe ödeyenleri enayi yerine koyarak,
-Suç işleyenleri gereği gibi
cezalandırmayarak daha büyük suçlar işlemelerine, hatta organize suç
faaliyetlerine girişmelerine fırsat verip daha da cesaretlenmelerine, ve
pervasızlıklarını arttırmalarına sebep olarak,
-Kamu harcamalarında şeffaflığı, rekabeti,
ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamak üzere çıkarılan Kamu İhale
Yasasını, belli kişi ve çevrelere imtiyaz ve avantaj sağlanması sonucunu
verecek şekilde 20 yılda yüzlerce kez değişikliğe uğratarak…
Toplum ve devlet düzeni, suç işlenmesini;
dolandırıcılık ve sahtekarlıkları önlemede neden etkili ve samimi tavır
almıyor?
Çünkü toplumun genel karakteri ve onun en
üst düzey organizasyon yapısı olan devlet düzeni, kendisini oluşturan
bireylerin karakteriyle şekilleniyor.
Bu bağlamda toplum, kirli, usulsüz ve
hakkaniyetsiz yoldan güç devşirenlere olumsuz bakmıyor, onlara saygı duyuyor.
Nihayet halkımız, adaletsiz ve kabul edilemeyecek yollarla siyasi ve maddi güç
ve imtiyaz sahibi olduklarını bildiği insanların eteklerine tutunmak, onlardan
nasiplenmek için birbirleriyle yarışmıyor mu? İllegal yollarla ve başkalarının
haklarını gasp ederek güç ve otorite sağlayan; devleti tanımayan ve kaba güç
sergileyen mafyayı ve organize suç şebekelerini yüceltmiyor mu, onlara dalkavukluk
yapmıyor mu?
“Testinin içinde ne varsa, dışarıya o
sızar.” demiş Mevlana…
Türkiye’nin acı gerçekliğini yeterince
açık bir şekilde anlatmıyor mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.