Mahkeme salonlarında “Adalet Mülkün Temelidir”, yani devletin temelidir diye yazıyor. Devletin bir görevi de kendi vatandaşının hakkını, hukukunu şeref ve namusunu korumaktır. Devlet olmanın gereği budur. Özellikle hukuk devleti olmanın gereği budur. Aksi taktirde bir devletin vatandaşı olmasının ne anlamı var. Ve adalet nasıl mülkün temeli olur?
Ayrıca demokratik bir devlet vatandaşlarının kendini gerçekleştirmesinin
ve topluma yararlı olmasının olanaklarını sunar. Devlet vatandaşları arasında
ayrım yapmaz, fark gözetmez. İki hukuklu bir yapı işletmez, işletmemelidir.
Bunu asla yapmamalı, yoksa bindiği dalı kendi elleriyle kesmiş, yapısını bozmuş
olur.
Bunun için toplum adına, halk adına görev yapan, hüküm veren hukuk
makamları, yargı makamları tarafsız davranmalı, adil olmalıdır. Bu görev ve
sorumluluklarla hareket etmelidir. Daha da önemlisi yargı bununla yükümlüdür.
Yargının bizleri ucuz siyasi manevralara kurban etmemesi gerekir. Bizim gibi
suçsuz insanları koruması hakkı, hukuku koruması demektir. Toplumsal birliği,
toplumsal barışı korumak demektir. Zira bizim gibi insanlar kolay yetişmiyor.
Tabii bizim de bu meyanda sorumluluklarımız vardır.
Yıllarca dirsek çürüttüğümüz için kendimize karşı sorumluluğumuz var. Zor
koşullarda bizi okutan ailelerimize karşı sorumluluğumuz var. Bu olanağı bize
sağlayan millete karşı sorumluluğumuz var ve okuyup belli yerlere gelmiş
“insanlar” olarak insanlığa karşı sorumluluğumuz var.
Bizler de bu sorumluluklarımızın gereklerini yerine getirmek zorundayız.
Fakat ne var ki, bu ancak adil ve eşit bir toplumda yapılabilir, adil işleyen
bir hukuk düzeninde olabilir.
DEMOKRASİSİZ BARIŞ, BARIŞSIZ DA DEMOKRASİ OLMAZ!
Ben okuyup gelmiş profesör olmuş, Türkiye’nin her yerinde her düzeyde
görev yapmış, on binlerce öğrenci yetiştirmiş, topluma mal olmuş bir bilim
insanı ve siyasetçiyim. Benim örgüt üyesi ile ne alakam var? O yüzden bu dava
kamu vicdanında mahkûm olmuştur.
Yalnız burada başka bir şey var. Benim gibi zor koşullarda buralara
gelmiş birini suçsuz yere yargılayıp suçladığınızda bu sadece adalet
duygularını zedelemekle kalmaz, aynı zamanda halkın devlete bağlılığını
zedeler, toplumun hukuka olan güvenini zedeler, milletin barışı olan inancını
zedeler.
Öte tarafta birçoğu benim duruşmamı izlemeye gelen Van’daki, Batman’daki,
Diyarbakır’daki, İstanbul’daki, Mersin’deki Ayşe teyze, Mehmet amca bu devlet
bir profesöre bunu yapıyorsa Allah bilir bize neler yapmaz diye düşünür. Bu
durum onları bir kaygıya sevk eder. Bu kaygı aynı zamanda milletin devletle
olan aidiyet bağının zayıflamasına yol açar. Nitekim buna dair yüzlerce mektup
aldım. Hala da bu sirkülasyon devam ediyor ve toplum bu yargılamaların sonucunu
merakla bekliyor.
Hem dava dosyasında hiçbir kanıt olmaması hem baştan beri toplum nezdinde
bu davanın mahkûm olması hem de yaşanan barış sürecinin de etkisiyle hukukun
tecelli edeceği günü bekliyoruz. Bunun böyle olmaması gerekirdi. Dolayısıyla
baştan itibaren siyasi saiklerle bu davanın yürütüldüğü inancı daha da pekişti.
Bu iyi bir şey değil.
l Bu hukuk güvenliği açısından iyi bir şey değil. Bu adil yargılanma
açısından iyi bir şey değil. Bu hakkın hukukun tecelli etmesi açısından iyi bir
şey değil. Bu kamuoyunun beklentisi açısından iyi bir şey değil. Ve en önemlisi
bu toplumsal barış için iyi bir şey değil. Ve de bu barış süreci için iyi bir
şey değil. Türkiye’nin en büyük ilinin (İstanbul) belediye başkanının,
Türkiye’nin en büyük ilçesinin (Esenyurt) belediye başkanlarının bugün içerde
olması ülkenin iç ve dış itibari açısından iyi bir şey değil. Bunlar toplumsal
barışa katkı sağlamıyor, ket vuruyor.
Yargının bir siyasi silaha dönüşmesine, seçimleri şekillendirmek için
kullanılmasına, insanların daha mahkemeye dahi çıkmadan suçlu ilan edilmesine
razı olamayız.
ADİL OLMAYAN BİR HUKUK ANCAK ZULÜM ÜRETİR!
Bir ülkenin ayakta durmasını sağlayan üç temel unsur vardır. Bunlar
“işleyen siyasal bir sistem”, “düzenli bir ekonomi” ve hepsinden önemlisi
“adalet dağıtan bir hukuk mekanizması”dır.
Oysa bugün siyasal sistem tıkanmış, sorunları çözmek yerine kendisi
çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiştir. Ekonomi, derin bir kriz
içindedir. Hukuk ise hiçbir dönemde olmadığı kadar siyasallaşmıştır.
Demokratik olduğu iddia edilen bir sistem için en tehlikelisi de budur.
Zira bir ülkeyi ayakta tutan adalettir, haktır, hukuktur. Devletin işleyişini
denetleyen, iktidarın gücünü sınırlayan, yurttaşın hakkını koruyan, adaleti
yalnızca güçlülerin değil, güçsüzlerin de umudu yapan hukuk sistemidir.
Bugün ne yazık ki böyle bir işleyişten söz etmek mümkün değil. Bugün,
yargı mekanizması devlet karşısında zayıf yurttaşı daha da ezmekte, iktidarın
gücünü sınırlamak bir yana onun amaçları doğrultusunda hareket etmekte,
uygulamalarıyla kendi üstünlüğüne kendi eliyle büyük zarar vermektedir.
Bunun en bariz delili bizleriz. Bugün biz yargılanmaktan ziyade adeta
peşinen cezalandırılıyoruz.
Belediyeleri kazandığımız için cezalandırılıyoruz. Belediyeleri seçimle
alamayanlar kayyımla el koyuyor. Bu gayri hukukidir, halkın iradesine darbedir
ve toplumsal barışı zedeleyen bir mantaliteye sahiptir.
Hem de etrafımız ateş topuna dönmüşken. Hem de iktidar sürekli iç cephe
güçlendirelim çağrıları yaparken. Hem de barış süreci yürütülürken ve en çok
birlik beraberliğe ihtiyacımız varken, bütün bunlar yapılıyor.
Şimdi soruyorum: Biz toplumun üçte birini temsil eden bir siyasi partinin
Seçilmiş Belediye Başkanlarıyız; türlü bahanelerle yargılanmak yerine
cezalandırılırken, iç cephe nasıl güçlendirecek? Bir taraftan Öcalan’la aleni
görüşmeler müzakereler yapılırken, öte yandan 11 yıl önce İmralı’da iradem
dışında çözüm sürecine katkı yapacak kişiler arasında adım geçtiği için
aylardır hapiste tutularak cezalandırılıyorum. Böyle bir hukuk düzeninde barış
süreci nasıl başarıya ulaşacak? Toplumun yarısı karşı tarafa itilerek toplumsal
barış sağlanabilir mi? Milyonlarca insanın iradesi tutuklayarak, kayyum
atayarak barış ve huzur sağlanabilir mi?
Tutuklanma, ancak koşulların varlığı halinde uygulanması gereken geçici
ve istisnai bir önlemken, bugün için peşinen cezalandırılmaya dönüşmüştür.
Dolayısıyla olan biten karşısında ve toplumun nazarında görülen o ki biz
yargılanmıyoruz, biz peşinen cezalandırılıyoruz. Oysa hâkimin önündeki dosyada
işlem değil, delil konuşmalı; düşünce değil, eylem konuşmalı; aidiyet değil,
hukuk konuşmalıdır. Yargı tarafsız olmalı, yargı bağımsız olmalı, hukuk tecelli
etmeli, hak, hukuk yerini bulmalıdır.
İktidarın küçük ortağı MHP’nin hukukçu kurmayı Fethi Yıldız bu konuyu
tartışmaya yer bırakmayacak şekilde bugünkü hakimlere savcılara bir çağrı da
olan şu hususları kayda geçirmektedir.
Yargılama yapılırken; suçsuzluk karinesi esas alınmalı, şüpheden sanık
faydalanmalı. Kimse kendisini suçlamaya zorlanmamalı, mahkemeler bağımsız ve
tarafsız olmalı. Doğal hakimlerin görev aldığı duruşmalar aleni olmalı, davalar
makul sürede sonuçlanmalı. Deliller tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açık,
net ve vasıtasız olmalı. Hukuk devleti ve onun yargısı insan haklarına saygı
duymalı, koruyucu adaleti kurmalı, adalete ve denetime bağlı olmalıdır. Bu
tatbikatın içindeki yargı mensuplarının hukuk bilgisine, tarafsızlığına ve
vicdanına emanetiz.
Peki böyle adalet dağıtan adil yargı sürecinin hâkimleri nasıl olmalıdır?
Onun da cevabı şudur; Hakim: hâkim, fehim, müstakim, emin, mekin ve metin
olmalıdır. Yani bugünkü Türkçeyle söylersek hâkim; bilgin, zeki, doğru,
güvenilir, vakar sahibi ve sağlam olmalıdır. Hakim Anayasamızın 138. Maddesinde
yazıldığı gibi; Anayasa, yasa, hukuka dayanarak ve vicdanının sesini duyarak
karar vermelidir. Vicdan önemlidir, vicdan adaletin ikiz kardeşidir.
Bugün burada bizlerin, toplumun güzel ve aydınlık geleceği için yargıdan
beklentisi budur.
TOPLUMUN BEKLENTİSİ ADALETİN TECELLİSİDİR.
Kamuoyunda tanınan, bilinen bazı eski bakanlar, milletvekilleri,
akademisyen, hukukçu ve gazeteciler Türkiye’deki hukuki gelişmeler üzerine
“hukukun üstünlüğü ve adalete çağrı” adıyla bizim de katıldığımız bir metin
yayımladılar. Metinde dile getirdikleri şu vurgular, bugün bütün toplumun
arzusu ve beklentisidir.
“Hukukun üstünlüğü yoksa adalet yoktur. Hukuk, yurttaşların haklarının
güvencesidir, devletin temelidir. Devlet meşruiyetini hukuktan alır. Hukukun
taraflılıkla ve ayrımcı anlayışlarla uygulanması devletin temelini çürütür.
Böyle olursa devletin meşruiyeti, halkın devlete güveni, adalet duygusu ve
birlikte yaşama iradesi zedelenir. Hukukun ve adaletin olmadığı yerde barış ve
huzur, barış ve huzurun olmadığı yerde üretim, verim, gelişme ve kalkınma
olmaz.”
O halde hepimiz için tek çıkış yolu gerçek bir hukuktur. Adaleti sağlayan
bir hukuk. Gecikmeyen bir hukuk. Hakkı teslim eden bir hukuk.
Bugün herkes böyle bir hukukun tecellisini ve ihyasını bekliyor.
Zira hukuk bir gün herkese lazım olur
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.