Daha önce de şifreli sınavlar, ayakkabı kutularında paralar, rüşvet alan bakanlardan geçilerek kurulan bu sistem altında çürüme her alanda karşımıza çıkıyor. Gelinen aşamada; tek adam rejimi altında kurulan mafya ve çetelerden türlü şirketlere uzanan bir yağmacı ağ, her gün yeni skandallara konu oluyor. Siyasal İslamcılık radikal bir kapitalist neoliberal dönüşümle birlikte geliştirildi.
Özal’dan başlayıp, son halkası Derviş
gözetiminde uygulanan IMF programının taşıyıcısı olarak iktidara gelen AKP’nin,
ilk önemli adımlarından birisi özelleştirmelerin hızlandırılması oldu. Buna
sağlık ve eğitim başta tüm sosyal-kamusal hizmetlerin ve kurumların
ticarileştirilmesi izledi. Zeytinlikleri hedef alan son maden yasasında da
gördüğümüz doğa üzerindeki acımasız bir tahribatın da eşlik ettiği bu dönüşüm,
siyasal İslamcı rejim içinde özel bir soygun ağı olarak da şekillendi. Ucunun
Saray’a uzandığından kimsenin şüphe duymayacağı böyle bir ağ etrafında
şekillenen yeni sömürü ilişkileri; büyük sermayenin ve patronların vergi
aflarına kadar uzanan büyük bir servet birikim ve transferine kaynaklık etti.
Diplomadaki hırsızlıklar, şifrelemeler türündeki hilelerin hepsi, özelde bu
oluşan -her tür hukuki denetim dışına çıkartılmış- ilişkiler ağının; onun
içindeki tarikat ve cemaatlerden mafya-çetelere uzanan alt bağlantılarının
içinde şekillendi.
Sonuçta ABD güdümünde 70’lerden itibaren
bir devlet politikası olarak da desteklenen siyasal İslamcıların en büyük
hedeflerinden birisi iktidarın ele geçirilmesi oldu. AKP ile birlikte bunu
başararak, adım adım sınırsız bir iktidara doğru taşımayı da başardılar. Bir
din örtüsü altında her tür haksızlığa ve adaletsizliğe imza atarak; hile ve
zorbalıklara dayanarak ve tüm bunları meşru ve haklı sayarak büyük bir aç
gözlülük ve kibirle her şeye sahip olmaya çalıştılar. Bunu da başardılar!
Kurumların, kuralların olmadığı, yasa ve anayasanın geçersizleştiği bir ortamda
bir avuç azınlık olarak kendilerine bu dünyada bir cennet kurabildiler; belki
de öteki dünyadaki cennetten de tapularını dahi satın alıp kenara koydular! Ama
bu büyük bir çürüme ve yozlaşma pahasına yaşandı! Hak ve ahlak timsali olarak
kendisini sunan, kapitalizme bir alternatif bir adil sistem olarak kurgulanan
siyasal İslamcılık bir daha geri dönmemek üzere çöküşünü ilan ediyor! Pudra
şekeri dökülmüş lüks arabalı, kısa paçalı şımarık çocuklarıyla; üç beş maaşlı
sahte diplomalı bürokratları, rüşvetçi bakanları; parsel parsel satanları,
milyon dolarlık servet sahibi şeyhleri, şıhlarıyla siyasal İslamcılık bir büyük
çürümüşlükten başka bir şey değil!
Bütün bu yaşadıklarımız bu tek adam
rejiminden kurtuluşun ne kadar hayati olduğunu hatırlattığı gibi; bu
pisliklerin temizlenmesinin ise şu ya da bu kişinin iktidara gelmesinin
ötesinde köklü devrimci dönüşümleri gerçekleştirecek bir örgütlü halk muhalefetine
olan ihtiyacının hayatiliğini de ortaya koyuyor.
***
REFAH’IN KAYIP TRİLYONU
90’lı yıllar, Refah Partisi odağında
siyasal İslamcıların devlette giderek daha çok sahip olacağı dönemin başlangıcı
oldu. Söylemleri adil düzen ve yolsuzlukla mücadele olan partinin eylemleri ise
Müslümanlara yardım ve hac gibi konularda topladığı paralarla skandallara konu
oldu.
1997 yılında, aralarında Abdullah Gül gibi
AKP kurucularının da olduğu bir grup Refah Partili’nin Bosnalı Müslümanlara
ilişkin düzenlediği yardım kampanyasında toplanan paralar Bosna’ya değil, parti
üyelerine aktarıldı. 1998 yılında aynı Refah Partisi “kayıp trilyon” davasıyla
gündeme gelirken, partinin kapatılmasının ardından hazinenin verdiği 1 trilyon
devlete geri ödenmedi. Yıllarca kimin cebine gittiği belli olmayan “kayıp
trilyon” aranıp durulurken Oğuzhan Asiltürk, parti için toplanan “cihat” parasının,
eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın çocuklarının zimmetine geçirdiğini
söyledi.
Refah Partili Süleyman Mercümek’in
yolsuzlukları da siyasal İslamcıların o dönem yüzünü ortaya çıkarmaya yeten
olayları açığa çıkarttı. Yurt dışında yaşayan vatandaşlardan, vekâleten kurban
kesmek vaadiyle toplanan paraların (969 bin mark) Mercümek’in hesabına
aktarıldığı ortaya çıktı.
Soner Yalçın’ın Hangi Erbakan adlı
kitabında anlatılan Hac organizasyonu vurgunundan elde edilen gelir dönemin
parasıyla 300 milyar liranın üzerindeydi.
Türkiye’de siyasal İslam’ın önünü açan bu
yıllar, Cumhuriyetin ilerici birikimlerine karşı yeni bir cephe açtı. Siyasal
İslam’ın yağmacı anlayışı, iktidarlar tarafından beslenen tarikat ve cemaat
ağlarıyla büyütüldü.
***
F. GÜLEN KADROLAŞMANIN ÜSTADIYDI
Diğer tarikatların arasında sıyrılıp
yeşeren ve AKP’li yıllarda zirveye çıkıp iktidar ortağı olacak Gülen cemaati,
1980 Darbesi’nin ardından devletin tüm kurumsal yapılarına gözünü dikti.
Gülen’in, darbeyi Sızıntı dergisinin Ekim 1980 tarihli sayısında “Son Karakol”
başlıklı yazısında; “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza yetişen
Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” diyerek karşılaması boş yere değildi.
Kamu varlıklarında yağma ve talan
edilmesine dayalı bir sermaye birikim modeli ile buluşan siyasal İslamcı
anlayış, ülkedeki tüm alanların içinin boşaltılmasında aktif bir rol üstlendi.
Cemaatin “ışık evleri” adını verdikleri
hücre yapılanması ile oluşturduğu kadroların kamuda kadrolaşması da bu yıllarda
katbekat arttı.
Yine Gülen’in, “Bugüne kadar Müslümanlar,
Osmanlı kafası ile hareket ederek çoğunluğun verdiği rahatlıkla davranarak
adliye, millî eğitim ve ordu müesseselerini azınlık durumunda olan ve bu
psikoloji içinde hareket eden Alevilere kaptırdılar. Türkiye’nin içinde
bulunduğu kargaşalık ve bunalımın asıl kaynağı da bundan doğmuştur.
Müslümanların anılan üç kurumu ele geçirmesi için mücadele etmesi gerekir”
sözleri, toplumun her gün uyandığı yeni bir skandal dizisinin tarihsel izleğini
ortaya koyar nitelikte.
80’li yılların başında tarikat ve cemaat
ilişki ağı içerisindeki öğrencilere ilk olarak ilkokul öğretmenliği, orta ve
lise öğretmenliği tercih etmeleri öğütlenirken, uzun vadeli planlar arasına
yargı ve askerî alanlar girdi. Başta adliye, mülkiye, askerîye ve emniyet olmak
üzere tüm devlet organlarında Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş yaygınlık ve
derinlikte kadrolaşma bu yıllardan itibaren başlatıldı. 90’larda doğrudan
mülakat sorularını çalarak emniyetin terörle mücadele, istihbarat ve özel
harekat gibi kritik alanlarına kendi müritlerini yerleştirdiler. 2010’da
darbecileri yargılama bahanesi altında geçirdikleri anayasa referandumu
sonrasında yürütmenin yargı üstündeki gücünün artması ile yargıda tam
kadrolaşma sağladılar. Yine 90’lardan itibaren adım adım kadrolaştıkları,
Ergenekon-Balyoz davası ile rakipsiz hareket ettikleri TSK’daki
hakimiyetlerinin sonu, 15 Temmuz’da TBMM üzerine helikopterlerden atılan
bombalar oldu. AKP yol verdi, Fethullahçılar yürüdü. Şimdi aynı yollardan,
irili ufaklı yeni tarikat ve cemaatler geçiyor.
TÜM KAYNAKLAR CEMAATE
Ülkede sosyal yapının ortaya çıkardığı
ihtiyaçlara karşılık vermek amacıyla kamu kurumlarının yürüttüğü SODES (Sosyal
Destek Programı) projeleri, Gülen cemaatine ait ünlü kurumlar olan “dershane”
ve yurtlarına finans aktarmak için kullanıldı. Yaygınlaştırılmaya başlanan
dershane ve okullar da kamuda kadrolaşmanın en büyük kaynağı oldu.
Siyasal İslamcı anlayış, daha sonra ÖSYM
başkanlarının da kendisine yakın kişilerden olması için yoğun bir çaba
içerisine girdi. Kurumdaki yapılanmasıyla sınav sorularını önceden ele
geçirerek üyelerine dağıttığı ortaya çıkan cemaatin kamu kurumlarına girişi de
hızlandı. 2010 KPSS Memur Sınavlarında çalınan sorular, yıllar sonra yeni bir
skandalı açığa çıkarttı. O dönem soruların çalınmasını protesto eden
öğrenciler, devletin kolluk kuvvetini karşısında bulurken; 350 adayın 120
sorunun tamamını doğru cevaplaması ve 3 bine yakın adayın da 110’un üzerinde
net çıkarması üzerine sınavda kopya iddialarına ilişkin soruşturma başlatıldı.
AKP ile kol kola yürümeye devam eden cemaatin soruşturması o yıllarda sekteye
uğratılırken, 2015 yılında tekrar açılan soruşturmayla soruların çalındığı
kanıtlandı.
Tüm soruları doğru yanıtlayan 350 adaydan
70’inin birbirleriyle evli olması, net yapanlardan 20’sinin yakın akraba,
52’sinin aynı apartman, site ya da mahallede sakini olması; siyasal
İslamcıların kendilerinde hak gördükleri yolsuzlukların boyutunu da gözler
önüne sermesi açısından önemli örnekler.
Öte yandan cemaatin askerî ve yargı
alanındaki kadrolaşması da bugünlerin yolunu döşedi.
1986 yılındaki askerî lise sınavının bazı
derslerinde tüm soruları doğru cevaplayarak askerî öğrenci olanların 1994
yılında harp okulundan mezun olduğu ve daha sonra bunların harp akademilerinden
de mezun olarak kurmay subaylığa geçtiği de 15 Temmuz’un ardından ortaya
saçıldı.
1994 yılı harp okulu giriş sınavı Türkçe
sorularını ele geçirerek üyelerinin kitlesel olarak bu okullara girmesini
sağladı. Benzer şekilde darbe girişiminin tutuklu sanığı Levent Türkkan,
savcılığa verdiği ifadede 1989 yılında Işıklar Askerî Lisesi’ne giriş sınavı
öncesi soruların FETÖ üyeleri tarafından kendilerine verildiğini itiraf etti.
Nisan 2016 verilerine göre TSK’da 358
general ve amiral olduğu düşünüldüğünde, toplam general/amiral mevcudunun yüzde
46’sının FETÖ ile ilişkili olduğu ortaya çıktı.
Siyasal İslamcı anlayışın ülkede yarattığı
çürüme bununla da sınırlı kalmadı. AKP’li yılların başından itibaren Gülen
cemaati ile özdeşleşen anlayış, 15 Temmuz’un ardından yeni tarikat ve
cemaatlerle devam ettirildi.
Eğitim, sağlık, yargı, ordu, emniyet…
Neredeyse her kurum bu ilişkiler ağı içerisinde çökertildi ve AKP iktidarının
gerici faşist bir rejim kurma hırsı tüm kurumsal birikimleri yerle bir etti.
Gülen cemaatinin ardından üst düzey
kadroları yerlerinden edilmezken; Nur, İsmailağa, Menzil tarikatları boşalan
kadrolarda yer tutma yarışına dâhil oldu.
Tek adam rejimine geçiş ile beraber ise
ülkede artık liyakatin yerini tamamıyla sadakat aldı. Diplomasız olmak
neredeyse bir avantaja çevrilirken, toplumun ilerici kesimlerine de savaş
açıldı. Bu çürüme, halkın can alıcı sorunlarının oluşmasında da temelden bir
etki yarattı. Ekonomik krizin, yoksullaşma ve hiçbir kuralın olmamasının
etkileri toplumsal bir çürümeye de yol açarken, siyasal İslamcı anlayış kendi
düzenini adım adım inşa etti.
***
SARAYIN BESLEDİKLERİ
AKP iktidarının, 2002 yılında iktidara
gelişiyle beraber özellikle muhafazakar toplumsal tabakalardan kurduğu minnete
ve itaate dayalı kayırmacı ilişki ağları yalnızca kendisine bir seçmen tabanı
kazandırmakla kalmadı aynı zamanda ekonomik eşitsizlikleri arttıran neoliberal
politikaların uygulanabilir hale gelmesini sağladı. İktidarın tam olarak
hegemonyasını kurmasıyla birlikte giderek çökertmeye başladığı kurumlar ve
bürokrasi sistematik bir kayırmacılık ağının kurulmasına zemin oluşturdu. Kamu
ihaleleri, özelleştirmeler ve çeşitli imar rantları aracılığıyla kendisine
bağlı yeni sermaye gruplarını yarattı ve besledi. Önceliğini Siyasal İslamcı
sermaye grupları ve MÜSİAD’a teşvikler vermeye ayıran AKP iktidarı hem kendi
zenginliğini hem de yandaşlarının zenginliğini halktan aldıkları vergilerle
büyüttü.
Siyasal İslamcı çürümenin bir numaralı
sorumlularından olan gülen cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar, yeni
cemaat ve tarikat ağlarını ikame etti. Kayırmacılık ve yolsuzluk ağına dayalı
bu ilişkiler bütünü kendi içerisinde iktidar içi çatışma ihtimalini her zaman
barındırıyor olmakla beraber, hakim olan sömürü ve tahakküm ilişkilerinin
sürekliliğini sağlamak koşuluyla ittifak blokuna yeni güçlerin katılmalarına da
olanak sağladı. Bunun son zamanlardaki çarpıcı örneklerinden biri, yargı ve
emniyet başta olmak üzere giderek güçlenen ve
kurduğu ticari ilişkilerle gündemden eksik olmayan Menzil Cemaati oldu.
Sayısız yolsuzluk skandalı ile gündeme
gelen cemaat Saray’ın desteğini bir an olsun eksik hissetmedi. Ortaya çıkan
birkaç örnek bile tarikat ve cemaat ilişkilerinin kurumları nasıl çökerttiğini
ortaya koydu.
Örnekleri kısaca hatırlamakta fayda
var:
■ 6 Şubat’ta meydana gelen büyük deprem
felaketinin ardından Kızılay’ın, Menzil Cemaati’ne bağlı Nakış Gıda isimli bir
şirketten gıda malzemesi ve yardım kolisi satın aldığı iddiaları gündeme
düşerken Menzil Cemaati’ne mensup olduğu bilinen Kızılay Başkan Yardımcısı
Fatma Meriç Yılmaz’ın da bu alıma aracılık ettiği belirtildi
■ Menzil Cemaati’nin de merkezi olan Kahta
ilçesine bağlı Göçeri Mahallesi için düzenlenen kurada sadece 13 kişiye deprem
konutu çıkmasının ardından da 7’sinin Menzil Cemaati’ni yöneten Elhüseyni
ailesi olduğu anlaşıldı.
■ 6 Şubat’taki Maraş merkezli depremlerin
ardından depremzedelerin çadır ihtiyacı karşısında elindeki çadırları yardım
kuruluşlarına ve şirketlere satarak tepki çeken Kızılay bir skandala daha imza
attı. Ordu’nun Fatsa ilçesinde ihtiyaç sahipleri için yurttaşlar tarafından
gönderilen kıyafetlerin İsmailağa Cemaati’ne bağlı Yavuz Sultan Selim Vakfı’na
ait kaçak yurtlarda bekletildiği ortaya çıktı.
Cumhuriyetin kalkınma ve sanayileşme
hedefli yol haritası12 Eylül 1980 darbesi sonrası Özal’ın başlattığı ve AKP’nin
tam anlamıyla uyguladığı neoliberal programla çökertildi. Siyasal İslamcılık
kamu kaynaklarını tarikat ve cemaat ağlarına yeniden dağıtarak her alanda
gerçekleştirdikleri yağma ve talanın ideolojik tahkimini ümmetçi anlayışla
sağladı.
Siyasi, iktisadi ve hukuki alanların
tümünde yaşanan çürümenin yıkıcı sonucu ise derin yoksulluk oldu. Halkın
vergilerinden oluşan toplam gelirin sağlık, eğitim gibi alanlarda topluma
sosyal politika olarak geri dönmesi gerekirken saray etrafında öbeklenen
sermaye grupları ve yandaş ağına rüşvet ve rant olarak aktarıldı
Özal döneminden itibaren sağ iktidarlar ve
özellikle siyasal İslam’la özdeşleşmiş kayırmacılık ve yolsuzluk ağı AKP
iktidarında ordu, yargı, medya, eğitim, sağlık başta olmak üzere tüm kurumların
tamamen ele geçirildiği, sistematik bir kayırma ağına ve ekonomisine bağlandığı
bir boyuta ulaştı. Bu durum tek adam rejiminin bugünkü tahakkümünü açıkça
ortaya koyuyor. Ancak Cumhuriyetin tüm kurumlarını kendisiyle beraber çürütmüş
bu rejimin kırılganlığı tam bu noktada billurlaşıyor. 19 Martta yurttaşlığı için
meydanları dolduran milyonların gerçekleştirdiği boykotun saray ve
yandaşlarında yarattığı korkunun hafızalarda diri tutulmasına ihtiyaç var.
Çünkü bu çürümüşlüğü ancak topyekun bir halk mücadelesi temizler.
Bu yüzden, yağma ve talan üzerine kurulu
siyasal İslamcı ve çıkarcı düzeni yok etmekten başka yol yok. Bu düzenin
durdurulması bugün öncelikli görev olarak tek adam rejiminden kurtulmaktan
geçerken halkın geniş kesimlerinin birleşik mücadelesi bunun tek çıkar yolu.
***
SİYASAL İSLAMIN UTANMAYAN YÜZLERİ
Ülkede liyakatsizliğin ortadan
kaldırıldığı, adaletin tasfiye edildiği torpilin kayırmacılığın artırıldığı
iktidar temsilcileri ve cemaat mensupları tarafından da birçok kez kabul
edildi. O zamanlar AKP Adıyaman milletvekili olan Mehmet Metiner, AKP’li bakan
ve vekil yakınlarının torpille devlet kadrolarına atandığı yolundaki iddialara
“Cuma namazına gittiğimizde her hafta hutbede ‘akrabalarını kolla’ ayeti
okunur” diyerek cevap verdi.
Aynı yıllarda Hayrettin Karaman yeni
şafaktaki köşesinden “Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır” diyerek Metiner’e
eşlik etti.
Daha sonraları torpil yazışmaları yaparken
suçüstü yakalanan Adalet Bakan Yardımcısı AKP’li Ramazan Can’ı savunan Ömer
Çelik de yolsuzlukları "Biz siyasetçiyiz hepimizin elinde böyle listeler
var" diyerek savunmaya girişti. Çelik, torpil talepleri için
"Demokrasinin iletişim kanallarından bize özgü olanlarından bir
tanesi" ifadesini kullandı.
Ülkenin en yukarısından en aşağısına
yayılan bu yolsuzluklar ise AKP’li Elazığ İl Başkanı Şerafettin Yıldırım’ın
sözleri ile vücut buldu. Yıldırım, Kasım 2024’te katıldığı canlı yayında
yaptığı açıklamada, bir ilçede herhangi bir kurumda alım olduğunda ilçe
başkanına inisiyatif bıraktığını açıkça belirtti. Yıldırım, gelen
'adaletsizlik' eleştirisine de 'E o kadar da olacak canım...' yanıtını verdi.
ÖZAL’IN KARMA İSLAMCILIĞI
Kayırmacılık ve yolsuzluklar düzeni
neoliberal sistemin ülkeye entegre edilmesinde başat rol oynayan Özal’lı
yıllarda neredeyse bir kural hâline getirildi. “Benim memurum işini bilir” sözü
ile rüşvet ve yolsuzluk en üst mertebeden teşvik edildi!
Liberal ekonomi politikalarına uyumlu
gelişen siyasal İslamcı anlayışa Özal’ın ANAP’ı sonuna kadar kapıyı aralarken,
bu dönemde oluşturulan özel fonlar aracılığıyla bürokratlara, siyasi yakınlara
veya onların eşine, akrabalarına çıkar sağlandı.
Yoksul çocukların özel okullarda okuması
amacıyla kurulan Fakir Fonu Desteği’nden bürokrat, işadamları ve siyasetçi
çocuklarının faydalanması; ANAP’a yakın kişilerin KİT’lerin danışma kurulunda
görev alarak avantadan maaş almaları; 1983 yılında % 90’ı işçi ve memur olan
kooperatifler yönetimlerine 1988’lere gelindiğinde rantiye yatırımları yapmayı
amaçlayan zengin işadamları ve bürokratlarla doldurulması; turizme teşvik adı
altında bu kooperatiflerden bazılarının şirketlere dönüştürülüp üzerlerine
devlet arazilerinin alınması ayrı bir yazı konusu olacak birçok örnek bu
dönemde yaşandı. Bu örneklerle beraber ihalelerde rüşvet, yolsuzluk ve
usulsüzlük olayları; belediye başkanlarının yolsuzlukları gibi meselelerde
olağanlaştı.
Özal dönemi, kayırmacılık ilişkileri ile
iç içe geçmiş İslamcılık ve ümmetçilik anlayışının hegemonya tesisinde başat
rol oynadı.
***
KUTU KUTU MİLYONLAR
AKP-Cemaat çatışmasının yüzeye çıkardığı
ilk skandalların başında kuşkusuz 17-25 Aralık süreci geliyor. Devleti paylaşma
kavgasında birbirine düşen iki siyasal islamcı aktör içinden AKP’nin Milli
Eğitim Bakanlığı üzerinden dershaneleri yasaklama hamlesi sonrası emniyet ve
yargıdaki gücüyle karşı atağa geçen Fethullahçılar, 17 Aralık 2013 tarihinde 3
AKP’li bakanın oğlunun yanı sıra Ali Ağaoğlu, Reza Sarraf ve Halkbank genel
müdürü Süleyman Aslan’ı gözaltına aldılar. Ardından internetten anonim olarak
servis edilen video ve ses kayıtlarında dönemin başbakanı Erdoğan ve oğlu Bilal
Erdoğan’ın, evdeki paraların “ayakkabı kutularına” doldurulduğu ve
çıkarıldığına ilişkin diyaloğu ifşa edildi. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer
Güler’in oğlu Barış Güler, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan
Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer
Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’ın rüşvet ve yolsuzluk suçlamasıyla
gözaltına alınmasını takip eden süreçte üç bakan da görevlerinden istifa etti.
Zafer Çağlayan’ın, İranlı zengin Reza Sarraf’tan rüşvet almadığını kanıtlamak
için peçeteye yazılı bir not göstermesi, bu dönemde AKP’nin içine sürüklendiği
yolsuzluk-rüşvet batağının en ironik hatıralarından biri oldu. Neticede,
AKP-Cemaat arasındaki devleti ele geçirme kavgasının kazananı Erdoğan oldu,
Fethullahçılar emniyet ve yargıdan tasfiye edildi, siyasi bir hamle olarak
gelişen ve Fethullahçıların devlet ve istihbaratta AKP sayesinde elde ettiği
gücü göstermekten başka bir işe yaramayan 17-25 Aralık süreci, samimi bir
yolsuzluk soruşturmasına dönüşmedi. İlgili bakanların, Mecliste yapılan
oylamayla Yüce Divan’a gönderilmemesine karar verildi. Ancak AKP’nin
yolsuzluklarının ulaşabileceği boyutlar ilk kez bu süreçte tüm kamuoyunun önüne
sürülmüş oldu.
MALTA VE PANAMA’YA KAÇIRILAN
PARALAR
AKP döneminin en önemli yolsuzluklarından
biri, 2016’da uluslararası basına damgasını vuran Panama belgeleriyle
kanıtlanmış oldu. Tüm dünyada milyonerlerin ve varlıklı siyasetçilerin
vergilendirmeden kaçmak için varlıklarını Panama’da kurulan karton şirketlere
aktardığını ortaya çıkaran belgede, Türkiye’den kritik isimler de yer aldı.
Erdoğan’ın damadı ve eski maliye bakanı Berat Albayrak’ın sahibi olduğu Çalık
Enerji holdinginin de Panama’da şirketi olduğu ve vergiden kaçmak için
varlıklarını burada belgelediği ortaya çıktı.
Keza 2017’de, AB içerisinde en düşük vergi
isteyen ülke olan Malta’nın Man adasında Erdoğan ailesinin şirketi de olduğu
ortaya çıktı. Bu dönemde ana muhalefetin gündeme getirdiği Man adası skandalına
göre Erdoğan’ın eniştesi olan emekli öğretmen Ziya İlgen’e ait denizcilik
şirketinin offshore ağı üzerinden milyonlarca dolar aktarılmıştı. Geçtiğimiz
yıllarda FETÖ’den kısa süre hükümlü kalan Mübariz Mansimov’un aileye gemi
hediye etmesinden Halkbank aracılığı ile Erdoğan ailesinden kişilerin 15 milyon
dolarlık transfer gerçekleştirmesine kadar birçok finansal hareket, Malta
belgelerinin kamuoyu ile paylaşmasıyla ortaya çıkmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.