10 Ağustos 2025 Pazar

Hatırlatmalar | Kayırmanın, sahtekârlığın tarihi BirGün/10.08.2025

Daha önce de şifreli sınavlar, ayakkabı kutularında paralar, rüşvet alan bakanlardan geçilerek kurulan bu sistem altında çürüme her alanda karşımıza çıkıyor. Gelinen aşamada; tek adam rejimi altında kurulan mafya ve çetelerden türlü şirketlere uzanan bir yağmacı ağ, her gün yeni skandallara konu oluyor. Siyasal İslamcılık radikal bir kapitalist neoliberal dönüşümle birlikte geliştirildi.

Özal’dan başlayıp, son halkası Derviş gözetiminde uygulanan IMF programının taşıyıcısı olarak iktidara gelen AKP’nin, ilk önemli adımlarından birisi özelleştirmelerin hızlandırılması oldu. Buna sağlık ve eğitim başta tüm sosyal-kamusal hizmetlerin ve kurumların ticarileştirilmesi izledi. Zeytinlikleri hedef alan son maden yasasında da gördüğümüz doğa üzerindeki acımasız bir tahribatın da eşlik ettiği bu dönüşüm, siyasal İslamcı rejim içinde özel bir soygun ağı olarak da şekillendi. Ucunun Saray’a uzandığından kimsenin şüphe duymayacağı böyle bir ağ etrafında şekillenen yeni sömürü ilişkileri; büyük sermayenin ve patronların vergi aflarına kadar uzanan büyük bir servet birikim ve transferine kaynaklık etti. Diplomadaki hırsızlıklar, şifrelemeler türündeki hilelerin hepsi, özelde bu oluşan -her tür hukuki denetim dışına çıkartılmış- ilişkiler ağının; onun içindeki tarikat ve cemaatlerden mafya-çetelere uzanan alt bağlantılarının içinde şekillendi.

Sonuçta ABD güdümünde 70’lerden itibaren bir devlet politikası olarak da desteklenen siyasal İslamcıların en büyük hedeflerinden birisi iktidarın ele geçirilmesi oldu. AKP ile birlikte bunu başararak, adım adım sınırsız bir iktidara doğru taşımayı da başardılar. Bir din örtüsü altında her tür haksızlığa ve adaletsizliğe imza atarak; hile ve zorbalıklara dayanarak ve tüm bunları meşru ve haklı sayarak büyük bir aç gözlülük ve kibirle her şeye sahip olmaya çalıştılar. Bunu da başardılar! Kurumların, kuralların olmadığı, yasa ve anayasanın geçersizleştiği bir ortamda bir avuç azınlık olarak kendilerine bu dünyada bir cennet kurabildiler; belki de öteki dünyadaki cennetten de tapularını dahi satın alıp kenara koydular! Ama bu büyük bir çürüme ve yozlaşma pahasına yaşandı! Hak ve ahlak timsali olarak kendisini sunan, kapitalizme bir alternatif bir adil sistem olarak kurgulanan siyasal İslamcılık bir daha geri dönmemek üzere çöküşünü ilan ediyor! Pudra şekeri dökülmüş lüks arabalı, kısa paçalı şımarık çocuklarıyla; üç beş maaşlı sahte diplomalı bürokratları, rüşvetçi bakanları; parsel parsel satanları, milyon dolarlık servet sahibi şeyhleri, şıhlarıyla siyasal İslamcılık bir büyük çürümüşlükten başka bir şey değil!

Bütün bu yaşadıklarımız bu tek adam rejiminden kurtuluşun ne kadar hayati olduğunu hatırlattığı gibi; bu pisliklerin temizlenmesinin ise şu ya da bu kişinin iktidara gelmesinin ötesinde köklü devrimci dönüşümleri gerçekleştirecek bir örgütlü halk muhalefetine olan ihtiyacının hayatiliğini de ortaya koyuyor.

***

REFAH’IN KAYIP TRİLYONU

90’lı yıllar, Refah Partisi odağında siyasal İslamcıların devlette giderek daha çok sahip olacağı dönemin başlangıcı oldu. Söylemleri adil düzen ve yolsuzlukla mücadele olan partinin eylemleri ise Müslümanlara yardım ve hac gibi konularda topladığı paralarla skandallara konu oldu.

1997 yılında, aralarında Abdullah Gül gibi AKP kurucularının da olduğu bir grup Refah Partili’nin Bosnalı Müslümanlara ilişkin düzenlediği yardım kampanyasında toplanan paralar Bosna’ya değil, parti üyelerine aktarıldı. 1998 yılında aynı Refah Partisi “kayıp trilyon” davasıyla gündeme gelirken, partinin kapatılmasının ardından hazinenin verdiği 1 trilyon devlete geri ödenmedi. Yıllarca kimin cebine gittiği belli olmayan “kayıp trilyon” aranıp durulurken Oğuzhan Asiltürk, parti için toplanan “cihat” parasının, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın çocuklarının zimmetine geçirdiğini söyledi.

Refah Partili Süleyman Mercümek’in yolsuzlukları da siyasal İslamcıların o dönem yüzünü ortaya çıkarmaya yeten olayları açığa çıkarttı. Yurt dışında yaşayan vatandaşlardan, vekâleten kurban kesmek vaadiyle toplanan paraların (969 bin mark) Mercümek’in hesabına aktarıldığı ortaya çıktı.

Soner Yalçın’ın Hangi Erbakan adlı kitabında anlatılan Hac organizasyonu vurgunundan elde edilen gelir dönemin parasıyla 300 milyar liranın üzerindeydi.

Türkiye’de siyasal İslam’ın önünü açan bu yıllar, Cumhuriyetin ilerici birikimlerine karşı yeni bir cephe açtı. Siyasal İslam’ın yağmacı anlayışı, iktidarlar tarafından beslenen tarikat ve cemaat ağlarıyla büyütüldü.

***

F. GÜLEN KADROLAŞMANIN ÜSTADIYDI

Diğer tarikatların arasında sıyrılıp yeşeren ve AKP’li yıllarda zirveye çıkıp iktidar ortağı olacak Gülen cemaati, 1980 Darbesi’nin ardından devletin tüm kurumsal yapılarına gözünü dikti. Gülen’in, darbeyi Sızıntı dergisinin Ekim 1980 tarihli sayısında “Son Karakol” başlıklı yazısında; “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” diyerek karşılaması boş yere değildi.

Kamu varlıklarında yağma ve talan edilmesine dayalı bir sermaye birikim modeli ile buluşan siyasal İslamcı anlayış, ülkedeki tüm alanların içinin boşaltılmasında aktif bir rol üstlendi.

Cemaatin “ışık evleri” adını verdikleri hücre yapılanması ile oluşturduğu kadroların kamuda kadrolaşması da bu yıllarda katbekat arttı.

Yine Gülen’in, “Bugüne kadar Müslümanlar, Osmanlı kafası ile hareket ederek çoğunluğun verdiği rahatlıkla davranarak adliye, millî eğitim ve ordu müesseselerini azınlık durumunda olan ve bu psikoloji içinde hareket eden Alevilere kaptırdılar. Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşalık ve bunalımın asıl kaynağı da bundan doğmuştur. Müslümanların anılan üç kurumu ele geçirmesi için mücadele etmesi gerekir” sözleri, toplumun her gün uyandığı yeni bir skandal dizisinin tarihsel izleğini ortaya koyar nitelikte.

80’li yılların başında tarikat ve cemaat ilişki ağı içerisindeki öğrencilere ilk olarak ilkokul öğretmenliği, orta ve lise öğretmenliği tercih etmeleri öğütlenirken, uzun vadeli planlar arasına yargı ve askerî alanlar girdi. Başta adliye, mülkiye, askerîye ve emniyet olmak üzere tüm devlet organlarında Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş yaygınlık ve derinlikte kadrolaşma bu yıllardan itibaren başlatıldı. 90’larda doğrudan mülakat sorularını çalarak emniyetin terörle mücadele, istihbarat ve özel harekat gibi kritik alanlarına kendi müritlerini yerleştirdiler. 2010’da darbecileri yargılama bahanesi altında geçirdikleri anayasa referandumu sonrasında yürütmenin yargı üstündeki gücünün artması ile yargıda tam kadrolaşma sağladılar. Yine 90’lardan itibaren adım adım kadrolaştıkları, Ergenekon-Balyoz davası ile rakipsiz hareket ettikleri TSK’daki hakimiyetlerinin sonu, 15 Temmuz’da TBMM üzerine helikopterlerden atılan bombalar oldu. AKP yol verdi, Fethullahçılar yürüdü. Şimdi aynı yollardan, irili ufaklı yeni tarikat ve cemaatler geçiyor.

TÜM KAYNAKLAR CEMAATE

Ülkede sosyal yapının ortaya çıkardığı ihtiyaçlara karşılık vermek amacıyla kamu kurumlarının yürüttüğü SODES (Sosyal Destek Programı) projeleri, Gülen cemaatine ait ünlü kurumlar olan “dershane” ve yurtlarına finans aktarmak için kullanıldı. Yaygınlaştırılmaya başlanan dershane ve okullar da kamuda kadrolaşmanın en büyük kaynağı oldu.

Siyasal İslamcı anlayış, daha sonra ÖSYM başkanlarının da kendisine yakın kişilerden olması için yoğun bir çaba içerisine girdi. Kurumdaki yapılanmasıyla sınav sorularını önceden ele geçirerek üyelerine dağıttığı ortaya çıkan cemaatin kamu kurumlarına girişi de hızlandı. 2010 KPSS Memur Sınavlarında çalınan sorular, yıllar sonra yeni bir skandalı açığa çıkarttı. O dönem soruların çalınmasını protesto eden öğrenciler, devletin kolluk kuvvetini karşısında bulurken; 350 adayın 120 sorunun tamamını doğru cevaplaması ve 3 bine yakın adayın da 110’un üzerinde net çıkarması üzerine sınavda kopya iddialarına ilişkin soruşturma başlatıldı. AKP ile kol kola yürümeye devam eden cemaatin soruşturması o yıllarda sekteye uğratılırken, 2015 yılında tekrar açılan soruşturmayla soruların çalındığı kanıtlandı.

Tüm soruları doğru yanıtlayan 350 adaydan 70’inin birbirleriyle evli olması, net yapanlardan 20’sinin yakın akraba, 52’sinin aynı apartman, site ya da mahallede sakini olması; siyasal İslamcıların kendilerinde hak gördükleri yolsuzlukların boyutunu da gözler önüne sermesi açısından önemli örnekler.

Öte yandan cemaatin askerî ve yargı alanındaki kadrolaşması da bugünlerin yolunu döşedi.

1986 yılındaki askerî lise sınavının bazı derslerinde tüm soruları doğru cevaplayarak askerî öğrenci olanların 1994 yılında harp okulundan mezun olduğu ve daha sonra bunların harp akademilerinden de mezun olarak kurmay subaylığa geçtiği de 15 Temmuz’un ardından ortaya saçıldı.

1994 yılı harp okulu giriş sınavı Türkçe sorularını ele geçirerek üyelerinin kitlesel olarak bu okullara girmesini sağladı. Benzer şekilde darbe girişiminin tutuklu sanığı Levent Türkkan, savcılığa verdiği ifadede 1989 yılında Işıklar Askerî Lisesi’ne giriş sınavı öncesi soruların FETÖ üyeleri tarafından kendilerine verildiğini itiraf etti.

Nisan 2016 verilerine göre TSK’da 358 general ve amiral olduğu düşünüldüğünde, toplam general/amiral mevcudunun yüzde 46’sının FETÖ ile ilişkili olduğu ortaya çıktı.

Siyasal İslamcı anlayışın ülkede yarattığı çürüme bununla da sınırlı kalmadı. AKP’li yılların başından itibaren Gülen cemaati ile özdeşleşen anlayış, 15 Temmuz’un ardından yeni tarikat ve cemaatlerle devam ettirildi.

Eğitim, sağlık, yargı, ordu, emniyet… Neredeyse her kurum bu ilişkiler ağı içerisinde çökertildi ve AKP iktidarının gerici faşist bir rejim kurma hırsı tüm kurumsal birikimleri yerle bir etti.

Gülen cemaatinin ardından üst düzey kadroları yerlerinden edilmezken; Nur, İsmailağa, Menzil tarikatları boşalan kadrolarda yer tutma yarışına dâhil oldu.

Tek adam rejimine geçiş ile beraber ise ülkede artık liyakatin yerini tamamıyla sadakat aldı. Diplomasız olmak neredeyse bir avantaja çevrilirken, toplumun ilerici kesimlerine de savaş açıldı. Bu çürüme, halkın can alıcı sorunlarının oluşmasında da temelden bir etki yarattı. Ekonomik krizin, yoksullaşma ve hiçbir kuralın olmamasının etkileri toplumsal bir çürümeye de yol açarken, siyasal İslamcı anlayış kendi düzenini adım adım inşa etti.

***

SARAYIN BESLEDİKLERİ

AKP iktidarının, 2002 yılında iktidara gelişiyle beraber özellikle muhafazakar toplumsal tabakalardan kurduğu minnete ve itaate dayalı kayırmacı ilişki ağları yalnızca kendisine bir seçmen tabanı kazandırmakla kalmadı aynı zamanda ekonomik eşitsizlikleri arttıran neoliberal politikaların uygulanabilir hale gelmesini sağladı. İktidarın tam olarak hegemonyasını kurmasıyla birlikte giderek çökertmeye başladığı kurumlar ve bürokrasi sistematik bir kayırmacılık ağının kurulmasına zemin oluşturdu. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler ve çeşitli imar rantları aracılığıyla kendisine bağlı yeni sermaye gruplarını yarattı ve besledi. Önceliğini Siyasal İslamcı sermaye grupları ve MÜSİAD’a teşvikler vermeye ayıran AKP iktidarı hem kendi zenginliğini hem de yandaşlarının zenginliğini halktan aldıkları vergilerle büyüttü.

Siyasal İslamcı çürümenin bir numaralı sorumlularından olan gülen cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar, yeni cemaat ve tarikat ağlarını ikame etti. Kayırmacılık ve yolsuzluk ağına dayalı bu ilişkiler bütünü kendi içerisinde iktidar içi çatışma ihtimalini her zaman barındırıyor olmakla beraber, hakim olan sömürü ve tahakküm ilişkilerinin sürekliliğini sağlamak koşuluyla ittifak blokuna yeni güçlerin katılmalarına da olanak sağladı. Bunun son zamanlardaki çarpıcı örneklerinden biri, yargı ve emniyet başta olmak üzere giderek güçlenen ve  kurduğu ticari ilişkilerle gündemden eksik olmayan Menzil Cemaati oldu.

Sayısız yolsuzluk skandalı ile gündeme gelen cemaat Saray’ın desteğini bir an olsun eksik hissetmedi. Ortaya çıkan birkaç örnek bile tarikat ve cemaat ilişkilerinin kurumları nasıl çökerttiğini ortaya koydu.

Örnekleri kısaca hatırlamakta fayda var:

■ 6 Şubat’ta meydana gelen büyük deprem felaketinin ardından Kızılay’ın, Menzil Cemaati’ne bağlı Nakış Gıda isimli bir şirketten gıda malzemesi ve yardım kolisi satın aldığı iddiaları gündeme düşerken Menzil Cemaati’ne mensup olduğu bilinen Kızılay Başkan Yardımcısı Fatma Meriç Yılmaz’ın da bu alıma aracılık ettiği belirtildi

■ Menzil Cemaati’nin de merkezi olan Kahta ilçesine bağlı Göçeri Mahallesi için düzenlenen kurada sadece 13 kişiye deprem konutu çıkmasının ardından da 7’sinin Menzil Cemaati’ni yöneten Elhüseyni ailesi olduğu anlaşıldı.

■ 6 Şubat’taki Maraş merkezli depremlerin ardından depremzedelerin çadır ihtiyacı karşısında elindeki çadırları yardım kuruluşlarına ve şirketlere satarak tepki çeken Kızılay bir skandala daha imza attı. Ordu’nun Fatsa ilçesinde ihtiyaç sahipleri için yurttaşlar tarafından gönderilen kıyafetlerin İsmailağa Cemaati’ne bağlı Yavuz Sultan Selim Vakfı’na ait kaçak yurtlarda bekletildiği ortaya çıktı.

Cumhuriyetin kalkınma ve sanayileşme hedefli yol haritası12 Eylül 1980 darbesi sonrası Özal’ın başlattığı ve AKP’nin tam anlamıyla uyguladığı neoliberal programla çökertildi. Siyasal İslamcılık kamu kaynaklarını tarikat ve cemaat ağlarına yeniden dağıtarak her alanda gerçekleştirdikleri yağma ve talanın ideolojik tahkimini ümmetçi anlayışla sağladı.

Siyasi, iktisadi ve hukuki alanların tümünde yaşanan çürümenin yıkıcı sonucu ise derin yoksulluk oldu. Halkın vergilerinden oluşan toplam gelirin sağlık, eğitim gibi alanlarda topluma sosyal politika olarak geri dönmesi gerekirken saray etrafında öbeklenen sermaye grupları ve yandaş ağına rüşvet ve rant olarak aktarıldı

Özal döneminden itibaren sağ iktidarlar ve özellikle siyasal İslam’la özdeşleşmiş kayırmacılık ve yolsuzluk ağı AKP iktidarında ordu, yargı, medya, eğitim, sağlık başta olmak üzere tüm kurumların tamamen ele geçirildiği, sistematik bir kayırma ağına ve ekonomisine bağlandığı bir boyuta ulaştı. Bu durum tek adam rejiminin bugünkü tahakkümünü açıkça ortaya koyuyor. Ancak Cumhuriyetin tüm kurumlarını kendisiyle beraber çürütmüş bu rejimin kırılganlığı tam bu noktada billurlaşıyor. 19 Martta yurttaşlığı için meydanları dolduran milyonların gerçekleştirdiği boykotun saray ve yandaşlarında yarattığı korkunun hafızalarda diri tutulmasına ihtiyaç var. Çünkü bu çürümüşlüğü ancak topyekun bir halk mücadelesi temizler.

Bu yüzden, yağma ve talan üzerine kurulu siyasal İslamcı ve çıkarcı düzeni yok etmekten başka yol yok. Bu düzenin durdurulması bugün öncelikli görev olarak tek adam rejiminden kurtulmaktan geçerken halkın geniş kesimlerinin birleşik mücadelesi bunun tek çıkar yolu.

***

SİYASAL İSLAMIN UTANMAYAN YÜZLERİ

Ülkede liyakatsizliğin ortadan kaldırıldığı, adaletin tasfiye edildiği torpilin kayırmacılığın artırıldığı iktidar temsilcileri ve cemaat mensupları tarafından da birçok kez kabul edildi. O zamanlar AKP Adıyaman milletvekili olan Mehmet Metiner, AKP’li bakan ve vekil yakınlarının torpille devlet kadrolarına atandığı yolundaki iddialara “Cuma namazına gittiğimizde her hafta hutbede ‘akrabalarını kolla’ ayeti okunur” diyerek cevap verdi.

Aynı yıllarda Hayrettin Karaman yeni şafaktaki köşesinden “Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır” diyerek Metiner’e eşlik etti.

Daha sonraları torpil yazışmaları yaparken suçüstü yakalanan Adalet Bakan Yardımcısı AKP’li Ramazan Can’ı savunan Ömer Çelik de yolsuzlukları "Biz siyasetçiyiz hepimizin elinde böyle listeler var" diyerek savunmaya girişti. Çelik, torpil talepleri için "Demokrasinin iletişim kanallarından bize özgü olanlarından bir tanesi" ifadesini kullandı.

Ülkenin en yukarısından en aşağısına yayılan bu yolsuzluklar ise AKP’li Elazığ İl Başkanı Şerafettin Yıldırım’ın sözleri ile vücut buldu. Yıldırım, Kasım 2024’te katıldığı canlı yayında yaptığı açıklamada, bir ilçede herhangi bir kurumda alım olduğunda ilçe başkanına inisiyatif bıraktığını açıkça belirtti. Yıldırım, gelen 'adaletsizlik' eleştirisine de 'E o kadar da olacak canım...' yanıtını verdi.

ÖZAL’IN KARMA İSLAMCILIĞI

Kayırmacılık ve yolsuzluklar düzeni neoliberal sistemin ülkeye entegre edilmesinde başat rol oynayan Özal’lı yıllarda neredeyse bir kural hâline getirildi. “Benim memurum işini bilir” sözü ile rüşvet ve yolsuzluk en üst mertebeden teşvik edildi!

Liberal ekonomi politikalarına uyumlu gelişen siyasal İslamcı anlayışa Özal’ın ANAP’ı sonuna kadar kapıyı aralarken, bu dönemde oluşturulan özel fonlar aracılığıyla bürokratlara, siyasi yakınlara veya onların eşine, akrabalarına çıkar sağlandı.

Yoksul çocukların özel okullarda okuması amacıyla kurulan Fakir Fonu Desteği’nden bürokrat, işadamları ve siyasetçi çocuklarının faydalanması; ANAP’a yakın kişilerin KİT’lerin danışma kurulunda görev alarak avantadan maaş almaları; 1983 yılında % 90’ı işçi ve memur olan kooperatifler yönetimlerine 1988’lere gelindiğinde rantiye yatırımları yapmayı amaçlayan zengin işadamları ve bürokratlarla doldurulması; turizme teşvik adı altında bu kooperatiflerden bazılarının şirketlere dönüştürülüp üzerlerine devlet arazilerinin alınması ayrı bir yazı konusu olacak birçok örnek bu dönemde yaşandı. Bu örneklerle beraber ihalelerde rüşvet, yolsuzluk ve usulsüzlük olayları; belediye başkanlarının yolsuzlukları gibi meselelerde olağanlaştı.

Özal dönemi, kayırmacılık ilişkileri ile iç içe geçmiş İslamcılık ve ümmetçilik anlayışının hegemonya tesisinde başat rol oynadı.

***

KUTU KUTU MİLYONLAR

AKP-Cemaat çatışmasının yüzeye çıkardığı ilk skandalların başında kuşkusuz 17-25 Aralık süreci geliyor. Devleti paylaşma kavgasında birbirine düşen iki siyasal islamcı aktör içinden AKP’nin Milli Eğitim Bakanlığı üzerinden dershaneleri yasaklama hamlesi sonrası emniyet ve yargıdaki gücüyle karşı atağa geçen Fethullahçılar, 17 Aralık 2013 tarihinde 3 AKP’li bakanın oğlunun yanı sıra Ali Ağaoğlu, Reza Sarraf ve Halkbank genel müdürü Süleyman Aslan’ı gözaltına aldılar. Ardından internetten anonim olarak servis edilen video ve ses kayıtlarında dönemin başbakanı Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan’ın, evdeki paraların “ayakkabı kutularına” doldurulduğu ve çıkarıldığına ilişkin diyaloğu ifşa edildi. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’ın rüşvet ve yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına alınmasını takip eden süreçte üç bakan da görevlerinden istifa etti. Zafer Çağlayan’ın, İranlı zengin Reza Sarraf’tan rüşvet almadığını kanıtlamak için peçeteye yazılı bir not göstermesi, bu dönemde AKP’nin içine sürüklendiği yolsuzluk-rüşvet batağının en ironik hatıralarından biri oldu. Neticede, AKP-Cemaat arasındaki devleti ele geçirme kavgasının kazananı Erdoğan oldu, Fethullahçılar emniyet ve yargıdan tasfiye edildi, siyasi bir hamle olarak gelişen ve Fethullahçıların devlet ve istihbaratta AKP sayesinde elde ettiği gücü göstermekten başka bir işe yaramayan 17-25 Aralık süreci, samimi bir yolsuzluk soruşturmasına dönüşmedi. İlgili bakanların, Mecliste yapılan oylamayla Yüce Divan’a gönderilmemesine karar verildi. Ancak AKP’nin yolsuzluklarının ulaşabileceği boyutlar ilk kez bu süreçte tüm kamuoyunun önüne sürülmüş oldu.

MALTA VE PANAMA’YA KAÇIRILAN PARALAR

AKP döneminin en önemli yolsuzluklarından biri, 2016’da uluslararası basına damgasını vuran Panama belgeleriyle kanıtlanmış oldu. Tüm dünyada milyonerlerin ve varlıklı siyasetçilerin vergilendirmeden kaçmak için varlıklarını Panama’da kurulan karton şirketlere aktardığını ortaya çıkaran belgede, Türkiye’den kritik isimler de yer aldı. Erdoğan’ın damadı ve eski maliye bakanı Berat Albayrak’ın sahibi olduğu Çalık Enerji holdinginin de Panama’da şirketi olduğu ve vergiden kaçmak için varlıklarını burada belgelediği ortaya çıktı.

Keza 2017’de, AB içerisinde en düşük vergi isteyen ülke olan Malta’nın Man adasında Erdoğan ailesinin şirketi de olduğu ortaya çıktı. Bu dönemde ana muhalefetin gündeme getirdiği Man adası skandalına göre Erdoğan’ın eniştesi olan emekli öğretmen Ziya İlgen’e ait denizcilik şirketinin offshore ağı üzerinden milyonlarca dolar aktarılmıştı. Geçtiğimiz yıllarda FETÖ’den kısa süre hükümlü kalan Mübariz Mansimov’un aileye gemi hediye etmesinden Halkbank aracılığı ile Erdoğan ailesinden kişilerin 15 milyon dolarlık transfer gerçekleştirmesine kadar birçok finansal hareket, Malta belgelerinin kamuoyu ile paylaşmasıyla ortaya çıkmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.