3 Eylül 2020 Perşembe

Bazen yazarken kalem kirlenir Fatih Altaylı/03.09.2020

Bazen ortam o kadar kötü, o kadar iğrenç, o kadar düzeysiz hale gelir ki, yazı yazmaktan keyif alan insanların bile yazı yazmayası gelir.

Öyle bir pistir ki durum, yazan kaleminin kirlenmesinden, klavyesine rezillik bulaşmasından korkar.

Ya da duruma göstereceği tepkinin durum kadar ağır olmasından.

Yine öyle günler yaşıyoruz sanki.

Ya da bana mı öyle geliyor bilmem.

Ama dünyanın dört bir köşesinden “çirkef damlıyor.

Hele bazıları var ki, çirkefin çirkefi.

Damıtılmış, imbiklenmiş, konsantre hale getirilmişi.

Mesela...

Bir tarikat.

Uşşaki mi neymiş adı.

Başında biri Nurullah mı ne, kendine uygun gördüğü nam.

Şeriat devleti özlemi içinde olduğunu anlatan, batıl dediği bugünkü düzeni yıkıp, gerçek İslami yaşama geçmenin hesapları yapan bir çukur.

Adı, İslam’ın kutsal kitabında geçen bir isim.

Allah’ın yardımı demek.

Ve adından bile utanmayan bir alçak.

Tarikata mensup bir ana babanın, tarikata emanet ettiği 12 yaşındaki kızını taciz etmiş.

Hem de defalarca.

Anlatmaya dilim varmaz yaptıklarını.

Kalem kirlenir, klavye pislenir.

Öylesine alçakça.

Ve sonunda baba şüphelenir, şikayet eder, soruşturma, psikolog gözetiminde ifade gerçek ortaya dökülür.

Ağır tacizdir yapılan 12 yaşındaki bebeye.

Yakalanır.

Düne kadar gıkı çıkmayan tarikat açıklama yapar, “Bizim liderimiz falan değildi.”

Yersen.

Bu, yakalananı.

Baba nispeten düzgün olduğu için, konuyu emniyet güçlerine intikal ettirdiği için.

Emin olun bundan fazlası gizli kalıyordur oralarda.

Ana baba duysa bile gizliyordur, duysa bile kendi evladını suçluyordur, “Şeyh yoldan çıkmaz mürit yoldan çıkartır” diye öz evladına kızıyordur ve kıyıyordur.

Olur mu canım demeyin.

Karısıyla kendisini aynı anda “badeleten” aileler duydu bu toplumun kulakları.

Grup badeleri yapıldığını öğrendi halkımız.

En makbul tarikatların yurtlarında çoluk çocuğa kız erkek demeden tecavüzleri yaşadı bu toplum.

Şimdi anladınız mı bu ülkeyi kuran aklın, Mustafa Kemal Atatürk’ün niye bu tarikatları yasaklayıp Diyanet diye bir kurum kurduğunu.

Dinini öğrenmek isteyen yurttaş, ne olduğunu bilmediği tarikatların eline düşmesin, karısının, kızının, kendisinin ırzına geçilmesin diye.

Bilmiyor muydu tarikatları tutup, kendi lehine kullanmayı, sapıklıklarını yaşatmanın bedeli olarak kendisine kul yapmayı.

Öyle yapmadı.

Doğrusunu öğrensin, öyle yaşasın dinini dedi.

Şimdi kalkıp da demeyin bana “Hepsi öyle mi?” diye.

Tabii ki, hepsi öyle değil.

Ama cübbenin, sakalın arkasına sakladığın zaman hangisi öyle ayırt etmen de mümkün değil.

DRE Mustafa Karaalioğlu/03.09.2020

Bir ülkede işlerin yolunda gitmemesi, iktidarın problemlerin üstesinden gelmekte başarılı olamaması veya fakirleşme, gerileme; bilhassa da fırsat kaybı endişe vericidir.

Çünkü akıp giden zamanın iyi değerlendirilemiyor oluşu sadece günlük kaybı değil, daha iyi noktada olabilecekken bundan geri kalmayı ifade eder. Mesela, Türkiye hukuk, liyakat eksikliği ve içe kapanma eğilimi gibi malum sebeplerden dolayı özellikle ekonomide kötü yönetim yüzünden en iyimser tahminle 200 milyar dolar ve mukayeseli hesaplara göre ise 750 milyar dolara varan; yani mevcut Türkiye kadar daha milli gelir kaybı yaşamaktadır. Bu kayıp sadece bugünden geriye doğru 5 seneyi değil aynı zamanda uluslararası rekabetten geri düşmekten dolayı ağır bir fırsat maliyetini de ifade etmektedir.

Basit ifadeyle; uçmayı ya da büyüklük taslamaları bırakıp sadece rutin mesaiyle bile yol alınmış olsa Türkiye bugün olduğundan çak daha büyük olabilirdi. Kaldı ki ülkenin daha fazla mesaiye ve tabii bunu planla programla, akılla ve liyakatle yapmaya ihtiyacı vardı. Kısacası, kötü yönetim bugünü kaybettirirken geleceği de tüketiyor. Bu şüphesiz kötüdür ama daha kötüsü gerçeği gizlemektir. Rakamları güvenilmez derecede eğip bükmek, istatistikleri izi sürülemez hale getirmek ve icraatın arkasındaki süreçleri tümüyle denetim dışı bırakmak işlerin kötü gitmesinden daha da endişe vericidir.

***

İktidarın her durumda parlak hikâye anlatma ve kitlelerin buna inanma eğilimi şöyle dursun. En nihayet, toplum içinde bazıları “Kişi başı gelir 15 bin dolar olmamış da 9 binin altına düşmüş, ne var” diyebilir. Buna da şükür! Ki böyle tarif edilmese bile ekonomik tablo karşısında bu anlayışa ve toleransa sahip insanlar vardır. Kimin neye rıza göstereceği en fazla tartışılabilir ama gerçeğin gizlenmesi tartışılamayacak kadar kesin bir itiraz konusudur. Bugün, işsizlikten enflasyona merkezi finans kurumlarının verilerinden sosyal istatistiklere kadar devletin ürettiği ve tekel olduğu birçok rakama güvenilmemektedir. Aktüel verilerin hesaplama yöntemleri tartışma konusudur ve bazı rakamlar da geriye doğru hesaplama metodlarıyla sadece iktidarın işine yarayacak şekilde değiştirilmektedir.

Bu yanlıştan dönmek yönündeki tavsiyelerin faydası yok artık bir sivil kurumun hiç olmazsa makro verileri çalışarak güvenilir istatistik üretmesi faydalı olacaktır. Çünkü güven kaybolmuş ve istatistik zinciri kopmak üzeredir.

Böyle bir faaliyetin zorluğu malum ama en azından fikirleri kamuoyuna yansıyan birkaç iktisatçının bıkmadan sürdürdüğü çabaların kurumsallaşması işe yarayabilir. Rakamları eğip büken, işine geldiği noktayı baz alan veya ihmal edilemeyecek unsurları dışlayan hesaplama pratiğinin artık gerçekçi bir alternatife ihtiyacı vardır. Enflasyon oranı, işsizlik hacmi, merkezi yönetimin finansal kararlarının çapı ve etkilerinden eğitimi, sağlık ve çevre verilerine kadar her branşta sivil denetim gereklidir. Madem kamu verilerine karşı güven kaybı vardır o zaman bir demokrasiye yaraşan yanı verileri sivil yollarla takip etmektedir. 

Bir tür, Doğru Rakamlar Enstitüsü gereklidir. Bir sivil toplum örgütü ya da bir sivil platform yoluyla… Böylelikle sadece veri güvenilirliği değil yeni sistemin yapısı gereği diskalifiye olan denetlemenin hiç olmazsa bir kısmı da sağlanabilir. Neyi konuştuğumuzu ve neyi kaybedip kazandığımızı anlayabiliriz.

2 Eylül 2020 Çarşamba

Din-akıl-hoşgörü Mustafa Çağrıcı/02.09.2020

4. yüzyılın başlarında Hıristiyanlık Avrupa’da resmî meşruiyet kazanıp zamanla kilise kurumu mutlak dinî-siyasal otorite haline gelince, Avrupa bin yıldan fazla süren korkunç bir hoşgörüsüzlük karanlığına gömüldü.

15. yüzyıldan itibaren Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte, bilim ve düşünce insanlarının verdiği mücadele ve bu mücadele ruhunun zamanla halk kitlelerine de yayılması sayesinde o dünyada bu karanlık gittikçe dağılmaya, bilim ve düşüncenin önündeki hoşgörüsüzlük engelleri kalkmaya başladı.

Fakat aşağı yukarı aynı dönemlerde –belki biraz öncesinde- bu kez de o çağların parlak uygarlık ve hoşgörü coğrafyası olan İslam dünyası, yine din adına açılan ve gittikçe kararan bir hoşgörüsüzlük tüneline girdi. 19. yüzyıl ortalarından itibaren araya başka bazı ideolojik hoşgörüsüzlükler girse de Müslüman toplumların çoğunda din adına hoşgörüsüzlük halen sürmektedir.

Bu, insanlık için de Müslüman dünya için de hatta bizatihi dinin kendisi için de -belirttiğim gibi- toplumların, medeniyetlerin yüzlerce yılını karanlığa boğmuş büyük bir sorundur ve aslında bu sorunun nedenini kavramak da o kadar zor değildir. Kavramayı zorlaştıran şey, kavramanın öznesi olan insan aklının reddi ve esasında aklın müzakere etmesi, tartışması, çözmesi gereken meseleleri çözme sorumluluğunun dine yüklenmesi, böylece hem akla hem de dine haksızlık edilmesidir.

***

Denildiği gibi “insan metafizik hayvandır”. Bütün tarihi boyunca gördüğümüz gibi insan maddi dünyayı tanımakla, bedensel taleplerini karşılamakla yetinmiyor. Hayatının, dünyanın, evrenin anlamını, kendisinin ve varlığın geleceğinin sırrını çözmeye uğraşıyor ama bunun için aklının yetmediğini görüyor. Bu işi akla yüklemek –Gazâlî’nin gayet açıklıkla belirttiği gibi- ona altından kalkamayacağı bir görev vermek olur ki, bu haksızlıktır; çünkü aklın işi bu değildir.

Ama aklın üstesinden geleceği işleri dine yüklemek de haksızlıktır; çünkü dinin işi bu değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Hıristiyan dünyada, sonraki asırlarda İslam dünyasında dünyevi meselelerin çözümü dinden beklendiğinde meseleler –çözülmek şöyle dursun- daha da ağırlaştıysa, suçlu din değil, aklın ve bilimin yapması gerekenleri dine yükleyen din âlimleri ve onların peşine takılan toplumlardır.

Din, aklın ve bilginin yetmediği yerde insanın elinden tutar ve ona ‘en yüce gerçeği’, ‘en üstün iyiyi’ gösterir. Varlığını, hayatını, kendisiyle ve canlı-cansız çevresiyle ilişkilerini O’nun onaylayıp memnun olacağına ve kendisini aklayacağına inandığı şekilde sürdürmesini, bu suretle varlığını ve hayatını anlamlı kılmasını ister. Velhasıl din insanın hem metafizik hem ahlâkî arayışına yeri doldurulamaz bir cevaptır. Bunun ötesinde, aziz Kur’an’da buyrulduğu gibi, “Dileyen inansın, dileyen reddetsin”. 

***

Ama bir erdem var ki, o hem dinin hem aklın buyruğudur. O erdem ‘hoşgörü’dür. Asırlardan beri dünyanın ve halen İslam toplumlarının başlıca dinî, toplumsal ve siyasi sorunlarından birinin, hatta başka birçok sorunun da nedeninin hoşgörüsüzlük olduğunu söylemeliyiz.

Onayladığım bir şeye karşı gösterdiğim saygıya hoşgörü demek saçmadır. Hoşgörü, onaylamadığım ama iyi niyete dayalı düşünce, inanç ve uygulamayla ilgilidir. Ayrıca doğruyu bulabilmemiz için yanlış olma ihtimalini göze almalıyız. Bu yanlış bilimle de dinle de ilgili olabilir. İnsan zihninin ve emeğinin ürünü olan bütün iyi fikirlere, projelere, keşiflere, icatlara, ürünlere… bakarsak, hepsinin arkasında biraz da yanlış fikirler, tasarımlar, tecrübeler vs. görürüz. Böyle yanlışları yapanlara hoşgörülü davranan, bunu bir kültür haline getirebilmiş toplumlar günün sonunda başarılı olmuş, gelişmiş, nihayet dünyayı yönetir hale gelmişlerdir. Her yeni fikri, her yeni tasavvur ve tasarımı din, gelenek, kültür, ideoloji vs. adına karalayan, düşman bilen ve gördüğü yerde başını ezenlerse, hoşgörüsüzlüğü oranında gerilere düşmüşlerdir.

Tecrübeler gösteriyor ki, bir toplumda hoşgörü kültürü gelişmemişse, orada herkesin derdi kendisi gibi olmayana deli gömleği giydirmektir. Fakat -çoğu zaman- bugün güçlü oldukları için bu gömleği başkalarına giydirenler, yarın aynı gömleği kendi kollarında buluyorlar.

PKK Suriye’de devlet oluyor ‘beka’mız ne durumda? Mehmet Ocaktan/02.09.2020

Rusya’nın davetiyle terör örgütü YPG/ PKK’nın siyasi uzantılarından Suriye Demokratik Konseyi’nin elebaşlarından İlham Ahmed ile Halkın İradesi Partisi Genel Sekreteri Kadri Cemil Moskova’da bir araya geldi. 

Toplantıda, Moskova yönetimi ve Beşşar Esed rejimine yakınlığıyla bilinen Cemil, terör örgütü temsilcisiyle Suriye’nin yönetim şeklinin değiştirilmesini amaçlayan bir muhtıraya imza attı. Buna göre taraflar, Suriye’nin federal bir yapı içinde yönetilmesi konusunda anlaştı. (AA)

Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilim üzerinden bütün dünyaya meydan okuyan Türkiye’nin, Rusya’nın terör örgütlerine kucak açan son tavrına karşı bir iki cılız demeç dışında fiili olarak nasıl bir tepki vereceğini doğrusu çok merak ediyoruz.

Malum siyasette rüzgarların sert esmeye başladığı son yıllarda, ortak akılla iş yapma ferasetini ve demokratik vizyonunu kaybeden iktidarın biraz da kendini koruma endişesiyle toplumsal hafızaya adeta nakşettiği ‘beka’ meselesini şu günlerde pek konuşmuyoruz. Belki de şöyle ifade etmek lazım, iktidar ülkenin bekasını elbette önemsiyor, sadece oyun dışında kaldığımız Suriye’de ‘beka’ meselesinin dillendirilmesinden pek mutlu olmuyor...

Bilindiği gibi 24 Ağustos 2016’da Suriye topraklarında Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı YPG ve PKK terör unsurlarına karşı başlatılan askeri harekat, Türkiye’nin bekası açından hayati bir öneme sahipti. Aynı şekilde hudutlarda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak, PKK/KCK/ PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek, dost ve kardeş bölge halkını teröristlerin baskı ve zulmünden kurtarmak üzere, 20 Ocak 2018 saat 17.00’den itibaren  Zeytin Dalı Harekatı  başlatıldı.

Ve son olarak da 9 Ekim 2019 tarihinde yine Suriye topraklarında Barış Pınarı harekatı yapıldı.

O günleri hatırlayalım, memleket tam bir istiklal mücadelesi havasındaydı, hatta bu harekatları Çanakkale mücadelesiyle kıyaslayanlar bile vardı. Farklı bakış açıları anında “beka” söylemiyle susturuluyor, “Acaba geleceğe dönük sağlıklı bir stratejiyle mi hareket ediyoruz?” benzeri soru sorma gafletinde bulunanlar anında hainlikle suçlanıyordu.

Elbette Türkiye sınırlarını koruma ve terör unsurlarına karşı uluslararası hukuktan doğan harekat düzenleme hakkına sahipti. Bütün Türkiye de bu harekatların sonuna kadar arkasında oldu. Ancak Suriye’deki bölgesel ve küresel güçlerin varlığı dikkate alındığında, Türkiye’nin tek başına sonuç almasının çok da mümkün olamayacağı gerçeği de ortada duruyordu.

Nitekim filmin sonunda, Esad rejimi Suriye’de esas patron konumunda olan Rusya’nın himayesinde mutlu sona büyük ölçüde yaklaşmış oldu. Bizse bölge halkını terör örgütlerinin ve Esad’ın zulmünden kurtarmak üzere çıktığımız yolculukta yalnız başımıza kalakaldık. İnsani olarak kucak açtığımız milyonlarca mülteciye de bakmak zorundayız.

Peki bizim kazanç hanemizde ne var? Düne kadar Şam’dan başını uzatamayan Esad kazandı ve şu anda ülkenin büyük bir bölümüne hakim olmuş durumda, Rusya kazandı, İran kazandı, terör örgütleri de bulundukları bölgelerde mutlu-mesut yaşayıp gidiyorlar...

Ve en önemlisi de bizzat Rusya dışişleri bakanlığı nezdinde üst düzey bir ağırlama ile gerçekleşen son Moskova toplantısıyla YPG-PKK Suriye’de yeni oluşacak yönetimin asli unsuru olmayı garantilemiş bulunuyorlar.

Galiba hep birlikte şu soruyu sormamız gerekiyor: PKK Suriye’de devlete ortak olduğuna göre, bugüne kadar inanmıyorlar diye toplumun büyük bölümünü ‘hain’ ilan ettiğimiz şu ‘beka’ meselemiz ne oldu acaba?

Alacakaranlık kuşağında Türkiye dış politikası: Riskler ve öneriler Abdurrahman Bilgiç/02 Eylül 2020

Kısa vadeli, iç politikaya yönelik, dar parti ve kişi propagandası amaçlı polemikçi söylem ve tarzın ulusal çıkarlarımıza zarar verdiğini dikkate almalıyız

Türkiye'nin merkezine oturduğu Kuzey Afrika-Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve Kafkasya çalkantılı. Belirsizlik, öngörülemezlik, vekalet savaşları, sosyo-ekonomik bunalımlar bölgemizdeki dış politika süreçlerini tanımlayan en önemli parametreler. Bölgemizde sistem düzeyinde büyük güçler -ABD, Çin ve Rusya- arasındaki rekabet artmakta, bölgesel gerginlikler ve çatışma potansiyeli artmakta, devlet altı düzeyde temel insan hakları ve özgürlükler, demokrasi, ve hukukun üstünlüğüne dayanan temel politikalar yoğun baskı altındadır. Bütün bunların sonucu olan terörizm, sığınmacı sorunları, ideolojik çatışmalar, içe kapanmacı milliyetçi eğilimler ve popülist yaklaşımlar endişe verici düzeylere ulaşırken, bunların her biri Türkiye'yi yakından ilgilendiren ve hassas yönetilmesi gereken risk ve tehditler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne yazık ki son iki senedir Türkiye dış politikasında sorun/kriz alanları birbirlerine iyice yapışmış, dış politikamızın doğası gerilimli bir nitelik kazanmış ve özellikle Ege-Doğu Akdeniz ekseni ülkemizi topyekun bir savaşa sokabilecek dev bir kriz yumağına dönüşmüştür.

İşte bu koşullarda ulusal çıkarlarımızı ve güvenliğimizi, ülkemizin küresel itibar ve mevcut refah düzeyini korumak dış politika önceliğimiz olmalıdır. Dışarıda diplomasimizin daha güçlü yürütülmesi için içeride toplumsal kutuplaşmanın azaltılması, ekonomimizin ve sosyal dokumuzun güçlenmesi, bölücü ve kavgacı siyasetin sona ermesi gerekir. Türkiye'nin ortak değerlerle şekillenen ittifakları korunmalıdır. Ortak menfaatler üzerinden şekillenen yeni işbirliklerine de açık olmalıyız.

Türkiye'yi tüm müttefikleriyle, komşularıyla ve çevresindeki ülkelerle içişlerine karışmama ilkesi temelinde yapıcı ve dengeli diyaloglar kurabilir duruma getirmeliyiz. Çevremizde bir istikrar ve refah havzası oluşmasına katkıda bulunmalıyız. İkili ilişkilerimizi onarıp, güçlendirerek karşılıklı ticaret ve yatırımlara yönelmeliyiz.

Diplomasimizi adalet ve hukuk temelinde uzlaştırıcı, sorun çözücü kimliğine tekrar kavuşturmalıyız. Krizlerden beslenmemeliyiz. Diplomasi yoluyla sorunları çözerek, krizleri önleyerek güçlenmeliyiz. Sorunların değil, çözümlerin parçası olmalıyız. Gerçekçi, ihtiyatlı, dikkatli ve sabırlı davranmalıyız. Gerektiğinde yaratıcı ve cesur adımlar da atabilmeliyiz.

Kısa vadeli, iç politikaya yönelik, dar parti ve kişi propagandası amaçlı polemikçi söylem ve tarzın ulusal çıkarlarımıza zarar verdiğini dikkate almalıyız. Üslup ve yaklaşımlarımızın ağırbaşlı ve sorumlu olması gerekir.

Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere tüm ilgili kurumları, Türkiye'nin Uluslararası ilişkilerinin yürütülmesi sürecinin etkin unsurları yapmalıyız. Dış politikanın belirlenmesi ve uygulanması süreçleri çoğulcu olmalıdır. TBMM, basın, düşünce kuruluşları ve ekonomik-sosyal aktörler dahil, sivil toplum ile işbirliği halinde, geniş ve şeffaf bir istişareye dayandırmalıyız. Aksi takdirde, dış politikamıza ulusal mutabakata dayalı sağlam bir temel kazandıramayız.

İç barışımızın, bölge ve dünya barışıyla bağlantılı olduğunun farkına varmalı, ''Yurtta Taraf Cihanda Taraf'' yaklaşımını terk etmeliyiz.

Yukarıda vurgulanan hususlar ve ilkeler ışığında biz DEVA Partisi olarak;

   Suriye'nin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasını savunuyoruz. İdlib'deki ateşkes kırılganlığını koruyor. Bu ay sona ermeden Rusya destekli güçlerin İdlib kent merkezine hakim stratejik nokta olan Cebel Zaviye bölgesine sınırlı bir operasyon düzenlemesi ve bunun yüz binlerce İdliblinin kitlesel düzensiz göçüne yol açması muhtemel. Türkiye alevlenen Doğu Akdeniz sorununun tam ortasında buna nasıl karşı koyacak?

   Libya'da ateşkes çağrıları yapıldı, önümüzdeki Mart ayında Parlamento seçimleri yapılması gündemde. İktidarın bir açıklaması yok. Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti içerisinde güç mücadelesi yaşanıyor, bir haftadır halk sokaklarda gösteriler düzenliyor, Hükümet yine sessiz. Diğer ülkelerden farklı olarak sadece Trablus tarafına sıkışmış olan Türkiye orada da rahat değil. Macron bile Sarraj'ı Paris'e davet etti, bizim geleceğe dönük bir hazırlığımız görünmüyor. Hani Sirte ve Cufra'yı alacaktık? Firmalarımızın 25 milyar Dolar civarında alacakları var, anlaşma yaptık dediler, imzalanan Mutabakat Zaptı'na bakıyorsunuz, ''firmalar gidip sorunlarını görüşsünler, biz de bakalım sonra neler yapmışlar?'' dışında hiçbir şey yok. Öte yandan, Türkiye'de bazı ihalelerde ''temayüz etmiş'' bir şirketin Trablus'ta hangi projelere öncelik verileceği konusunda pazarlıklar yaptığını duyuyoruz. Mağdur firmalar şeffaflığın olmadığı bu ortamda şaşkın ve çaresiz bırakılmış durumda. Bingazi ve Fizan bölgesinde yarım kalan işleri bulunan firmalarımız ise zaten bir şey yapabilecek durumda değiller. Gerçek gündemden kopuk hamasetle, şeffaflıktan uzak, öngörülü ve öngörülebilir olmayan politikalarla nereye varacağız?

   Doğu Akdeniz'de hidrokarbon kaynakları bölüşülüyor. Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu oluşturuldu. Türkiye davet bile edilmedi. Ama İsrail'in yanında Filistin de, Ürdün de, Mısır da GKRY de, Yunanistan da yer alıyorlar. ABD de gözlemci. Cumhur İttifakı hala laf üretmekle, algı yönetimiyle, polemiklerle meşgul.

   Yunanistan'la ilişkiler, çatışma potansiyeli taşıyor. Türkiye'nin yanlış dış politika hamleleriyle bölgesinde ve demokratik reform süreçlerinden uzaklaşarak Avrupa'da yalnızlaşmasını fırsat gören Yunanistan, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, hava sahası gibi birbirleriyle ilişkili anlaşmazlıklarda aşırı taleplerini gerçekleştirmek amacıyla AB dayanışmasından da yararlanarak krizi tırmandırıyor. Muhtemelen askeri gücümüzün çeşitli bölgelere yayılmış olmasını, ekonomideki ağır sorunlarımızı ve kutuplaştırılmış bir toplum olarak zayıfladığımızı da kendi lehlerine birer avantaj olarak değerlendiriyorlar. Bizim yegane cevabımız askeri yöntemlerle sınırlı gibi görünüyor. Yoğun bir diplomasi seferberliği başlatıldığına dair ise megafon diplomasisi dışında maalesef ciddi bir emare yok.

Yukarıdakiler ışığında dış politikada yaşadığımız güncel sorunlara ilişkin önerilerimiz şu şekilde sıralanabilir:

   Ülke içinde demokratik reformlara vakit geçirmeksizin başlamalıyız. AB ve Avrupa Konseyi ile ilişkilerimizi bu çerçevede düzeltme irademizi ortaya koymalıyız

   Çoğulcu analiz süreçleriyle dış politikamızı baştan sona revize etmeliyiz. Dış politikada savunmamızın caydırıcılığından gerektiğinde yararlansak bile diyalog ve müzakereleri öncelemeliyiz.

   İkili ilişkilerimizi, Fransa ve Körfez ülkeleri dahil, derhal onarma çabasına girişmeliyiz. Mısır başta olmak üzere, bölge başkentlerine karşılıklılık temelinde Büyükelçilerimizi atamamıza imkan sağlayacak dostane diplomatik ekosistemi oluşturmalıyız.

   Ege'deki ve D. Akdeniz'deki ihtilaflarla ilgili olarak uluslararası tanınırlığı ve etki gücü yüksek hukukçulardan hukuki mütalaa almalıyız.

   Yunanistan'la istikşafi görüşmeler sürecini yeniden başlatmalıyız. Bu görüşmeler, sorunları çözmeyebilir, ama soğutur ve gerilimi düşürür.

Kamu diplomasimizi kendi halkımıza propaganda yaklaşımından kurtarıp hedef ülkelerin kamuoylarına yöneltmeliyiz.

*Emekli Büyükelçi, DEVA Partisi Dış Politika ve Güvenlik Politikaları Başkanı

1 Eylül 2020 Salı

Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor Prof. Sencer Ayata ile söyleşi Metin Kaan Kurtuluş 01 Eylül 2020

Gençlerin en çok konuşulan özelliklerinden birisi politikaya uzak durmaları. Gerçekten öyle mi yoksa politikadan bekledikleri, hatta politika arayışları mı farklı? Yaşanılan dönem bu kuşağın politik veya apolitik olmasında rol oynuyor mu?

Önce parti üyeliğine bakalım. Toplam üye sayısının yüzde 5’i ile 10’u arasında değişiyor. Çok az. CHP’de gençlik kolları, parti yönetimlerinde gençlik kotası, kadroların gençleştirilmesi gibi uygulamalar var. Ama toplam genç üye sayısı 100 bini zor buluyor. AKP’de sayı yüksek ama üyelik esas itibarıyla üyelik iş bulma, iş görme amaçlı. Zaten üye olanların çok küçük bir bölümü aktif üye.

Bir başka önemli konu sandığa gitme, oy verme. Gerek kamuoyu yoklamaları gerekse sandık çıkışı anketleri gençlerin seçimlere katılımının düşük olduğunu gösteriyor. Nitekim anayasa referandumunda gençlerin sandığa gitme oranının Türkiye ortalamasının 10 puan altında kaldığı söylendi. Şayet gençler gitseydi hayır oyu çıkacaktı, denildi.

“Siyasete ilgisizler” demek doğru olmaz. Türkiye’de de genel olarak dünyada da alışılagelmiş siyasi parti politikalarına ilişkin ciddi bir soğukluk, hatta yabancılaşma var. Kendini bir siyasi partiye yakın hissetmeyen gençler çoğalıyor. Gençler çok sayıda toplumsal, kültürel ve siyasi kimlik sahibi oluyor. Parti kimliği bunlar arasında çok da önemli bir yer tutmuyor. Elbet partizan bir gençlik de var ama gençlerin çoğunluğu partizanlığı olumsuz algılıyor. Siyasetçinin genç ya da yaşlı olması bir anlam ifade etmiyor. Mevcut haliyle parti politikalarına, politikacı  profiline güvenleri çok düşük. Arada bir iletişim, ilgi alanı, anlam açıklığı var. Ciddi bir güven eksikliği söz konusu.

Örneğin gençler siyasi tartışmaların sıradanlığından rahatsız. Siyasi parti dilini ve tarzını uzak buluyorlar. Siyasetin günlük yaşama yansımasını da olumlu görmüyorlar. Baskı, korku, kavga. Düşüncelerini ifade etmekten, korkuyorlar. Buna karşılık bazı yeni siyasi katılım biçimleri gençler arasında daha fazla ilgi görüyor. Tüketici boykotu, çevre yürüyüşü, şiddeti protesto... Sosyal medya mesajları... Bir klip, bir şarkı sözü, bir nükte... Siyasi partilerin bu yeni ifade biçimlerini iyi anlaması gerekiyor.

Gençler arasında nasıl bir ideolojik yelpaze görünüyor?

Gerek uluslararası gerekse Türkiye’de yapılan araştırmalar siyasi tutumlar itibarıyla bazı ortak eğilimlere işaret ediyor. İfade özgürlüğü gençler için çok önemli. Ama bu özgürlüğün dini, ırkı, toplumsal cinsiyeti, etnik aidiyeti hedef alan nefret diline dönüşmesini onaylamıyorlar. Toplumsal cinsiyet eşitliğine inananların oranı çok yüksek. Gelişmiş ülkelerde küreselci, gelişmekte olan ülkelerde milliyetçi bakış önde görülüyor. İdeolojik eğilimler, sağ-sol elbet var ama Soğuk Savaş döneminde olduğu kadar güçlü değil. Çevre güvenliği, iklim değişikliği, hayvanları koruma ve eşitlik öne çıkan siyasi konular.

Türkiye’de son yıllarda yapılan araştırmalar genç kesimde modernlik ve laikliğin, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçtiğini gösteriyor. Bu eğilim eğitim düzeyi ilerledikçe güçleniyor. Muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor. Milliyetçilerin önemli bir bölümü kendilerini “Atatürk milliyetçisi” olarak muhafazakâr ya da Osmanlı milliyetçiliğinden ayırıyor. Siyasete farklı açıdan bakan Kürt gençler ayrı bir küme oluşturuyor.

İdeolojik alanda meydana gelen değişiklikleri yalnızca sosyal medyaya ya da internete bağlamak doğru olmaz. Tutum ve değerlerdeki değişim eğitim, kentleşme, dünyaya açılma, popüler kültürün yaygınlaşması gibi süreçlerin sonucu. Muhafazakâr gençlerin önemli bir kesimi de bu süreçlerden etkileniyor. Bu gençler arasında da bireyselleşme, sekülerleşme, dünyaya açılma eğilimleri oldukça belirgin.

‘İnançlı olmakla birlikte yaşama seküler bakanların oranı yükseliyor’

AKP bir süre önce dindar bir nesil yetiştirmek istediğini söylemişti. Yeni kuşağın din ile ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Sizce siyasi iktidarın görmeyi arzuladığı muhafazakâr bir kuşak geliyor mu?

Din gençlerin yaşamında orta ve özellikle yaşlı kuşakta görüldüğü ölçüde ağırlıklı yer tutmuyor. Türkiye’de de dinin hayatlarında çok önemli bir rolü olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 30 dolayında. Kendilerinin koyu dindar, sofu, İslamcı olduğunu söyleyen gençlerin oranı yüzde 10-15. İbadetleri yerine getirenler azalıyor. İnançlı olmakla birlikte yaşama seküler gözle bakanların oranı ise yükseliyor. 

Gençlerin büyük çoğunluğu insanların istediğine inanma konusunda tam özgür olmaları gerektiği görüşünde. Daha önemlisi, yine çoğunluk bir insanın ahlak sahibi olup olmamasına dini inancına, yani namaza, oruca bakarak karar verilmemesi gerektiğini söylüyor. Bu gençler dil, din, ırk değil insanın karakterinin önemli olduğunu vurguluyor. Diğer yandan dini otoriterlerin söylediklerine peşinen doğrudur demeyenlerin, sorgulayarak yaklaşanların sayısı artıyor. Genel olarak bakıldığında genç kuşağın otoriter, ataerkil ve cemaatçi değerlerden önemli ölçüde uzaklaştığı görülüyor.

Dünyada genelde ailelerin çocuklarının siyasi görüşlerini şekillendirdiği görüşü mevcuttur. Yeni jenerasyonla birlikte bunun değişebileceğini, hatta belki de tersine döneceğini söylemek mümkün mü?

Değişimin çok yavaş olduğu sanayi öncesi toplumlarda aile çocuğu çok daha güçlü biçimde şekillendiriyordu. Günümüzde de bu etkiyi yokmuş gibi düşünmek çok yanlış. Ailenin etkisi aile tipine, sosyo-ekonomik statüye de bağlı. Geniş, çok çocuklu ve yoksul bir ailede büyüyen çocuk evde yeterince ilgi odağı olmuyor. Ama orta ve yüksek gelirli, az çocuklu, çekirdek ailelerde çocuk ve çocuğun eğitimi ailenin en büyük uğraşı, hayat projesi, gelecek ütopyası haline geliyor. Çocuğun en iyi eğitimi alabilmesi için her türlü fedakârlık yapılıyor. Beslenme, oyun imkânları, yuva, okul öncesi, okul koşulları çok fark ediyor. İnternetin etkisini konuşuyoruz.... Bilgisayarı olamayan, bir odaya dört kardeşiyle sıkışan çocuk bir yanda. Kendine ait odaya çekilip saatlerce bilgisayarın başında kalan çocuk diğer yanda. Eğitimde başarının okuldan çok aileye bağlı olduğu araştırmalarla kanıtlanıyor. Tabii bu anlamda aile etkisi, her şeyden önce toplumsal eşitsizliklerin başlıca nedenlerinden birisini gözler önüne seriyor.

Diğer yandan hızlı değişim dönemlerinin kuşakların ayrışmasına, hatta kuşak çatışmalarına yol açtığını biliyoruz. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrasının barış ve refah ortamında büyüyen 68 kuşağı yerleşik değerlere ve düzene baş kaldırdı. Bir kuşak çatışması yaşandı.

Günümüzde arkadaş çevresi, okul, kent, iş yaşamı, yeni teknolojiler ailenin etkisini zayıflatabiliyor. Bir örnek vereyim. Gençlerin çoğu eskisine göre çok daha hareketli. Daha çok gezip daha çok yer, çevre, insan görüyorlar. Mesela okumak için evden ayrılan öğrencilerin aileden gelen düşünce ve davranış kalıplarını önemli ölçüde değiştirdiği gözleniyor. İnternet, popüler kültür, yaşam biçimi dönüştürücü rol oynuyor.

Türkiye’de genç kuşaklarda görülen önemli bir değişim daha çok muhafazakâr ailelerle ilgili. Özellikle okuyan çocuklar kendi yaşamlarını kendi özgür tercihlerine göre biçimlendirmek istiyor. Ailenin, mahallenin, dini ve siyasi otoritelerin hayatlarına müdahale etmesinden hoşlanmıyorlar. Daha bireysel, özgürlüklerine daha düşkün oluyorlar. Ama kuşak çatışmasına mı gidiliyor, derseniz tam da öyle değil derim. Aileden kopmadan ailenin gelenekçi etkilerinden kurtulmak demek daha yerinde olur.

‘Demokrasi konusunda Türkiye’deki gençler bardağın dolu tarafında’

Sizce yeni Türkiye’de genç jenerasyonun ajandasında neler var. Yeni jenerasyonun büyüttüğü çocukların da yetişmesiyle daha demokrat, farklılıklara daha ılımlı bir toplum mu görmemizi bekliyorsunuz, yoksa aksini mi?

Önyargıların zayıflaması, hoşgörünün artması kuşkusuz çok nedene bağlı. Bir kere kentleşme çok önemli. Tarım toplumlarının kapalı köy dünyasında köyün içi ve dışı arasında kalın duvarlar vardır. Köyden olmayan herkes bir potansiyel tehdit olarak algılanabilir.

Kırdan kente göç edenler bir süre ya da bir kuşak sonra da olsa farklı sınıflardan, etnik ve dini gruplardan, değişik alt kültürlerden insanlarla karşılaşıyor. Zamanla, başlangıçta aşırı bulduğu kimseleri ve davranışları görmeye alışıyor. Böyle durumlar karşısında aşırılıklara daha az hayret, öfke, hayranlık, şaşkınlık duyar hale geliyor. Farklılıklara tahammülün en önemli temeli bu. Bu tür eğilimler ikinci, üçüncü kuşakta daha belirgin hale geliyor.

Kentleşme bir çırpıda hoşgörü ve demokrasi getirir, demiyorum. Tam tersine bir yandan hoşgörü artarken diğer yanda kent içinde, ülke içinde bazı gruplara karşı duyulan nefret ve düşmanlık hissi de artabiliyor. Bu toplumsal ama özellikle siyasi ortama bağlı. Yerleşik demokrasilerde uzun çatışmalar ve hatta savaşlardan sonra bu sorunlar nihayet aşıldı, deniyordu. Ama bu sefer de uluslararası göçlerle birlikte yabancı düşmanlığı yeniden tırmanışa geçti.

Türkiye’de de bir yandan farklılıkları hoşgörü ile karşılama anlayışının geliştiğini görüyoruz. Diğer yandan ataerkil değerlerin, hiyerarşik ilişkilerin, otoriter yapıların, güçlü önyargıların, nefretin söylemlerinin ortadan kalkmadığını... Y ya da Z kuşağının da bu eğilimlerin tamamen dışında kaldığını söylemek mümkün değil. Örneğin gençlerin bir bölümü ülkenin sorunlarının çözümünü, yumruğunu vuran güçlü liderde ya da dini otoriterlerde görüyor. Sorunların ancak sertlikle çözülebileceğine inanıyor. Kendileri gibi düşünmeyenlerin vatan haini olduğunu, ülkeyi terk etmeleri gerektiğini dile getiren hatırı sayılı bir kütle var. Nitekim Türkiye’de gençlerin göçmenlere karşı hoşgörüsü Amerikalı ve Avrupalı gençlere göre çok daha düşük. Bu gençler de Z kuşağı...

Bir yanda hoşgörü diğer yanda önyargı. Sonuçta Türkiye’de gençler nereye doğru gidiyor?

Demokrasi ve hoşgörü konusunda, Türkiye’de gençlerin ağırlıkla bardağın dolu tarafında olduğunu düşünüyorum. Günümüzde okul, medya, internet dünyası vesaire hoşgörü ve demokrasi değerlerini yaygınlaştırmakta önemli rol oynuyor. Bunlar bütüncül ve tutarlı olmayabilir. Ama farklılıklara saygı, yaşam tarzına saygı, insan hakları, kadın-erkek eşitliği gibi değerler sürekli vurgulanıyor. Ve özellikle gençler internet ortamında, sosyal medyada hem farklılıkların daha çok görüldüğü hem de farklılıklara daha fazla değer verildiği bir dünyada yaşıyorlar. Buralarda dünyada yaşayan tüm insanları, tüm canlıları içine alan bir çoğulculuk anlayışı geliştirilmeye çalışılıyor. Çevre, iklim değişikliği, barış derken küresel düzeyde düşünmeye başlayan gençlerin sayısı artıyor. Nitekim Türkiye’de yapılan araştırmalar gençlerin demokrasi değerlerini üst kuşaklardan daha fazla benimsediğini gösteriyor. Yükselen otoriter popülizme rağmen bu ortamlarda hoşgörü, özgürlük ve demokrasi fikirleri ve değerleri öne çıkıyor.

‘AKP eğitimden istediği siyasi sonuçları alamıyor’

 Genç kuşakta yaşanan değişimi anlamak için eğitim üzerinde öncelikle durmak gerektiğini söylediniz. Şöyle bir süreç gözlüyoruz. Siyasi iktidar bir yandan okullaşmayı ve eğitimde dini boyutun ağırlığını artırırken diğer yandan öğrencilerin desteğini kaybediyor. Neden böyle oluyor?

Eğitim siyasi iktidarı iki farklı yönden sarsıyor. Birincisi, eğitim gençlerin zihniyetini, değerlerini, bakış açılarını değiştiriyor. Artan okullaşma nedeniyle gençlerin eğitim düzeyi sürekli yükseliyor. Türkiye genelinde lise ve yüksekokul mezunu oranı yüzde 42 iken, genç kuşakta (18-25) bu oran yüzde 60 seviyesine çıktı. Gençler arasında eğitimin statüsü çok yüksek. Başlıca saygınlık ölçümleri sıralamasında eğitim paradan, politikadan, dinden de önde gidiyor. Kadınlar eğitime daha da fazla önem veriyor.

İkincisi, eğitimli nüfus arasında bağımsız düşünme, geleneksel değerleri ve otoriteleri sorgulama, yeni fikirlere açık olma eğilimi diğerlerine göre daha fazla. Araştırmalar örneğin kadın-erkek eşitliğini benimseme oranının dördüncü sınıfta, birinci sınıftakinin iki katına çıktığını gösteriyor. Kadın ve erkeğin evde sorumluluğu paylaşması gerektiğini düşünenlerin oranı artıyor. İşte bu değişen düşünceler ve değerler siyasi iktidarın değerleriyle, görüşleriyle, politikaları ile pek de uyuşmuyor.

Üçüncüsü, eğitim ve istihdam sorunlarının ağırlığı da gençlerle siyasi iktidarın arasını açıyor. Bunlar hep dile getirilen sorunlar. Alt yapı ve maddi destek yetersizliği. Eğitimde yeni yüzyılın gerektirdiği vasıfların yeterince verilmiyor olması. Okuyan gençlerin önemli bir bölümünün iş bulamaması. Düşük ücretle vasıfsız işlerde çalışmak zorunda kalmaları... Siyasi iktidar işe alınmanın bu ölçüde torpile bağlı hale gelmesinden sorumlu tutuluyor. Kısacası, kadrolaşma, müfredat değişikliği, eğitim sistemine yapılan tüm müdahalelere rağmen, AKP eğitimden istediği siyasi sonuçları alamıyor. Açıkça görüldüğü gibi öğrenciler ev kızlarına, çalışan gençlere kıyasla AKP’ye çok daha düşük oranda oy veriyor. Bazı araştırmalara göre AKP’nin öğrenci oyları yüzde 30’un altında. Parti ortalamasının 8-10 puan altında.

Toplumdaki güçlü ön yargılar, daha önemlisi siyasette yaşanan kutuplaşma gençlerin birbirleriyle ilişkilerini hangi yönde etkiliyor? 

Lise ve özellikle üniversite ortamları öğrencilerin çok farklı kimselerle ilişki kurmalarını sağlıyor. Kantin, kahve, kafe, AVM gibi mekânlar gençleri birbirine yaklaştırıyor. Buralarda çoğul arkadaş çevreleri var. Çoğulculuk değerleri buralarda oluşuyor. Müzik, spor ve genel olarak popüler kültür gençler arasında ortak konuları ve ilgi alanlarını geliştiriyor. Bu tür ilişkiler önyargıların bir ölçüde kırılmasına yol açıyor. Başkalarına karşı daha hoşgörülü davranmaya başlıyorlar.

Türkiye’de hüküm süren kutuplaşma, baskı ve ötekileştirme atmosferi gençlerin günlük yaşamını doğrudan etkiliyor. Gençler çeşitliliği zenginlik olduğu kadar çatışma nedeni olarak da algılıyor. Ama kutuplaşmanın esas olarak siyaset kaynaklı olduğu ve siyasetin kutuplaşmayı kızıştırdığı kanısı yaygın. Siyaset toplumu bölen ve ayrıştıran bir faaliyet olarak görülüyor. Siyaset arkadaşlık ilişkilerini bile bozabiliyor. Siyaset toplumu bölüyor. İnsan ilişkilerine zarar veriyor. Oysa muhafazakâr ya da seküler, sağcı ya da solcu, gençlerin büyük bölümü aşırı siyasallaşmış değil. Siyasi konuları herkesle, özellikle partizan gençlerle konuşmaktan kaçınıyorlar. Ancak aynı görüşü paylaşan yakınlarla görüşüyorlar. Aksi halde bir cepheye yerleştirilmekten, damgalanmaktan korkuyorlar. Gayrimilli, vatan haini, ırkçı, faşist ilan edilmekten…

Daha çarpıcı bir örnek ise torpil konusu. Gençler en temel sorun olan işsizliğin yalnızca bir istihdam sorunu değil aynı zamanda bir torpil sorunu olduğunu düşünüyor. Yani kendi adamını yerleştirme ve ilerletme anlayışının devlete, yerel yönetimlere hakim olması. Akrabanın, hemşerinin aracılığının yetmediği “parti referansının” şart olduğu bir kayırma düzeni. Bugünkü düzen yeni ayrıcalıklar yaratan ayrımcı bir düzen. Gençlerin gözünde mevcut siyasi iktidar ve kurduğu düzen partizanlık ve kayırmacılıkla özdeşleşiyor. Partizanlık toplumsal eşitsizliğin önemli bir nedeni olarak görülüyor.

AKP’ye ya da genel olarak sağ partilere oy veren muhafazakâr ailelerin çocuklarından söz ediyorsunuz? Bu gençler ne ölçüde AKP’den kopuyor? Bu nedenle aileleri ile de çatışıyorlar mı?

Türkiye’de kırdan kente büyük çaplı kitlesel göçler özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşandı. Bu dönemde Refah Partisi (RP), partiye bağlı belediyeler ve dini kuruluşlar dini duyarlılıkları ve belediye imkânlarını kullanarak kent yoksulları ile çok yönlü ve yakın ilişkiler kurmayı başardı. AKP bu sayede genç bir kitlenin desteğini arkasına almayı başardı. AKP’ye oy vermeyi sürdüren bu kitle artık orta, hatta yaşlı bir seçmen kitlesine dönüştü.

Günümüzde gençler, siyasi parti tercihlerini anne ve babaları gibi AKP öncesi dönemle kıyaslayarak yapmıyor. Kent ortamında büyüyenler köy hayatı ve geçmiş hakkında somut deneyimlere sahip değiller. Eğitim düzeyleri de anne ve babalarına göre daha yüksek. Özellikle internet sayesinde dünyayı daha yakından izliyorlar. Kendi durumlarını varlıklı gençlerin, hatta gelişmiş ülkelerdeki gençlerin durumları ile karşılaştırıyorlar. Yaptıkları karşılaştırmalarda durumlarının daha iyi olması gerektiği, layık olduklarını elde edemedikleri sonucuna varıyorlar. Mevcut duruma anne ve babaları kadar olumlu bir gözle bakmıyorlar. Gençlerle ilgili önemli bir dönüşüm bu.

AKP’ye artık oy vermeyecek olan muhafazakâr aile çocukları’nın durumu

Bir sonraki genel seçimlerin 2023’te yapılması planlanıyor. Seçimler planlandığı tarihte yapıldığı takdirde yaklaşık 7 milyon yeni seçmen oy kullanacak. Sizce bu değişim ne yönde olacak?

Cumhuriyetçi, sol, laik diye tanımladığımız görüşlere sahip ailelerin çocukları anne babalarının çizgisini büyük oranda devam ettiriyor. CHP’ye oy veriyor olmaları şart değil ama dini muhafazakâr siyasetten uzak duruyorlar. Diğer yandan muhafazakâr ailelerden gelen ve AKP’ye kuvvetle bağlı olan bir genç kütlesi de var. AKP’den kopuş konusunu bu ikisinin dışında üçüncü bir kesime bakarak anlamaya çalışmak lazım. Benim üzerinde durmaya çalıştığım gençler AKP’ye istemeye istemeye oy veren, ya da artık vermeyen, vermeyecek olan muhafazakâr aile çocukları. Türkiye’de gençlerden kaynaklanan siyasi değişimi anlamak için bu kesim üzerinde durmalıyız.

Bu gençler aile ve yakın çevrelerinden gelen gelenekçi ve geniş çevrelerinden gelen modern değerler, ilişkiler, zihniyet arasında sıkışıyorlar. Muhafazakâr aile çocukları için bir yanda ailenin ve yakın çevrenin kazandırdığı aidiyet ve güvence var. Diğer yandan ailelerini fazla geleneksel buluyorlar. Kendilerinin, ailelerine ve özellikle onların yakın çevrelerine göre daha modern olduklarını düşünüyorlar. Bazı araştırmacılar diyor ki, bu kuşak çok kimlikli. Aynı anda milliyetçi, muhafazakâr, dindar, liberal, laik vesaire. Bu çok önemli. Kanımca bu durum özellikle farklı kültürler arasında sıkışan bu muhafazakâr aile çocukları için geçerli. Bu konu daha çok araştırılmalı.

Türkiye’deki çalışan, erken evlendirilen milyonlarca genç var. Ama üç gençten en az biri için eğitim süresi 18 yaş sonrasına uzamaya başladı. Evlenme yaşı gecikiyor. Bu nedenle “gençlik” artık farklı hayat olarak görülüyor. Bir bakıma gençlerin çoğu için gençliği yaşama bir özlem haline gelmiş durumda... Özgür, canlı, hareketli, eğlencesi bol bir hayat. Buna karşılık AKP iktidarı gençleri geleneksel değerler, otoriteler ve kurumlar vasıtasıyla denetim altında tutma eğiliminde. İtaat, dava adamlığı, dünyayı fethetme falan bekleniyor. Bir bakıma aşırı ciddi, sıkıcı, yaşlı. Üstelik siyasi iktidarın yasakçı ve baskıcı tutumu gençleri rahatsız ediyor. Gençlerin gençliği yaşama isteği ile siyasi iktidarın kısıtlayıcı yaklaşımı arasında ciddi bir gerilimden söz ediyorum.

Nitekim muhafazakâr ailelerin çocukları siyasi baskı kadar mahalle baskısından şikâyetçi. Mahalle baskısı deyince komşu, akraba, hemşeri kadar siyasi iktidarın yerel temsilcilerini anlıyorlar. Politikacıların, din adamlarının, mahalle çevrelerinin, hatta ailelerinin görüşlerini peşinen kabullenmek istemiyorlar. Bu baskıcı ortamların dışında özgür ve hoşgörü ortamının hakim olduğu bir çevrede yaşamak isityorlar. Farklı bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar. Gençlerin bu istekleri ve beklentileri, onları gelenekçi değerleri, zihniyeti ve siyasi/toplumsal dokuları korumaya öncelik veren AKP iktidarı ile karşı karşıya getiriyor. Siyasi iktidarın başta eğitime müdahale ederek, genç kuşakları kendine bağlama çabaları da sonuç vermiyor. Hatta ters sonuçlar doğuruyor.

 ‘Merkeze eğitimi koymayan parti gençlerden uzaklaşıyor’

 KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, T24’te Murat Sabuncu ile yaptığı ‘Sayıların Dili’ programında, “Bu kuşağın yüzde 70'i var olan partilerin Türkiye'nin sorunlarını çözeceğine inanmıyor” dedi. Sizce siyasi partilerin, mevcut siyasi iklimde bu gençleri ikna edebilmesi için nasıl bir rota izlemesi gerekiyor?

İlk akla gelen haliyle sadece gençler değil Türkiye’de yaşayan herkesin sorunları. Eğitim, istihdam, huzur, uluslararası saygınlık vesaire. Ama gençler ve özellikle öğrenciler için özgürlük, adalet, çevre ve kadın sorunları bunlar kadar önemli. Kadın sorunu yalnız kadınlar için değil genç erkekler için de büyük önem kazanmış durumda. Kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler, büyük endişe yaratıyor. Yani gençlerin sorunlarını ve beklentilerini çok yönlü olarak ve yeni eğilimleri göz önünde bulundurarak ele almakta yarar var.

Tabii gençlere özgü sorunlar da var. Özellikle dezavantajlı gençler için burs, yurt, harç, okul masrafları gibi sorunlar. Siyasi partiler eğitim sorunu ile ne ölçüde ilgileniyor? Eğitimde eşitlik, eğitimin kalitesi. Eğitim sisteminin bu yüzyılın temel vasıflarını kazandırıp kazandıramadığı. Tüm konuşmaların merkezine eğitimi koymayan bir parti haliyle gençlerden uzaklaşıyor. Aynı derecede önemli olan istihdam, iyi bir iş, makul bir ücret, iyi çalışma koşulları. Gençlerin maruz kaldığı baskılardan kurtulmak istiyorlar. Gençler arasında dışarı gitme ve başka ülkelerde okuma, çalışma isteği oldukça güçlü. Siyaset dünyası için önemli olan bu ülkede daha iyi yaşamalarını, ilerlemelerini sağlama, kendilerini rahat ifade edebilecekleri yeni ve inandırıcı bir toplum vizyonu sunabilme. Bugün 18 yaşındaki genç bile belirli bir yaşam standardını tutturamayacağı için evlenemeyeceğinden, çocuklarını iyi yetiştiremeyeceğinden endişe ediyor. Bu endişe edilmesi gereken bir durum.

Başta kadınlar, dışlanan gruplar, tüm dezavantajlı gençler üzerinde ayrı ayrı durmak gerekir. Ev kızları, genç evli kadınlar, çalışan çocuklar, engelliler... Her birinin gençliği yaşama deneyimleri farklı. Gençleri bu farklılıkları dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız.

Gençlerin çoğunluğu parti siyasetini olumsuz algılıyor. Politika ve politikacıya güven, politikaya ilgi ve politikaya katılım düşük. Çoğu kutuplaştırma ve çatışmaya dayalı siyasetten şikâyetçi. Gençler alışılagelmiş siyasi faaliyetlere pek ilgi göstermiyor. Partilere üyelik ve özellikle aktif katılım talebi zayıf. Buna karşılık yeni katılım biçimleri (hareket, dilekçe, internet, boykot) daha fazla ilgi çekiyor. Gençler sanıldığı anlamda apolitik değil. Sorunlarını ve eleştirilerini alışılagelmiş siyasi dilin ve tarzın dışına çıkarak ifade etmeye çalıştıkları için öyle görülüyorlar.

Alışılagelmiş siyasi polemik, kavga, atışma, söz düelloları yabancılaşma yaratıyor. Bir grup gencin içini soğutacak şekilde karşı tarafı bozmak gençleri yakınlaştırmıyor, uzaklaştırıyor. Mevcut siyaset gençlerin günlük yaşamını olumsuz etkiliyor. İnsan ilişkilerine, arkadaşlıklara, birlikte iş yapmaya engel oluşturuyor. Bölüyor, ayrıştırıyor, çatıştırıyor. Militan ya da partizan gençlerle gençlerin karşısına çıkmak bu sorunu çözmek bir yana daha da çıkmaza sokuyor.

En önemli sorun sanıyorum burada. Siyasetle gençlerin günlük dünyası, talepleri ve beklentileri arasındaki mesafe açılıyor. Bu mesafe nasıl kapanır? Parti kadrolarını gençleştirmek, gençlerin birkaç maddi sıkıntısına değinmek, vaatleri sıralayarak bu mesafeyi kapatma mümkün görünmüyor. Gençlerin kendilerini nerede ve nasıl ifade ettikleri iyi izlenilmeli. Popüler kültür, müzik, fotoğraf, video klip, spor, mizah... Gençlere seslenecek yeni siyasi dili buralarda aramak yararlı olabilir.

Neden büyük buhran? İbrahim Kahveci/01.09.2020

Büyük çöküş, büyük bunalım ya da kriz + bunalım toplamında ekonomik buhran.

Aslında benim beklentim kriz+bunalım toplamında bir ekonomik buhran şeklindeydi. Ama işler değişti...

Şu cümleyi çok kullanmıştım: Günü kurtarma adına bugünün 3 liralık faydasına karşılık yarının 300 lira maliyet ödemesini hep göze alıyoruz.

Ve hep o faturalar ödeniyor.

Günü kurtarma adına yanlış politikalar yarın daha büyük faturalar olarak hep karşımıza çıkıyor. Ve Milleti ödetmek zorunda bırakıyoruz.

1997 Tayland kaynaklı Uzakdoğu krizi çıktığında dalgalar Malezya’ya da ulaşmıştı. Mahathir Muhammed sürekli Soros’un saldırısına maruz kaldığını söylerdi. Koca devlete 90’lı yıllarda akan yabancı sermayeyi görmezden gelip, krizi Soros üzerinden dış düşmanlara yıkardı.

Ama sonra bütün rakamlar gösterdi ki, dolar alanlar meğerse Mahathir Muhammed iktidarında siyasi destekle zengin olan bir avuç özel Malezyalılarmış.

Yalanla peynir gemisi yürümedi elbette. Malezya krizi bizim için de önemli bir ders niteliğindedir.

Şimdi size iki rakam vereceğim:

2001 krizi ile gizlenen kamu borçlarının açığa çıkartılması ile 2002 yılında kamu içdış borç yükü 256,8 milyar lira ile GSYH’nın yüzde 71,5’ine ulaşmıştı.

Bugün Kamu Borç stoku 1 trilyon 721 milyar liradır (Temmuz 2020). Son 1 yıllık GSYH toplamına oranı ise yüzde 38,4 ile 2002 yılının nerede ise yarısındadır. Ekonomi yönetimi de ısrarla borç stokunun düşüklüğünü ileri sürmektedir.

Unutmayın: 2018 yılı sonunda kamu borç stokunun GSYH’ya oranı yüzde 28,7 seviyesindeydi. Dikkat ederseniz sadece1,5 yılda kamu borç stokundaki GSYH oran artışı 10 puan oldu. Bu çok hızlı bir borç sarmalıdır.

Ama asıl sorun bu da değildir.

2002 yılında özel sektör iç borç kredi stoku 40,7 milyar liraydı. Yani özel sektörün iç borç stoku GSYH’nın sadece yüzde 11,3’ü ediyordu. Şimdi ise özel sektörün iç borç kredi stoku 3 trilyon 245 milyar lira ile GSYH’nın yüzde 72,4’üne karşılık gelmektedir.

Ayrıca özel sektörün 2002 sonunda sadece 43 milyar dolar dış borcu bulunurken, bugün dış borçları 253,4 milyar dolar seviyesindedir. Son kur üzerinden bu değer 1 trilyon 850 milyar TL etmektedir.

Gelin hesabı şu şekilde toplu verelim:

2002 yılında kamu+özel iç ve dış borçlar toplamı 364,5 milyar lira ile 359,4 milyar liralık GSYH değerine eşitti. Bugün ise özel ve kamu kesiminin iç ve dış borçlarının toplamı 6 trilyon 815 milyar lira ile GSYH’nın yüzde 152,1’ine karşılık gelmektedir.

Bu sefer özel sektör büyük borç sarmalındadır ve kamu kesimini kurtaracak kaynak imkânı yoktur.

Kısaca 2002 yılına göre ülke olarak aslında yüzde 50 daha fazla borçluyuz.

Ama bitmedi; burada bir sorun daha var.

GSYH revizyonu iki kez yapılmış ve son revizyonda kâğıt üzerinde 2012 sonrası hesaplar çok yüksek artmıştır. Yani gelirimiz kâğıt üzerinde artarken, borçlarımız reel olarak yükselmektedir. Yani gerçek borç yükü ya 2002 yılında daha düşüktü, ya da şimdi daha yüksek. Oranı değiştiren GSYH’nın kâğıt üzerindeki revizyonudur. Buradan da en az 20 puanlık bir borç gizliliği vardır.

Şimdi de işin bir başka sorun ayağı olan kur kısmına gelelim.

Mesela Ağustos 2018’de dolar 7,20 zirvesini gördü ama hemen ardından sert düşüşle kasım ayında 5,2’ye geriledi. Nitekim 2018 yılı dolar/TL kur ortalaması 4,83’de kalmıştır. Kur artışı ortalamada 2020 yılı itibari ile 6,62 seviyesi ile hızla yükselmeye devam ediyor. Yani bu sefer kalıcı kur artışı oluşuyor. Son düzeyde kur 7,30’lara ulaşmıştır.

Kur artışı şu açıdan önemli: Dış borçlar zaten malum. Ama ekonomi yönetimi 2019 başından beri iç borçlanmanın da önemli kısmını döviz bazında borçlanıyor. Ayrıca hiç hesaplarda gösterilmeyen yaklaşık 150 milyar dolarlık Hazine garantileri de bir başka sorun.

Kurdaki her artış toplam borç stoku üzerinde muazzam yükselişlere yol açıyor. Kur artışı ile borç sarmalı arttıkça artıyor.

Gelelim TL faizlerine;

2019 yılında TL faizleri yüksek seviyede kalmış ama dikkat ederseniz kriz yeni başlamıştı. Oysa şimdi TL faizlerinde de artış oluyor ama özel sektör zaten büyük bir bunalım içinden geliyor. Yani kriz üzerine bir kriz sarmalı daha yaşanırsa bunu kim nasıl taşıyabilir?

Bir başka sorunumuz ise parasal genişleme ve kur baskısı ile enflasyon potansiyelidir. Maalesef o duvarı da yıkmak üzereyiz. Daha da yüksek enflasyon ve durgunluk sarmalı içine derinlemesine giriyoruz.

Diğer sorun ise maliyet baskısı. Ankara itibar harcamalarından zerre tasarruf etmiyor. Ankara’nın şişmanlığını kaldıracak Millet nerede? Daha önceki gün otomotiv vergileri artırıldı. İndirilmesi gereken doğalgaz fiyatları da indirilmiyor.

Zamlardan başka çıkış yolu yok.

Ama bu sefer özel sektörde zam kervanında kamunun yanında yer alıyor. Onlarında kur ve maliyet baskısı borçların ödenmesinde çıkmaz oluşturdu.

İşin özeti şu: İş ciddi.

Sorun A partisi B partisi veya A lideri B lideri değil. Sorun Türkiye... Ülkemiz çok ciddi bir ekonomik sıkıntı ve çıkmaz içerisindedir. Ama asıl sorun bu sorunları çözme iradesinin hiç görülmemesi ve yönetimin zerre güveninin kalmamasıdır. Bu da daha büyük maliyet olarak Millet olarak hepimizi bekliyor.

Lütfen azıcık sorunları idrak edelim. Mesele ülkemizin halidir. Durum oldukça ciddidir.

Sağ siyaset, merkez siyasetin dönüşümü, İslamcılık ve milliyetçilik üzerine Tarık Çelenk ile Arın Demir

Yeni partilerin neden %3-5 seviyelerinde dolandıklarını sorgulamaları gerekiyor

Arın Demir, Türk sağını çok iyi tanıyan Tarık Çelenk ile sağ siyaset, merkez siyasetin dönüşümü, İslamcılık ve milliyetçilik akımlarının bugünkü durumu hakkında konuştu.

İslamcı ve milliyetçi hareketlerin geçmişleri düşünülerek, bugün bu iki hareketin muhalefetten ittifaka evrilen siyasetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İki yüz yıllık Türk sağının geçmişine baktığımızda insanı kurtarmaya odaklı değil, devleti kurtarmaya yönelik bir retorik ve örgütlenme tarzı olduğunu görürüz. Bizdeki şekliyle Türkçülük ve İslamcılık tarihsel olarak bir devlet projesidir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki aydınlar, Balkan Savaşı’ndan sonra yaşadıkları büyük travmayla Anadolu’ya çekilip, Misak-ı Milli sınırları içerisinde devleti kurtarmayı hedeflemişlerdir. Artık bize ‘‘Arnavutlardan, Boşnaklardan ve gayri Türk unsurlardan hayır gelmez’’ tarzında yaklaşımlarla Osmanlıcılık ve İslamcılığı bırakarak, evrensel boyutlardan, Turancılıktan, Türkçülüğe kadar varacak çözüm arayışları geliştirmişlerdir. İslamcılığa bakarsanız, başta Abdülhamit döneminde olmak üzere Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, dolaylı olarak Sait Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa gibi kişiliklerin içinde yer aldığı, yine devletin kurtarılmasına yönelik düvel-i muazzama tehditlerini dengelemeye yönelik karşı bir devlet ideolojisi olduğunu görüyoruz.

Bu iki ideolojik düşünce, yani Türkçülük ve İslamcılık farklı zamanlarda olsa da beka sorunu temelli, devleti kurtarma projesi olarak benzeşir. Bu ideolojilerin devleti kurtarma projesi olarak tanımlanmasına karşın, devlet için tehdit olduğu zamanlar da olmuştur. Türk milliyetçiliğinde 1960-70 arası gelişmeler düşünülürse, Türkeş’in sürgüne gönderilmesi veya Nihal Atsız’ın çeşitli hukuki süreçlere tâbi tutulması gibi olaylar, bunların devlet tarafından tehdit olarak algılandıkları zamanlardır. Bu zamanların, imparatorlukların yıkıldığı, ardından faşizmin yükselişe ve düşüşe geçtiği, soğuk savaş düzeninin kurulduğu ve yıkıldığı dönemlere denk gelmesinin gereklerini de göz önüne almak durumundayız. Yine ülkücü hareket 1990’lı-2000’li yılların belli dönemlerinde MGK’nın kırmızı kitabında ikinci ya da üçüncü tehdit unsuru olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de İslamcılık, Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber yeni ulus-devletin bekası için temel bir tehdit unsuruydu. Ancak, İnönü’nün başbakanı Şemsettin Günaltay döneminde sadece İslamcılığın kültürel yönü de geliştirildi. Devamında Soğuk Savaş döneminde İslamcı hareketler Türkiye’de 1979 İran Devrimi’ne kadar ciddi bir tehdit olarak görülmedi. İran Devrimi, Türkiye’deki İslamcılığı hareketlendirdi ve devleti kurtarma ideolojisinden çıkartıp, enternasyonal düzeyde ulus üstü bir yapıda, hayata geçirilmesi tartışılmaya başlandı. 12 Eylül müdahalesinin gerekçelerinden birini teşkil etti. 28 Şubat sürecine geldiğimizde vatan kavramı İslamcılar tarafından sorgulandı. Yurtdışına giden İslamcılar ‘‘Seccademi nereye rahat serebiliyorsam orası benim vatanımdır.’’ diye söylemler oluşturmaya başladılar. Bu süreçler olurken, buradaki Türkçülüğün ve İslamcılığın yaşadıkları sorunları çözecek entelektüel temelleri yoktu. Entelektüel ve epistemolojik anlamda bir bilgi inşası hiçbir zaman yaşanamadı. Ortaya temelleri ve ilkeleri olan bir vizyon koyulabilseydi zaten bugünleri yaşamazdık. Bir ideolojinin veya düşünce sisteminin bilgi teorisi, estetiği ya da sanatı olması lazım. Kendi burjuvaları ile bunları yaratabilirlerdi ama taşralı girişimciler bunu hiçbir zaman anlamak istemediler. Emeviler, Abbasiler dönemlerinde İslam düşüncesine bağlı filozofların bağımsız karakterini maddi olarak destekleyen prensler ve otonom yapılar vardı. Bu filozofların kendi otonom dünyalarında desteklenmeleri fikir üretimi konusunda yaratıcılıklarını arttırdı. Türkiye’deki en büyük dezavantajı, devleti kurtarma söyleminin tepeden örgütlenen bir yapıyla gelişmesine bağlıyorum. Böyle olunca siyaset veya devleti yönetenler popülizmi de rahatlıkla kullanabiliyorlar. Muhafazakâr taşralılık hep devlete baktığından kaderini devletle hep iç içe gördü. Devlet kadrolarına ilişkin kahtı rical kavramı üretti. Buna göre devletin kadroları milletin değerlerinin ve çocuklarının olmalıydı. “Farmason ve millet değerlerine yabancı olanların” değil. Gülenist kalkışma sadece bu konseptin bir parçasıydı. 300 yıldan bu yana devleti kurtarma endeksli düşünce kalıbı, kendi ideolojik dünyalarında “insan” için evrensel bir çerçeve ve plan oluşturamamalarına sebebiyet verdi.

Türk Sağında yükselen bir ulusalcılık olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız, bu ulusalcılık Cumhur İttifakı içindeki farklı ideolojik radikalleri birleştiriyor mu yoksa ayrıştırıyor mu?

 Burada daha çok politik çıkarlar ve psikolojik süreçlerin ön plana çıktığını düşünüyorum. En aşırı ulusalcısıyla en aşırı İslamcısı birbirlerine çok karşı olsalar da birbirlerini destekliyor görünüyorlar. Geçmişte Gezi Parkı’nda benzer şekilde karşıt grupların bir arada bulunabildiğini gördük. Çok farklı ideolojik gruplar, Kemalistler ve Öcalancılar birbirleriyle karşılaşmak istemeseler bile sırt sırta geldiler. Cumhur İttifakı’nın mevcut bileşimi her an düşmanlığa dönüştürebilecek riskli bir yapıyı da kendi içinde barındırmaktadır. Ulusalcılar ve İslamcılar sırt sırta gibi görünseler de muhalefete karşı olan dayanışmalarının da ötesinde, birbirlerine karşı bir tarihsel gerginliğin çatışmaya dönüşme potansiyelini içlerinde taşımaktadırlar.

Türkiye’nin merkez siyaseti nereye kaydı? Bugün Türkiye siyasetindeki partiler ve ittifaklar sistemine bakıldığında merkezi nasıl tanımlarsınız?

 Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana merkez tanımı hep değişim içerisinde olmuştur. Ben en büyük değişimin merkezde 1990 ve 2000’li yıllarda yaşandığını düşünüyorum. 1990’lara kadar ortağının sağı ortanın soluydu, rahmetli İnönü de böyle tanımlardı. Biz ise çocukluğumuzda 70’li yıllarda Koşuyolu’nda ya da Moda’da Cuma namazına gittiğimizde cami cemaatinin büyük kısmı CHP’li ve Adalet Parti’li insanlardan oluşurdu. Bu insanlar MSP’lileri ve MHP’lileri dışlarlardı. O dönemlerde Menzil, Erenköy ve İskenderpaşa gibi cemaat liderleri Türkeş ve Erbakan’a yakın görünmeyi tercih etmezlerdi. Turgut Özal’ın uzlaştırıcı ve kapsayıcı çıkışına bu hoca efendiler dolaylı da olsa sıcak yaklaşmışlardı.

Siyasetin merkezi, merkez sol ve daha çok merkez sağ siyasette tanımlıydı. Merkezde siyaset yapılmasının nedeni, büyükşehirlerde kentli bir orta sınıfın oluşmasıydı. Cumhuriyet devrimlerinin yetersiz, eksik yönleri çoktu ama devrimlerin sayesinde kentli bir orta sınıf oluşmuştu. İstanbul, Ankara, Erzurum ve Malatya gibi yerlerde kullanılan Türkçe’den tutun, giyilen kıyafetlere, üretim ilişkilerinde etkin olan bir orta sınıf vardı. Bu kentli orta sınıf Türkiye’deki siyasetin ana belirleyicisiydi. Merkez sağ, Adalet Partisi ya da Demokrat Parti ile tanımlıydı. En azından o gün iki kuşak İstanbul’da yaşamış bir aile rahatça İstanbulluyum diyebiliyordu.

1950’li ve 1960’lı yıllardan sonra Türk siyasetinde korkunç bir popülizmin etkisiyle kentlere göç teşvik edilerek tetiklendi. Tekkesiyle, zaviyesiyle herkes taşralı olarak kentlere geldi. Zengin siyasetçiler, rant alanları oluşturarak kentlerin etrafında gecekondulaşmayı teşvik ettiler. Gecekondulara arazi ve imar rantları verildi. 1990’lı yıllara geldiğimizde kentler artık kent değil mega kasabalardı. Bahsettiğimiz İstanbul, Ankara, Erzurum ve Malatya gibi kentler taşralı Anadolu gençleriyle doldu. Bu grup, ilk başta daha alt seviye işlerle uğraştı, sonradan Özal zamanında ticareti öğrenmeye başladılar. Hızlı bir değişimle kasaba kentin merkezine yerleşti. Sağ siyaset, sağ popülizm vasıtasıyla kentlerdeki kasabalara yaklaştı ve onları çok iyi kullandı.

Kasabalarda alınıp satılan emtialar, esnaf sağcılığı ve ensaf İslamcılığını getirdi. Çevreye yeşile, eğitime, felsefeye, eğitimin içeriğine saygı duymayan muhafazakâr bir yapı oluştu. Öte yanda bu muhafazakâr yapı şehirlere korkunç bir ekonomik dinamizm getirdi. CHP’li aristokratların iş bilmezliğine karşı Anadolu çocukları kasabalarda ticaret yapmaya başladılar, işler üretildi. Fakat, bu süreçte estetikten yoksun, doğaya saygıdan uzak bir şehirleşme yaşandı. Camiler yapıldı ama kuşların ve köpeklerin kazacakları toprak bırakmadılar. Tam bir acımasız göçebe kültürü şehrin merkezine yerleşti ve siyasetin merkezi de burası oldu. 

1970’lerde Erbakan, Türkeş %7-8’lerde dolanırken bugün onların düşünce yapılarının popüler versiyonları toplamda Türkiye’de %50’yi aşabiliyordu. Ben bu resimde, bu oy oranlarında mega kasaba kentleri görmekle birlikte Türk İslam sentezinin artık devlet tarafından daha kullanışlı bir ideoloji olarak kabul edilmesine bağlıyorum. Zira 70’li yıllarda seçmen Türkçü ve İslamcı partiye oy versem bile devlet onlara prim vermez bakışı bugün artık tersine dönmüş gözükmektedir.

Yeni siyasetin merkezinin en büyük kesimini bu bahsettiğimiz çevreden gelen %40’lık kesimin oluşturduğunu düşünüyorum. Buna karşılık Türkiye’de dışa açık, dünyayı okuyabilen eğitimli beyaz yakalı muhafazakâr veya seküler bir kesim var. Bunlar dünyadaki yenilikleri takip ediyorlar. Beyaz yakalıların vizyonları ve siyasi beklentileri farklıydı. Bugün onlarda merkezin bir tarafındalar ama önemli bir kısmı oy kullanmıyorlar. Merkezin yaklaşık %20’sini oluşturduklarını düşünüyorum. Geriye kalan taşrada bulunan merkez seçmen, son 15-20 yılda ortaya çıkmış yeni muhafazakârlığını, bazı bürokratların milyonlarca dolarının nasıl olduğunu sorguluyorlar.

İlk taşra muhafazakâr zenginleri; Bebek sırtlarında oturup, Bebek’e inip bir çay içmekten bile aciz bir vizyonun çocukları. Fakat çocukları, önce umreye gidiyorlar sonra Fransa’da bir şatonun bahçesinde kahvaltılarını yapıyorlar. Milliyetçi ve sağcı popülizme ülkeyi kilitledikten sonra, bu yeni muhafazakâr sınıf, demokrasi zafiyetinin artık gelirlerini etkilediğini ve bu kahvaltılarının çoğunu böyle giderse yapamayacaklarını öngörüyorlar. Eğer sandık demokrasisi devam edecekse asıl belirleyicileri, taşra kültüründen kopamayan, kaygıları bulunan kesimler; yeni kentli muhafazakârlar ve beyaz yakalılar olacaktır. Mesela CHP, yeni tarzı ile siyaset yaparken yeni muhafazakarların ayrıcalıklarını ve hassasiyetlerini ön planda tutuyor. Tabii şunu gözden kaçırmamak lazım, bir şeyin aslı varken onun taklidinin pek fazla iş tutacağı da ayrı bir tartışma konusu. Muhafazakâr dünyamız, geleneksel kültürümüz açısından temel argümanımızın, geleneğimizin öteki yarınlara nasıl taşınacağı konusunda yeni bir düşünsel ve ahlaki  mimarinin tesis edilmesi üzerine kurulmalıdır. Mevcut siyasette de muhafazakârlar açısından bu becerebilecek güveni verebilecek insanlara ihtiyaç gözüküyor.

Son 5 senedir CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun farklı kesimlerle diyalog içerisinde olduğunu gözlemliyoruz. Bu diyaloğu sandığa da yansıtarak yerel seçimlerden büyük bir galibiyetle çıktı. Kılıçdaroğlu’nun farklı kesimlerle kurduğu diyalog yeni bir merkez inşa edebilir mi?

Ak Parti 20 yıldır iktidar ve yorgun durumda devamlı güç kaybediyor. CHP ise bekleyerek daha avantajlı konuma geleceğini düşünüyor. Şu an Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı siyaset beklemek. Öte yandan, CHP’nin klasik ulusalcı söylemi bu bekleyişindeki avantajı geriletiyor. Dikkat ederseniz, Ak Parti’yi destekleyen medya grupları da hep ulusalcı CHP’lileri programlarına davet ediyorlar. Hatta bunu tam da beceremiyorlar. TV programlarında CHP’ye daha çok oy kaybettirecek kişiler var ve sadece onları ekrana çıkartarak Ak Parti bugün oylarını biraz daha konsolide edebilir. Ak Parti’nin desteklediği kanallara çıkan CHP’lilerin zihniyetini ve onların televizyon kanallarını, ülkenin bugünkü sorunlarının yarısını oluşturduğunu düşünüyorum. Kemal Bey mümkün olduğunca onlardan kaçınmaya çalışıyor. CHP zaman akışının gerisinde kalmamaya çalışıyor ve bir şekilde bu yetiyor. Ak Parti’nin ise iktidar yorgunluğu ciddi bir şekilde görünür oldu. Ak parti kendini 20 yıl iktidara taşıyan temel nedenleri gözden geçirmek istemediği gibi şimdi de gerileten nedenlerle yüzleşmekten kaçınmakta. Ak Parti’nin kendi içinden çıkan yeni muhalefeti temsil eden gruplar var. Bana sorarsanız, ülkede gerçek medya muhalefetini Ak Parti bünyesinden çıkan insanların kurduğu tek bir gazete yapabilmekte. Ancak, Kemal Bey de muhalefet adına önümüzdeki seçimde ana belirleyici olacak görünüyor. Kılıçdaroğlu bu merkezi inşa etmiştir, fakat bu merkezin sütunlarının güvenilirliği hep tartışma konusu olmuştur. Türkiye’de muhalefetin yetersizliği, Ak parti iktidarını nasıl hep sürdürülebilir kıldıysa, iktidarın da hatalarında ısrar etmesi böyle bir muhalefeti tercih konusu yapmaktadır.

Fikir ve somut politika yerine salt iktidar karşıtlığı veya salt muhalefet karşıtlığını siyaset haline getiren hareketler sağ siyasette sürdürülebilir başarılı elde edebilir mi?

Sağ siyaset daha çok rüzgarlar üzerine kuruludur. Ya rüzgâr estireceksiniz ya da herhangi bir rüzgâra doğru yelken açacaksınız. Türk sağı ile ilgili kitabımda da belirttiğim gibi hizmet üretebildikten sonra fikir üretmeye hiçbir zaman ihtiyaç duymayacaktır. Muhalefet öncelikle hizmet üretebileceği noktasında kitleye gerekli güveni verebilmelidir. Sağ siyasetin başarı hikayesi buradadır. Şu anda sağ siyasette genel bir özgüven sorunu var. Bu nedenle ittifakları hep önemsediler. Muhalefet tarafında da sağ siyaset yapanların da, hedef muhafazakar taban üzerine dönüştürücü argümanlarla gitmeleri gerekiyor.

Refah Partisi 28 Şubat’tan sonra kapatıldı. Devamında İslamcı seçmeni hedefleyen Fazilet ve Saadet Partisi kuruldu ama Ak Parti’nin seçim başarılarının hep gerisinde kaldılar. Ak Parti’nin özellikle ilk 10 senesinde milli görüş hareketini merkez siyaset yaparak kapsaması İslamcı hareket ve tabanda eskiye göre bir sekülerleşmeye sebep oldu mu?

Bu benim üzerinde düşündüğüm konulardandır. Türkiye’de cami cemaati dediğimiz 1970’li, 80’li yılların insanları ne oldu da Türkiye’deki muhafazakâr, en azından pratik muhafazakâr düşünsel, ameli muhafazakâr olmayan, Türkçüler, milliyetçiler 2010-13’den sonra Türkiye’nin %50 civarında seçmen sosyolojisine oturdular. Bu temel sorulardan birisidir. İkincisi, Millî Görüş Hareketi tam anlamıyla devlete endeksli değildi ve FETÖ gibi devlete sızmadı. Millî Görüş Hareketi, Avrupa ve Türkiye’deki esnaflara odaklandı. Küçük işletmeciler ve ticaret odaları üzerinden yayılmaya çalıştılar. Millî Görüş ancak 1994 seçimlerinden sonra toplumda radikalleşmeyeceğine ve hizmet performansına bir güven kazanabildi. Devamında zaten Başbakanlık, merhum Erbakan’a geldi. 28 Şubat Muhtırası’ndan sonra seçmen korktu. Normalde biliyorsunuz 27 Nisan E-Muhtıra sonrası AK Parti oyları sıçrama yaptı. Mantıken 28 Şubat sonrası Erbakan’ın da sıçrama yapması gerekirdi ama sıçrama yapmadı aksine tamamen sıfırlandı. Bunun üzerinde konuşmak ve düşünmek lazım. Devamında, siz bu işi yapamıyorsunuz deyip AK Parti hareketi sistemin içinden çıktı.

 Bana kalırsa ideolojik Millî Görüş tabanı sekülerleşmedi tam tersine daha da sertleşti. Bugün Ak Parti hareketini en son terk edecek grup Millî Görüş Hareketi’nden gelenlerdir. İslam dediğimiz meselenin bir vicdan, değer, ahlak, etik yanı var ama asıl mesele İslamın son kalesinin bırakılmamasıdır. Ama siz buna illa sekülerleşme diyecekseniz Muhammed Abid El Cabirinin tanımıyla “Selefi sekülerleşmesi” diyebiliriz.

İslamın son kalesinin bırakılmaması, kaybedilmemesi gerekiyordu. Ak Parti, TSK’da başörtü sorunun çözerek ve Ayasofya’yı açarak Millî Görüş Hareketi’nin hayallerini gerçekleştirdi. Millî Görüş Hareketi adına büyük kazanımlar söz konusu, bunların kaybedilmemesi lazım. Farklı bir sosyolojik okuma yapmak gerekiyor. Şu gerçeği de görmek lazım, bugün İslamın kendi medeniyeti ve evrensel mesajının ne kadarı verildi? Ben çok iyi biliyorum, hala Türkiye’nin en önemli özel-vakıf üniversitelerinde ve hastanelerinde başörtülü akademisyenlere, insanlara karşı mesafeli duruş devam ediyor. Buna benzer büyük holdinglere, şirketlere, üniversitelere başörtülüler ancak kapıcı olarak girebiliyorlar. Türkiye’de başörtüsüne mesafe meselesi hala çözülememiştir. Millî Görüş Hareketi’nin temel çekirdeği- İslam tanımı  bir kimlik, aidiyet bir beka ve varoluş sorunudur.

İslamcı hareketlerin Ak Parti iktidarı öncesi ve sonrası müesses nizama bakış ve iktidar algılamalarında neler değişti?

İslamcı siyasetin devlete bakışı değişti. Başta devlet kesinlikle Müslümanlara iktidar şansı vermez yargısı vardı. Bunun olmadığı gözüktü. Devlet kavramının, beka ve var olma kaygısına ilk muhatap soyut bir öncelikli yönü vardır. Yani devletin bekasını konjonktürel olarak sağlayabilecek bir ideoloji veya davanın ne olacağı farketmez. Bence bu anlaşıldı. Türkiye’deki Laiklik ve Atatürkçülük de böyle yanlış anlaşılan hususlar diye düşünüyorum. Müslümanlara popüler tabirle devlet veya ordu, iktidarı vermez algısı ortadan kalktı. İkinci olarak iktidarın sürdürülebilmesi amacıyla kesin sabit bir iç düşman ya da kesin sabit bir dış düşman olamayacağını gördük. İç düşmanlar dış düşmanlar zamana, mekâna göre değişir diyerek bu hareket pragmatizmi meşrulaştırmıştır. İslamcılığın burada bir ironi olarak,  devlet felsefesi ve metot olarak İbn-i Haldun’dan ayrılıp Makyavel’e yöneldiğini düşünüyorum.

Türkiye’de 2002-2012 arasındaki sivil toplum ve kamusal tartışmanın alanını bugünü oranla nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumsal uzlaşmanın azami demokratik şartları nelerdir?

Kasaba muhafazakarlığı ile kervan yolda düzülür mantığıyla işe başladığınızda kamusal tartışmanın anlamı kalmıyor. 2002-2012 süreçlerinde güçlü liberal ittifaklara ve Avrupa Birliği’ne içeride ve dışarıda çok ihtiyaç vardı. Ak Parti katı muhafazakâr Amerikan yönetimine karşı Türkiye’nin İslam dünyasının haklarını savunması gibi demokratik zeminlerde başarılı direnişler gösterdi. Bunların içi dolu olmadığı için kaygan zeminde olan konulardı, yapmış olmak için birçok işler yapıldı. Saygı duyduğumuz birçok demokratik açılım ve çözüm süreci gibi şeyler de oldu. Eğer siz bir sürece başlıyorsanız, tasavvufta da böyledir bu, Tarikatta bir mürit geldiği zaman manevi tasarruf  size yolun sonunu gösterir. Eğer yolun sonunu belirleyememiş, hayal edememiş iseniz o iş başarılı olmaz. Ortada yolun sonu diye bir hayal olamadı. Eğer yolun sonu bir silahlı örgütün, terör uygulayan örgütün silahsızlandırılması, topluma entegre edilmesi ise çok tartışılabilir bu konu. Türkiye’nin anayasal demokratikleşmesine katkı yapmak tartışılabilir ama konular belirsizdi. Belirsizlik olunca dış müdahalelere çok açık bir yapı oluyorsunuz. Bugünün siyasi koşullarında uzlaşma diye bir şeyi getirmenin hiçbir anlamı yok. Bugün sert güvenlik politikaları doğrultusunda, bürokratları ve yönetenleri rahatsız etmeyecek şekilde, entelektüel olarak siyasileşmemiş görüşlerinizi hala sunabiliyorsunuz ama 2002-2012 zamanları daha farklıydı tabii. Yarının ne olacağını olumlu veya olumsuz manada bilemeyiz. Türkiye’deki popülizmin ve güvenlik algısı  dozajının nereye gideceği belli olmuyor.

Son zamanlarda artan İslamcı söylem ve uygulamalar, Cumhur İttifakı’na destek veren milliyetçi ve ulusalcı grupların ayrışmalarına mı yol açıyor? Bilindiği üzere geçtiğimiz hafta MHP liderinin Atatürk’e hakaret tartışmalarına ilişkin sert bir söylemi oldu.

 

İslamcı düşünür Şemsettin Günaltay’a bakarsanız İsmet İnönü’nün Atatürk’ün vefatından sonra ilk başbakanıdır. İslamcılık ve Atatürk’e hakaret bir arada konuşulmaması gereken konulardır. İslamcı olan birisinin Atatürk’e hakaret etmesi gerekmez. Atatürk’ü eleştirebiliriz ama Atatürk’ün şahsına hakaret edilmez. Geçen hafta yaşananlar, Türk sağ popülizmin taşralı popülizmine giren bir söylemdir. 1970’li yıllarda travma yaşamış genç jenerasyon bugün Türkiye’yi yönetiyor ve o dönem Atatürk kullanılarak yapılan baskıların nostaljisi seçmene aktarılmaya çalışılıyor. İşin tuhaf tarafı kullanılan kılıç gibi sembollere geleneksel kültür olarak doğru bir açıklama getirilmiyor. Ayasofya açıyorsunuz sonra davette ayrımcılık yapıyorsunuz. Tamam üst protokol belli kişiler siyaseten ayrı düşmüş olabilirler ama orası Allah’ın evidir. Siyasetçileri çağırmamayı geçin, Peygamber Mescidi’ne münafıklar bile gelirdi. Sonuç olarak, inandırıcılığınızı kaybediyorsunuz. İktidar pekişirken bir yandan çok daha kırılganlaşıyor ve değerler olarak kültürün için boşaltılıyor.

Türkiye Sağında bugün altı farklı partinin rekabet halinde olduğunu görüyoruz. İslamcı popülizmin arttırılması sağ partiler arasındaki rekabete etkisi ne şekilde olur?

%35-40 aralığında muhafazakâr bir kitle var. Bunlara iman, Kur’an, Türklük, kılıç söylemleriyle net bir şekilde kaygılarını gündeme getirerek rahat ilişki kurabilirsiniz. Sağ siyasette yeni kurulan partilerin hedef aldıkları kitleyi dönüştürmeleri gerekiyor. Onlara güven verip ikna etmeleri lazım. Türkiye’deki siyaset Süleyman Demirel döneminden bu yana kitleyi manipüle etmek ve kontrolsüz zincirleme reaksiyonu şekillendirmek üzerine kuruludur. Manipülasyon ve çoğu zaman da doğru söylemeyerek, kitleyi dönüştürmeden bir yerlere çekiyorlar. Bu taraftan bakınca, muhalif sağ oluşumların mevcut iktidarın kullandığı dili ve inandırıcılığı  yakalamaları mümkün değil. Ak Parti’nin bir beka sorunu tanımı var. Bu çerçevede Ayasofya’ya salgına rağmen 400.000 insanı çekebiliyor. Orada bireyler tarihsel bir travmayı yaşayabilmek amacıyla kendilerini bir üst kimlikte gruplayabiliyorlar.

Muhalefetin; Türk milletinin beka probleminin sert güç dış politikalarında değil; toplumdaki barışın, huzurun oluşumunun sağlanmasında, tarafların birbirini anlamasında, dış politikada ortak çıkar alanları yaratmasında ve bunların tersine davrananların kendilerinin beka sorunu olduğuna ikna etmesi lazım. Bunu yapmak entelektüel kapasite ve iyi niyet gerektirir. Mesela, Meral Akşener’in İYİ Parti’si rahmetli Demirel’in popülist vizyonun tam yansımasıdır. İlk başta iktidarı eleştir ardından aynı popülist söylemlerle devam et. Bu parti bile %10 taban elde etmeyi başardı. Yeni partilerin ise %3-5 seviyelerinde neden dolandıklarını çözmeleri, sorgulamaları gerekiyor. Bizde maalesef özeleştiri kültürü yok. Özeleştiri deyince insanların aklına olay odaklı örnekler geliyor. Sayın Davutoğlu’nun Esad ile görüşmenin yanlış olduğunu ya da Sayın Babacan’ın zamanında birkaç milyar dolar getirmek için Amerikan müdahalesini destekleyen söylemler yaptım demesini beklemek tamamen isabetli yaklaşım değildir. Ak Parti’den ayrıldıklarının temelinde toplumsal, muhafazakâr, ideolojik, yönetimsel, vizyoner hataların neler olduğunu anlatıp, bugünlere nasıl gelindiğini bir süreç yönetimi olarak anlatmaları gerekiyor. Siz sadece bunu anlatarak kitleleri ikna edebilirsiniz. Eğer siz buna inanmıyorsanız, yarın iktidara geldikten 20 sene sonra Ak Parti’nin geldiği bugünkü durumdan farklı olmayacağınızı insanlara nasıl inandırabilirsiniz?