Gençlerin en çok konuşulan özelliklerinden
birisi politikaya uzak durmaları. Gerçekten öyle mi yoksa politikadan
bekledikleri, hatta politika arayışları mı farklı? Yaşanılan dönem bu kuşağın
politik veya apolitik olmasında rol oynuyor mu?
Önce parti üyeliğine bakalım. Toplam üye
sayısının yüzde 5’i ile 10’u arasında değişiyor. Çok az. CHP’de gençlik
kolları, parti yönetimlerinde gençlik kotası, kadroların gençleştirilmesi gibi
uygulamalar var. Ama toplam genç üye sayısı 100 bini zor buluyor. AKP’de sayı
yüksek ama üyelik esas itibarıyla üyelik iş bulma, iş görme amaçlı. Zaten üye
olanların çok küçük bir bölümü aktif üye.
Bir başka önemli konu sandığa gitme, oy
verme. Gerek kamuoyu yoklamaları gerekse sandık çıkışı anketleri gençlerin
seçimlere katılımının düşük olduğunu gösteriyor. Nitekim anayasa referandumunda
gençlerin sandığa gitme oranının Türkiye ortalamasının 10 puan altında kaldığı söylendi.
Şayet gençler gitseydi hayır oyu çıkacaktı, denildi.
“Siyasete ilgisizler” demek doğru olmaz.
Türkiye’de de genel olarak dünyada da alışılagelmiş siyasi parti politikalarına
ilişkin ciddi bir soğukluk, hatta yabancılaşma var. Kendini bir siyasi partiye
yakın hissetmeyen gençler çoğalıyor. Gençler çok sayıda toplumsal, kültürel ve
siyasi kimlik sahibi oluyor. Parti kimliği bunlar arasında çok da önemli bir
yer tutmuyor. Elbet partizan bir gençlik de var ama gençlerin çoğunluğu
partizanlığı olumsuz algılıyor. Siyasetçinin genç ya da yaşlı olması bir anlam
ifade etmiyor. Mevcut haliyle parti politikalarına, politikacı profiline güvenleri çok düşük. Arada bir
iletişim, ilgi alanı, anlam açıklığı var. Ciddi bir güven eksikliği söz konusu.
Örneğin gençler siyasi tartışmaların
sıradanlığından rahatsız. Siyasi parti dilini ve tarzını uzak buluyorlar.
Siyasetin günlük yaşama yansımasını da olumlu görmüyorlar. Baskı, korku, kavga.
Düşüncelerini ifade etmekten, korkuyorlar. Buna karşılık bazı yeni siyasi katılım
biçimleri gençler arasında daha fazla ilgi görüyor. Tüketici boykotu, çevre
yürüyüşü, şiddeti protesto... Sosyal medya mesajları... Bir klip, bir şarkı
sözü, bir nükte... Siyasi partilerin bu yeni ifade biçimlerini iyi anlaması
gerekiyor.
Gençler arasında nasıl bir ideolojik
yelpaze görünüyor?
Gerek uluslararası gerekse Türkiye’de
yapılan araştırmalar siyasi tutumlar itibarıyla bazı ortak eğilimlere işaret
ediyor. İfade özgürlüğü gençler için çok önemli. Ama bu özgürlüğün dini, ırkı,
toplumsal cinsiyeti, etnik aidiyeti hedef alan nefret diline dönüşmesini
onaylamıyorlar. Toplumsal cinsiyet eşitliğine inananların oranı çok yüksek.
Gelişmiş ülkelerde küreselci, gelişmekte olan ülkelerde milliyetçi bakış önde
görülüyor. İdeolojik eğilimler, sağ-sol elbet var ama Soğuk Savaş döneminde
olduğu kadar güçlü değil. Çevre güvenliği, iklim değişikliği, hayvanları koruma
ve eşitlik öne çıkan siyasi konular.
Türkiye’de son yıllarda yapılan
araştırmalar genç kesimde modernlik ve laikliğin, dindarlık ve muhafazakârlığın
önüne geçtiğini gösteriyor. Bu eğilim eğitim düzeyi ilerledikçe güçleniyor.
Muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor. Milliyetçilerin
önemli bir bölümü kendilerini “Atatürk milliyetçisi” olarak muhafazakâr ya da
Osmanlı milliyetçiliğinden ayırıyor. Siyasete farklı açıdan bakan Kürt gençler
ayrı bir küme oluşturuyor.
İdeolojik alanda meydana gelen
değişiklikleri yalnızca sosyal medyaya ya da internete bağlamak doğru olmaz.
Tutum ve değerlerdeki değişim eğitim, kentleşme, dünyaya açılma, popüler
kültürün yaygınlaşması gibi süreçlerin sonucu. Muhafazakâr gençlerin önemli bir
kesimi de bu süreçlerden etkileniyor. Bu gençler arasında da bireyselleşme,
sekülerleşme, dünyaya açılma eğilimleri oldukça belirgin.
‘İnançlı olmakla birlikte yaşama seküler
bakanların oranı yükseliyor’
AKP bir süre önce dindar bir nesil
yetiştirmek istediğini söylemişti. Yeni kuşağın din ile ilişkisini nasıl
görüyorsunuz? Sizce siyasi iktidarın görmeyi arzuladığı muhafazakâr bir kuşak
geliyor mu?
Din gençlerin yaşamında orta ve özellikle
yaşlı kuşakta görüldüğü ölçüde ağırlıklı yer tutmuyor. Türkiye’de de dinin
hayatlarında çok önemli bir rolü olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 30
dolayında. Kendilerinin koyu dindar, sofu, İslamcı olduğunu söyleyen gençlerin
oranı yüzde 10-15. İbadetleri yerine getirenler azalıyor. İnançlı olmakla
birlikte yaşama seküler gözle bakanların oranı ise yükseliyor.
Gençlerin büyük çoğunluğu insanların
istediğine inanma konusunda tam özgür olmaları gerektiği görüşünde. Daha
önemlisi, yine çoğunluk bir insanın ahlak sahibi olup olmamasına dini inancına,
yani namaza, oruca bakarak karar verilmemesi gerektiğini söylüyor. Bu gençler
dil, din, ırk değil insanın karakterinin önemli olduğunu vurguluyor. Diğer
yandan dini otoriterlerin söylediklerine peşinen doğrudur demeyenlerin,
sorgulayarak yaklaşanların sayısı artıyor. Genel olarak bakıldığında genç
kuşağın otoriter, ataerkil ve cemaatçi değerlerden önemli ölçüde uzaklaştığı
görülüyor.
Dünyada genelde ailelerin çocuklarının
siyasi görüşlerini şekillendirdiği görüşü mevcuttur. Yeni jenerasyonla birlikte
bunun değişebileceğini, hatta belki de tersine döneceğini söylemek mümkün mü?
Değişimin çok yavaş olduğu sanayi öncesi
toplumlarda aile çocuğu çok daha güçlü biçimde şekillendiriyordu. Günümüzde de
bu etkiyi yokmuş gibi düşünmek çok yanlış. Ailenin etkisi aile tipine,
sosyo-ekonomik statüye de bağlı. Geniş, çok çocuklu ve yoksul bir ailede
büyüyen çocuk evde yeterince ilgi odağı olmuyor. Ama orta ve yüksek gelirli, az
çocuklu, çekirdek ailelerde çocuk ve çocuğun eğitimi ailenin en büyük uğraşı,
hayat projesi, gelecek ütopyası haline geliyor. Çocuğun en iyi eğitimi
alabilmesi için her türlü fedakârlık yapılıyor. Beslenme, oyun imkânları, yuva,
okul öncesi, okul koşulları çok fark ediyor. İnternetin etkisini
konuşuyoruz.... Bilgisayarı olamayan, bir odaya dört kardeşiyle sıkışan çocuk
bir yanda. Kendine ait odaya çekilip saatlerce bilgisayarın başında kalan çocuk
diğer yanda. Eğitimde başarının okuldan çok aileye bağlı olduğu araştırmalarla
kanıtlanıyor. Tabii bu anlamda aile etkisi, her şeyden önce toplumsal
eşitsizliklerin başlıca nedenlerinden birisini gözler önüne seriyor.
Diğer yandan hızlı değişim dönemlerinin
kuşakların ayrışmasına, hatta kuşak çatışmalarına yol açtığını biliyoruz.
Örneğin II. Dünya Savaşı sonrasının barış ve refah ortamında büyüyen 68 kuşağı
yerleşik değerlere ve düzene baş kaldırdı. Bir kuşak çatışması yaşandı.
Günümüzde arkadaş çevresi, okul, kent, iş
yaşamı, yeni teknolojiler ailenin etkisini zayıflatabiliyor. Bir örnek vereyim.
Gençlerin çoğu eskisine göre çok daha hareketli. Daha çok gezip daha çok yer,
çevre, insan görüyorlar. Mesela okumak için evden ayrılan öğrencilerin aileden
gelen düşünce ve davranış kalıplarını önemli ölçüde değiştirdiği gözleniyor.
İnternet, popüler kültür, yaşam biçimi dönüştürücü rol oynuyor.
Türkiye’de genç kuşaklarda görülen önemli
bir değişim daha çok muhafazakâr ailelerle ilgili. Özellikle okuyan çocuklar
kendi yaşamlarını kendi özgür tercihlerine göre biçimlendirmek istiyor.
Ailenin, mahallenin, dini ve siyasi otoritelerin hayatlarına müdahale
etmesinden hoşlanmıyorlar. Daha bireysel, özgürlüklerine daha düşkün oluyorlar.
Ama kuşak çatışmasına mı gidiliyor, derseniz tam da öyle değil derim. Aileden
kopmadan ailenin gelenekçi etkilerinden kurtulmak demek daha yerinde olur.
‘Demokrasi konusunda Türkiye’deki gençler
bardağın dolu tarafında’
Sizce yeni Türkiye’de genç jenerasyonun
ajandasında neler var. Yeni jenerasyonun büyüttüğü çocukların da yetişmesiyle
daha demokrat, farklılıklara daha ılımlı bir toplum mu görmemizi bekliyorsunuz,
yoksa aksini mi?
Önyargıların zayıflaması, hoşgörünün
artması kuşkusuz çok nedene bağlı. Bir kere kentleşme çok önemli. Tarım
toplumlarının kapalı köy dünyasında köyün içi ve dışı arasında kalın duvarlar
vardır. Köyden olmayan herkes bir potansiyel tehdit olarak algılanabilir.
Kırdan kente göç edenler bir süre ya da
bir kuşak sonra da olsa farklı sınıflardan, etnik ve dini gruplardan, değişik
alt kültürlerden insanlarla karşılaşıyor. Zamanla, başlangıçta aşırı bulduğu
kimseleri ve davranışları görmeye alışıyor. Böyle durumlar karşısında
aşırılıklara daha az hayret, öfke, hayranlık, şaşkınlık duyar hale geliyor.
Farklılıklara tahammülün en önemli temeli bu. Bu tür eğilimler ikinci, üçüncü
kuşakta daha belirgin hale geliyor.
Kentleşme bir çırpıda hoşgörü ve demokrasi
getirir, demiyorum. Tam tersine bir yandan hoşgörü artarken diğer yanda kent
içinde, ülke içinde bazı gruplara karşı duyulan nefret ve düşmanlık hissi de
artabiliyor. Bu toplumsal ama özellikle siyasi ortama bağlı. Yerleşik
demokrasilerde uzun çatışmalar ve hatta savaşlardan sonra bu sorunlar nihayet
aşıldı, deniyordu. Ama bu sefer de uluslararası göçlerle birlikte yabancı
düşmanlığı yeniden tırmanışa geçti.
Türkiye’de de bir yandan farklılıkları
hoşgörü ile karşılama anlayışının geliştiğini görüyoruz. Diğer yandan ataerkil
değerlerin, hiyerarşik ilişkilerin, otoriter yapıların, güçlü önyargıların,
nefretin söylemlerinin ortadan kalkmadığını... Y ya da Z kuşağının da bu
eğilimlerin tamamen dışında kaldığını söylemek mümkün değil. Örneğin gençlerin
bir bölümü ülkenin sorunlarının çözümünü, yumruğunu vuran güçlü liderde ya da
dini otoriterlerde görüyor. Sorunların ancak sertlikle çözülebileceğine
inanıyor. Kendileri gibi düşünmeyenlerin vatan haini olduğunu, ülkeyi terk
etmeleri gerektiğini dile getiren hatırı sayılı bir kütle var. Nitekim
Türkiye’de gençlerin göçmenlere karşı hoşgörüsü Amerikalı ve Avrupalı gençlere
göre çok daha düşük. Bu gençler de Z kuşağı...
Bir yanda hoşgörü diğer yanda önyargı.
Sonuçta Türkiye’de gençler nereye doğru gidiyor?
Demokrasi ve hoşgörü konusunda, Türkiye’de
gençlerin ağırlıkla bardağın dolu tarafında olduğunu düşünüyorum. Günümüzde
okul, medya, internet dünyası vesaire hoşgörü ve demokrasi değerlerini
yaygınlaştırmakta önemli rol oynuyor. Bunlar bütüncül ve tutarlı olmayabilir.
Ama farklılıklara saygı, yaşam tarzına saygı, insan hakları, kadın-erkek
eşitliği gibi değerler sürekli vurgulanıyor. Ve özellikle gençler internet
ortamında, sosyal medyada hem farklılıkların daha çok görüldüğü hem de
farklılıklara daha fazla değer verildiği bir dünyada yaşıyorlar. Buralarda
dünyada yaşayan tüm insanları, tüm canlıları içine alan bir çoğulculuk anlayışı
geliştirilmeye çalışılıyor. Çevre, iklim değişikliği, barış derken küresel
düzeyde düşünmeye başlayan gençlerin sayısı artıyor. Nitekim Türkiye’de yapılan
araştırmalar gençlerin demokrasi değerlerini üst kuşaklardan daha fazla
benimsediğini gösteriyor. Yükselen otoriter popülizme rağmen bu ortamlarda
hoşgörü, özgürlük ve demokrasi fikirleri ve değerleri öne çıkıyor.
‘AKP eğitimden istediği siyasi sonuçları
alamıyor’
Genç kuşakta yaşanan değişimi anlamak için
eğitim üzerinde öncelikle durmak gerektiğini söylediniz. Şöyle bir süreç
gözlüyoruz. Siyasi iktidar bir yandan okullaşmayı ve eğitimde dini boyutun
ağırlığını artırırken diğer yandan öğrencilerin desteğini kaybediyor. Neden
böyle oluyor?
Eğitim siyasi iktidarı iki farklı yönden
sarsıyor. Birincisi, eğitim gençlerin zihniyetini, değerlerini, bakış açılarını
değiştiriyor. Artan okullaşma nedeniyle gençlerin eğitim düzeyi sürekli
yükseliyor. Türkiye genelinde lise ve yüksekokul mezunu oranı yüzde 42 iken,
genç kuşakta (18-25) bu oran yüzde 60 seviyesine çıktı. Gençler arasında
eğitimin statüsü çok yüksek. Başlıca saygınlık ölçümleri sıralamasında eğitim
paradan, politikadan, dinden de önde gidiyor. Kadınlar eğitime daha da fazla
önem veriyor.
İkincisi, eğitimli nüfus arasında bağımsız
düşünme, geleneksel değerleri ve otoriteleri sorgulama, yeni fikirlere açık
olma eğilimi diğerlerine göre daha fazla. Araştırmalar örneğin kadın-erkek
eşitliğini benimseme oranının dördüncü sınıfta, birinci sınıftakinin iki katına
çıktığını gösteriyor. Kadın ve erkeğin evde sorumluluğu paylaşması gerektiğini
düşünenlerin oranı artıyor. İşte bu değişen düşünceler ve değerler siyasi
iktidarın değerleriyle, görüşleriyle, politikaları ile pek de uyuşmuyor.
Üçüncüsü, eğitim ve istihdam sorunlarının
ağırlığı da gençlerle siyasi iktidarın arasını açıyor. Bunlar hep dile
getirilen sorunlar. Alt yapı ve maddi destek yetersizliği. Eğitimde yeni
yüzyılın gerektirdiği vasıfların yeterince verilmiyor olması. Okuyan gençlerin
önemli bir bölümünün iş bulamaması. Düşük ücretle vasıfsız işlerde çalışmak
zorunda kalmaları... Siyasi iktidar işe alınmanın bu ölçüde torpile bağlı hale
gelmesinden sorumlu tutuluyor. Kısacası, kadrolaşma, müfredat değişikliği,
eğitim sistemine yapılan tüm müdahalelere rağmen, AKP eğitimden istediği siyasi
sonuçları alamıyor. Açıkça görüldüğü gibi öğrenciler ev kızlarına, çalışan
gençlere kıyasla AKP’ye çok daha düşük oranda oy veriyor. Bazı araştırmalara
göre AKP’nin öğrenci oyları yüzde 30’un altında. Parti ortalamasının 8-10 puan
altında.
Toplumdaki güçlü ön yargılar, daha
önemlisi siyasette yaşanan kutuplaşma gençlerin birbirleriyle ilişkilerini hangi
yönde etkiliyor?
Lise ve özellikle üniversite ortamları
öğrencilerin çok farklı kimselerle ilişki kurmalarını sağlıyor. Kantin, kahve,
kafe, AVM gibi mekânlar gençleri birbirine yaklaştırıyor. Buralarda çoğul
arkadaş çevreleri var. Çoğulculuk değerleri buralarda oluşuyor. Müzik, spor ve
genel olarak popüler kültür gençler arasında ortak konuları ve ilgi alanlarını
geliştiriyor. Bu tür ilişkiler önyargıların bir ölçüde kırılmasına yol açıyor.
Başkalarına karşı daha hoşgörülü davranmaya başlıyorlar.
Türkiye’de hüküm süren kutuplaşma, baskı
ve ötekileştirme atmosferi gençlerin günlük yaşamını doğrudan etkiliyor.
Gençler çeşitliliği zenginlik olduğu kadar çatışma nedeni olarak da algılıyor.
Ama kutuplaşmanın esas olarak siyaset kaynaklı olduğu ve siyasetin kutuplaşmayı
kızıştırdığı kanısı yaygın. Siyaset toplumu bölen ve ayrıştıran bir faaliyet
olarak görülüyor. Siyaset arkadaşlık ilişkilerini bile bozabiliyor. Siyaset
toplumu bölüyor. İnsan ilişkilerine zarar veriyor. Oysa muhafazakâr ya da
seküler, sağcı ya da solcu, gençlerin büyük bölümü aşırı siyasallaşmış değil.
Siyasi konuları herkesle, özellikle partizan gençlerle konuşmaktan
kaçınıyorlar. Ancak aynı görüşü paylaşan yakınlarla görüşüyorlar. Aksi halde
bir cepheye yerleştirilmekten, damgalanmaktan korkuyorlar. Gayrimilli, vatan
haini, ırkçı, faşist ilan edilmekten…
Daha çarpıcı bir örnek ise torpil konusu.
Gençler en temel sorun olan işsizliğin yalnızca bir istihdam sorunu değil aynı
zamanda bir torpil sorunu olduğunu düşünüyor. Yani kendi adamını yerleştirme ve
ilerletme anlayışının devlete, yerel yönetimlere hakim olması. Akrabanın,
hemşerinin aracılığının yetmediği “parti referansının” şart olduğu bir kayırma
düzeni. Bugünkü düzen yeni ayrıcalıklar yaratan ayrımcı bir düzen. Gençlerin
gözünde mevcut siyasi iktidar ve kurduğu düzen partizanlık ve kayırmacılıkla
özdeşleşiyor. Partizanlık toplumsal eşitsizliğin önemli bir nedeni olarak
görülüyor.
AKP’ye ya da genel olarak sağ partilere oy
veren muhafazakâr ailelerin çocuklarından söz ediyorsunuz? Bu gençler ne ölçüde
AKP’den kopuyor? Bu nedenle aileleri ile de çatışıyorlar mı?
Türkiye’de kırdan kente büyük çaplı
kitlesel göçler özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşandı. Bu dönemde Refah
Partisi (RP), partiye bağlı belediyeler ve dini kuruluşlar dini duyarlılıkları
ve belediye imkânlarını kullanarak kent yoksulları ile çok yönlü ve yakın
ilişkiler kurmayı başardı. AKP bu sayede genç bir kitlenin desteğini arkasına
almayı başardı. AKP’ye oy vermeyi sürdüren bu kitle artık orta, hatta yaşlı bir
seçmen kitlesine dönüştü.
Günümüzde gençler, siyasi parti
tercihlerini anne ve babaları gibi AKP öncesi dönemle kıyaslayarak yapmıyor.
Kent ortamında büyüyenler köy hayatı ve geçmiş hakkında somut deneyimlere sahip
değiller. Eğitim düzeyleri de anne ve babalarına göre daha yüksek. Özellikle
internet sayesinde dünyayı daha yakından izliyorlar. Kendi durumlarını varlıklı
gençlerin, hatta gelişmiş ülkelerdeki gençlerin durumları ile
karşılaştırıyorlar. Yaptıkları karşılaştırmalarda durumlarının daha iyi olması
gerektiği, layık olduklarını elde edemedikleri sonucuna varıyorlar. Mevcut
duruma anne ve babaları kadar olumlu bir gözle bakmıyorlar. Gençlerle ilgili
önemli bir dönüşüm bu.
AKP’ye artık oy vermeyecek olan
muhafazakâr aile çocukları’nın durumu
Bir sonraki genel seçimlerin 2023’te
yapılması planlanıyor. Seçimler planlandığı tarihte yapıldığı takdirde yaklaşık
7 milyon yeni seçmen oy kullanacak. Sizce bu değişim ne yönde olacak?
Cumhuriyetçi, sol, laik diye
tanımladığımız görüşlere sahip ailelerin çocukları anne babalarının çizgisini
büyük oranda devam ettiriyor. CHP’ye oy veriyor olmaları şart değil ama dini
muhafazakâr siyasetten uzak duruyorlar. Diğer yandan muhafazakâr ailelerden
gelen ve AKP’ye kuvvetle bağlı olan bir genç kütlesi de var. AKP’den kopuş
konusunu bu ikisinin dışında üçüncü bir kesime bakarak anlamaya çalışmak lazım.
Benim üzerinde durmaya çalıştığım gençler AKP’ye istemeye istemeye oy veren, ya
da artık vermeyen, vermeyecek olan muhafazakâr aile çocukları. Türkiye’de
gençlerden kaynaklanan siyasi değişimi anlamak için bu kesim üzerinde
durmalıyız.
Bu gençler aile ve yakın çevrelerinden
gelen gelenekçi ve geniş çevrelerinden gelen modern değerler, ilişkiler,
zihniyet arasında sıkışıyorlar. Muhafazakâr aile çocukları için bir yanda
ailenin ve yakın çevrenin kazandırdığı aidiyet ve güvence var. Diğer yandan
ailelerini fazla geleneksel buluyorlar. Kendilerinin, ailelerine ve özellikle
onların yakın çevrelerine göre daha modern olduklarını düşünüyorlar. Bazı
araştırmacılar diyor ki, bu kuşak çok kimlikli. Aynı anda milliyetçi,
muhafazakâr, dindar, liberal, laik vesaire. Bu çok önemli. Kanımca bu durum
özellikle farklı kültürler arasında sıkışan bu muhafazakâr aile çocukları için
geçerli. Bu konu daha çok araştırılmalı.
Türkiye’deki çalışan, erken evlendirilen
milyonlarca genç var. Ama üç gençten en az biri için eğitim süresi 18 yaş
sonrasına uzamaya başladı. Evlenme yaşı gecikiyor. Bu nedenle “gençlik” artık
farklı hayat olarak görülüyor. Bir bakıma gençlerin çoğu için gençliği yaşama
bir özlem haline gelmiş durumda... Özgür, canlı, hareketli, eğlencesi bol bir
hayat. Buna karşılık AKP iktidarı gençleri geleneksel değerler, otoriteler ve
kurumlar vasıtasıyla denetim altında tutma eğiliminde. İtaat, dava adamlığı,
dünyayı fethetme falan bekleniyor. Bir bakıma aşırı ciddi, sıkıcı, yaşlı.
Üstelik siyasi iktidarın yasakçı ve baskıcı tutumu gençleri rahatsız ediyor.
Gençlerin gençliği yaşama isteği ile siyasi iktidarın kısıtlayıcı yaklaşımı
arasında ciddi bir gerilimden söz ediyorum.
Nitekim muhafazakâr ailelerin çocukları
siyasi baskı kadar mahalle baskısından şikâyetçi. Mahalle baskısı deyince
komşu, akraba, hemşeri kadar siyasi iktidarın yerel temsilcilerini anlıyorlar.
Politikacıların, din adamlarının, mahalle çevrelerinin, hatta ailelerinin
görüşlerini peşinen kabullenmek istemiyorlar. Bu baskıcı ortamların dışında
özgür ve hoşgörü ortamının hakim olduğu bir çevrede yaşamak isityorlar. Farklı
bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar. Gençlerin bu istekleri ve beklentileri,
onları gelenekçi değerleri, zihniyeti ve siyasi/toplumsal dokuları korumaya
öncelik veren AKP iktidarı ile karşı karşıya getiriyor. Siyasi iktidarın başta
eğitime müdahale ederek, genç kuşakları kendine bağlama çabaları da sonuç
vermiyor. Hatta ters sonuçlar doğuruyor.
‘Merkeze eğitimi koymayan parti gençlerden
uzaklaşıyor’
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, T24’te Murat
Sabuncu ile yaptığı ‘Sayıların Dili’ programında, “Bu kuşağın yüzde 70'i var
olan partilerin Türkiye'nin sorunlarını çözeceğine inanmıyor” dedi. Sizce
siyasi partilerin, mevcut siyasi iklimde bu gençleri ikna edebilmesi için nasıl
bir rota izlemesi gerekiyor?
İlk akla gelen haliyle sadece gençler
değil Türkiye’de yaşayan herkesin sorunları. Eğitim, istihdam, huzur,
uluslararası saygınlık vesaire. Ama gençler ve özellikle öğrenciler için özgürlük,
adalet, çevre ve kadın sorunları bunlar kadar önemli. Kadın sorunu yalnız
kadınlar için değil genç erkekler için de büyük önem kazanmış durumda. Kadın
cinayetleri, tecavüzler, tacizler, büyük endişe yaratıyor. Yani gençlerin
sorunlarını ve beklentilerini çok yönlü olarak ve yeni eğilimleri göz önünde
bulundurarak ele almakta yarar var.
Tabii gençlere özgü sorunlar da var.
Özellikle dezavantajlı gençler için burs, yurt, harç, okul masrafları gibi
sorunlar. Siyasi partiler eğitim sorunu ile ne ölçüde ilgileniyor? Eğitimde
eşitlik, eğitimin kalitesi. Eğitim sisteminin bu yüzyılın temel vasıflarını
kazandırıp kazandıramadığı. Tüm konuşmaların merkezine eğitimi koymayan bir
parti haliyle gençlerden uzaklaşıyor. Aynı derecede önemli olan istihdam, iyi
bir iş, makul bir ücret, iyi çalışma koşulları. Gençlerin maruz kaldığı
baskılardan kurtulmak istiyorlar. Gençler arasında dışarı gitme ve başka
ülkelerde okuma, çalışma isteği oldukça güçlü. Siyaset dünyası için önemli olan
bu ülkede daha iyi yaşamalarını, ilerlemelerini sağlama, kendilerini rahat
ifade edebilecekleri yeni ve inandırıcı bir toplum vizyonu sunabilme. Bugün 18
yaşındaki genç bile belirli bir yaşam standardını tutturamayacağı için
evlenemeyeceğinden, çocuklarını iyi yetiştiremeyeceğinden endişe ediyor. Bu
endişe edilmesi gereken bir durum.
Başta kadınlar, dışlanan gruplar, tüm
dezavantajlı gençler üzerinde ayrı ayrı durmak gerekir. Ev kızları, genç evli
kadınlar, çalışan çocuklar, engelliler... Her birinin gençliği yaşama
deneyimleri farklı. Gençleri bu farklılıkları dikkate alarak anlamaya
çalışmalıyız.
Gençlerin çoğunluğu parti siyasetini
olumsuz algılıyor. Politika ve politikacıya güven, politikaya ilgi ve
politikaya katılım düşük. Çoğu kutuplaştırma ve çatışmaya dayalı siyasetten
şikâyetçi. Gençler alışılagelmiş siyasi faaliyetlere pek ilgi göstermiyor.
Partilere üyelik ve özellikle aktif katılım talebi zayıf. Buna karşılık yeni
katılım biçimleri (hareket, dilekçe, internet, boykot) daha fazla ilgi çekiyor.
Gençler sanıldığı anlamda apolitik değil. Sorunlarını ve eleştirilerini
alışılagelmiş siyasi dilin ve tarzın dışına çıkarak ifade etmeye çalıştıkları
için öyle görülüyorlar.
Alışılagelmiş siyasi polemik, kavga,
atışma, söz düelloları yabancılaşma yaratıyor. Bir grup gencin içini soğutacak
şekilde karşı tarafı bozmak gençleri yakınlaştırmıyor, uzaklaştırıyor. Mevcut
siyaset gençlerin günlük yaşamını olumsuz etkiliyor. İnsan ilişkilerine,
arkadaşlıklara, birlikte iş yapmaya engel oluşturuyor. Bölüyor, ayrıştırıyor,
çatıştırıyor. Militan ya da partizan gençlerle gençlerin karşısına çıkmak bu
sorunu çözmek bir yana daha da çıkmaza sokuyor.
En önemli sorun
sanıyorum burada. Siyasetle gençlerin günlük dünyası, talepleri ve beklentileri
arasındaki mesafe açılıyor. Bu mesafe nasıl kapanır? Parti kadrolarını
gençleştirmek, gençlerin birkaç maddi sıkıntısına değinmek, vaatleri
sıralayarak bu mesafeyi kapatma mümkün görünmüyor. Gençlerin kendilerini nerede
ve nasıl ifade ettikleri iyi izlenilmeli. Popüler kültür, müzik, fotoğraf,
video klip, spor, mizah... Gençlere seslenecek yeni siyasi dili buralarda
aramak yararlı olabilir.