30 Kasım 2025 Pazar

Sohbet Abdullah Ağar/30 Kasım 2025

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir?

PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş.

Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim.

Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor.

Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım:

“O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.”

Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır.

Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür.

Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır?

Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır.

Peki sözlerinin anlamı nedir?

Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır.

Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir.

Açalım:

• Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır.

• Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü.

• “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır.

Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır.

• “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor.

• Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir.

• PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir.

• Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır.

Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar.

Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur.

“Suç yok” demek şu anlama gelir:

• Köy basmak suç değil.

• Çocukları öldürmek suç değil.

• Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil.

• Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil.

• Mayın/EYP döşemek suç değil.

• Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil.

• Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil.

• Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil.

• Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil.

• Siyasi suikastlar suç değil.

• Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil.

• Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil.

Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır.

Bununla;

• Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar.

• Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar.

• Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar.

• “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar.

Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur:

• Terörü “çatışma”ya çevirmek,

• PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak,

• Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak,

• Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak.

Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir.

Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor?

Çünkü:

• Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor.

• Bazı medya yapılarına sızılmış durumda.

• Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor.

• Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor.

• Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor.

İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor.

Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor:

• “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.”

• “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.”

Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.”

Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK;

• Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya,

• Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor.

Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar.

Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır.

Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var.

• Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var.

• Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir.

Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz.

Son sözüm:

Terör bitmeli midir?

Evet, kesinlikle evet.

Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil.

Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir.

Böylece af dilemelidir.

O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir.

Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur.

Gerisi karanlıktır.

Saygılarımla

‘Kuzey Müslümanlığı’ dedikleri Dr. Hayati Bice+30/11/2025

Türk televizyonlarındaki haber kanallarının Komplo Teorileri konularında sıklıkla ağırlayıp görüşlerini aldığı -artık medyatik bir figür olan- Dr. Ramazan Kağan Kurtoğlu’nun Fatih Altaylı’ya konuk olduğu bir Teke Tek programında 2016 yılında işittim bu kavramı: Kuzey Müslümanlığı. Kurtoğlu konuşmasında Toynbee’nin fikirlerini şöyle naklediyordu: “1955 tarihli bu raporunda Arnold Toynbee aynen şunu diyor: “Güney Müslümanlığı (Selefî ve Eşarî eksen) artık şeyhin, şıhın, tarikatların elindedir. “Bastırırsınız parayı, satın alırsınız. Batı medeniyeti için tehdit değildir. Ama Kuzey Müslümanlığı (Semerkant, Buhara, İstanbul eksenindeki Hanefî, Matûridî, Türk Sünniliği) Mustafa Kemal gibi isyancılar çıkarır. Pakistan’ı da peşine takabilir. Batı medeniyeti için hem tehdit hem alternatiftir.”

Kurtoğlu’nun bu sözlerini işittiğim ilk günden itibaren, sosyolojik bir olgu olarak bir inanç sisteminin coğrafî yönlere tahsis edilerek sunulmasının anlamsızlığını konuyla ilgili arkadaşlarımla paylaşmışımdır. Daha sonra Kurtoğlu’nun Evanjelizm konulu kitabının değişik yıllarda, farklı yayınevlerinden yapılmış baskılarında da bu kavramını -hemen hemen TV’lerdekinin aynısı ifadelerle- kullandığını gördüm. Ramazan Kağan Kurtoğlu’na bu yazıyı yazmadan önce yaptığımız yazışmada bahsettiği Toynbee imzalı raporu bir kitabına alıp almadığını sordum. Dr. Yalçın Koçak editörlüğünde basılan Tiran (Toynbee’nin Kayıp Kitabı)” adlı eserinde olabileceğini söyledi. Bu kitabı incelediğimde Kuzey Müslümanlığı kavramından daha önceki kullanımlarındaki çerçevede söz ettiğini gördüm. Ancak Toynbee eserlerine yapılan 4 atıfın tamamı da yazarın “Dünya, Batı ve İslam” adlı eserine yapılmıştı ve bu sayfalarda Kuzey Müslümanlığı tanımlamasının izi bile yoktu. Bu durumu kendisine ilettiğimde “Bahsettiğim üniversite kütüphanesinde ‘Top Secret’ damgalı “Toynbee Raporu”nu 1999 yılında görüp okudum. Naklettiklerime inanıp inanmamakta serbestsiniz” dedi. (Benim kanaatim, Kurtoğlu’nun doğru söylediği ve Toynbee’nin ABD İstihbarat Servisleri için yazdığı bir raporda bu kavramın yer aldığıdır.)

LİTERATÜRDE ‘KUZEY MÜSLÜMANLIĞI’ KULLANIMLARI

Bu kavramın Toynbee’den esinlenerek -veya esinlenmeden- başka yazarlar tarafından da kullanılmış olabileceği düşüncesiyle yaptığım araştırmada genellikle bazı ülkelerin kuzey/güney bölgeleri insanları arasındaki çekişmelerden söz edilen yazılarında net olarak sadece coğrafik bağlamda ‘Kuzeydeki Müslümanlar’ olarak –mesela Nijerya için, Sudan için tamamen coğrafi temelde kullanıldığını gördüm. Sadece yine bir ABD istihbarat görevlisi olan Charles D. Cremeans’ın tam adı “The Arabs and the World” olan kitabının 121. sayfasında Moğol istilasının etkilerini anlatırken Suriye’nin kuzeyindeki bütün Müslümanların bu istiladan olumsuz etkilendiklerini ancak kısa sürede istilanın hasarını gidererek tekrar medeniyet üretimine devam ettiklerini anlatıyordu.

Doğum yılı 1915 olan Cremeans’ın Ekim 1962’de tamamladığı anlaşılan bu önemli eseri ABD devletine strateji belirleyen Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations) tarafından 1963 yılında yayımlanmıştı. Yazarın 1950’li yılların büyük bir bölümünde Kahire’de yaşamış, bu dönemde ABD Büyükelçiliği ve ABD Operasyon Misyonu ile çalışmış olması kayda değerdir. Cremeans’ın söz konusu satırları şöyledir: “On üçüncü yüzyıldaki Moğol istilaları, Suriye’ye kadar tüm ‘kuzey İslamı’na felaket getirdi. Ancak Moğollar geri çekildikten sonra bölge, derin bir gerileme içinde olsa da Müslüman oldu. … Osmanlı Türklerinin yönettikleri imparatorluk Müslüman idi. İnançları gereği iktidarda olana boyun eğmeye alışkın olan Araplar, Osmanlıları egemen olarak kabul ettiler ve onların zaferlerini İslam’ın fetih gücünün ve Allah’ın peygamberi Muhammed aracılığıyla gönderdiği vahiylerin hakikatinin yeni bir kanıtı olarak karşıladılar.” (“The Arabs and the World” , p.121). Burada Kuzey Müslümanlığının alt sınırının 37o Kuzey paraleli altında kalan Suriye toprakları olarak kabul edilmesi dikkat çekicidir.

İslam topraklarını kuzey/güney ayrımı ile tarif eden bir diğer önemli isim Fernand Braudel’dir. Braudel İstanbul’un bir güç merkezi olarak müslümanlaşması bağlamında şunları yazmıştır: “15. yüzyılda, yankı uyandıran bir Türk zaferi geldi: İkinci bir İslam, ikinci bir İslami düzen, bu sefer toprağa, atlıya ve askere bağlı, Balkanlar’ı ele geçirerek Avrupa’nın derinliklerine nüfuz eden bir ‘Kuzey’ İslamı. İlk İslam, kariyerinin sonunda İspanya’ya ulaşmıştı. Osmanlı macerasının özü ise, Avrupa’da ve bir sahil kentine ulaşmasındadır. İstanbul’un yerleşim, örgütlenme ve planlanması Avrupa tarzındaydı.” (The Mediterranean and the Mediterranean World in the Age of Philip.II Volume.I, p.188) Braudel’in Kuzey Müslümanlığı kavramını, akaid, mezheb, tarikat vb. inanç unsurlarını içermeyecek şekilde “egemen güç, iktidar” anlamında kullandığına dikkat ediniz.

Değerli yazar Lütfi Bergen’in “Kuzey Müslümanlığı ve Türk-İslam Milliyetçiliğinin Eleştirisi” adlı bir kitabı Doğu Kütüphanesi yayını olarak bu yılın başlarında yayınlandı. Yazarı tarafından bir görüşmemizde adıma imzalanan bu kitapta “Kuzey Müslümanlığı” kavramının anlatıldığı kısımda Dr. Ramazan Kağan Kurtoğlu’nun yazının girişinde alıntıladığım TV mülakatındaki sözleri akademik bir atıf yapılmadan rivayet olarak alıntılanmıştı. Daha sonra da buluşup, yüzyüze görüştüğümüz Lütfi Bergen’e İslam’ı coğrafik bir kavramla tanımlamanın yanlışlığı konusundaki fikrimi açıklıkla ilettim. Ayrıca konuyu ilk kez dile getirenin Arnold J. Toynbee’nin bir raporuna istinaden Ramazan Kağan Kurtoğlu olduğunu ilettim. Buna karşılık Bergen kendisinin Kuzey Müslümanlığı kullanımında Toynbee’nin tasnifini değil, Hz. Nuh a.s.’ın oğlu Yafes’in Kuzey bölgelerindeki insanları davet ettiği tek tanrıcı, Haniflik dinine işaret ettiğini söyledi. Yafes’in oğullarının da aynı dinin takipçileri olarak Türkleri bu inanca davet ettiklerini; ‘Kuzey Müslümanlığı’ndan kastının bu olduğunu söyledi. Ayrıca İbn Haldun’un kuzeyin soğuk bozkırlarında yaşayan halkların medeniyetten uzak oldukları görüşünü de eleştirel olarak kaydettiğini ifade etti.

Lütfi Bergen “Kuzey Müslümanlığı ve Türk-İslam Milliyetçiliğinin Eleştirisi” kitabının “Türk Teo-Politiği ve Törede Birlik” başlıklı Birinci bölümünde Toynbee ve Güney Müslümanlığı-Kuzey Müslümanlığı adlı bir alt başlık açmasına rağmen kendi Kuzey Müslümanlığı yaklaşımının Toynbee tarafından tanımlanan Kuzey Müslümanlığı kavramlaştırması ile ilgisi olmadığını kitabında da savunmaktadır. Bu bölümde Toynbee raporundan ilhamla medyada seslendirilen fikirleri kaynak göstermeden iktibas ederek yanlışlamaktadır. Bergen kendi Kuzey Müslümanlığı kavramlaştırmasının –“Anadolu Mayası Paradigmasına Bir İtiraz” başlıklı kısımda yazdığı gibi- Hz. Nuh’un gemisinden inen Yafes’in kendi nesebinden gelen topluluklar” ile olduğunu savunmaktadır. Burada yeni bir sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır: Yafes’in Çocukları Kim?

YAFES’İN ÇOCUKLARI KİM?

“Yafes’in Çocukları” denildiğinde gerek İslam tarihi kaynaklarında gerekse daha eski metinlerde durumun çok karışık olduğu görülecektir. Bu konuda İslam tarihi kaynakları Yafes’in çocukları olarak çok değişik toplulukları işaret etmektedir. Kaynakların hepsi bu şecerenin Yafes’in oğlu Türk (Türk b. Yafes b. Nuh) vasıtasıyla bütün Türk kavimlerini içerdiğinde müttefiktir. Ancak kaynaklarda Yafes’in çocukları arasında bütün İskandinav halkları, Sakalibe adıyla anılan bütün Slav halkları ve hatta Çin ahalisinin bulunduğunu kaydeder.

Bu sayılan halkların tamamı -Bergen’in iddiasına göre- Hanif dini müntesibi –en azından monoteist olmaları- olması gerekirken her birisinin farklı dini inanç sistemlerini takip ettikleri asırlardır bilinen, yazılı kaynaklarla sabittir. Bu konuda ayrıntıları din tarihi uzmanlarına bırakırken Kazan Tatarlarının büyük âlimi Mirfatih Z. Zekiyev’in “Türklerin ve Tatarların Kökeni” kitabındaki özellikle Saklab b. Yafes bahsini konuyla ilgili okura tavsiye ediyorum.

“Yafes’in Çocukları”nın inanç sistemini oluşturduğu iddia edilen Hz. Nuh’a vahyedilen dinin esasları hakkında Eldar Hasanov’un doktora tezinden hareketle basılan “Nuh Kanunları ve Nuhîlik” kitabında da bu inancın emir ve yasakları hakkında ayrıntılı bilgilendirme mevcuttur.

BİR İNANÇ SİSTEMİ COĞRAFİK TANIMLAMA İLE ADLANDIRILABİLİR Mİ?

Bu yazının yazılma nedeni, sosyolojik bir olgu olarak bir inanç sisteminin coğrafik tanımlama ile sınırlandırılmasının saçmalığına işaret etmek içindir. Coğrafik olarak kuzey yarımkürenin 45o enleminin kuzeyinde yer alan, kuzeyin daha kuzeyinde yaşayan pek çok halk gibi bölgenin Türklerinin İslam önce inanç sistemi için kullanılması –kullanan büyük tarihçi Toynbee de olsa başkası da olsa- yanlıştır.

Toynbee’nin asıl şaheseri olan “A Study of History” adlı, 1934-1961 yılları arasında yayımlanan 12 cildlik muhalled eserinde bu coğrafik ayrımı kullanmayıp raporunda “Güney Müslümanlığı” olarak tanımladığı sosyolojik olguya “Arabic Islam” (ve diğerleri için Non-arabic Islam) tabirlerini kullanması zaten -kendisi 1955 tarihli bir raporunda bu ayrımı yapmış olsa bile- bu fikrini kesinleştirmediğinin kanıtıdır. Arnold J. Toynbee’nin ‘Arap Olmayan İslam’ tanımın içerisindeki muhtevanın % 90’ının Türklerin İslam’ı anlama ve yaşama tarzını içerdiği tarihî bir gerçek olarak ortadadır. Bunun bugünün dünyasındaki karşılıkları başlı başına bir değerlendirmeyi hak etmektedir.

28 Kasım 2025 Cuma

Merkezin çöküşü ve orta sınıf Ömer Faruk+28/11/2025

Türkiye’de siyaset her zaman ‘iki ana aks etrafında’ şekillenmiştir. Merkez Sağ’da Adnan Menderes/Demokrat Parti, Süleyman Demirel/Adalet Partisi, Turgut Özal/Anavatan Partisi ve daha az yetenekli Çiller/Yılmaz… Buna karşılık kendisini “Orta’nın Solunda” konumlandıran ‘ebedi muhalefet’ Cumhuriyet Halk Partisi ve yokluğundaki türevleri DSP/SHP…

Diğer siyasi partiler, ‘merkezin iki yanını’ tutan partilerin de ‘sağında/solunda’ mevzilenmiştir daima. Aybar’lı Behice Boran’lı Türkiye İşçi Partisi İsmet Paşa’nın/Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘birkaç parmak solunda’ sayılırken, Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi ile Erbakan’ın Millî Görüş Partileri sağın da sağında…

Merkez Sağ partiler ekonomide ‘liberal ve kalkınmacı’ politikaları benimserken, siyasal açıdan, ‘Sol/Komünizm karşıtlığı’ yedeğe çekilmek şartıyla, ‘Batılılaşma yanlısı’ ceberut DEVLET aygıtına karşı HALK yığınlarının yanında oldular daima: taşranın geleneklerine ve dine saygılı, görece özgürlükçü. Batı’dan bakıldığında, Menderes’te de Demirel’de de Özal’da da ‘klasik liberal demokrasi’ adına eleştirilebilecek pek çok ‘kusur’ bulunabilir elbette. Ama Avrupa’daki gibi köklü bir burjuvazinin, örgütlü ve bilinçli bir proletaryanın yani ‘devletten bağımsız’ güçlü bir ‘sivil toplumun’ teşekkül etmediği bir ülkede siyaset konuştuğumuzu her zaman aklımızda tutmalıyız. Tamamlanmamış bir ülkenin sağ’ı da sol’u da ‘eksik’ haliyle.

AK Parti 2001’de kurulurken Merkez Sağ’ın bu topraklarda mümkün olabilecek en ‘liberal demokrat’ söylemlerini sahiplenmişti. İlk on yılında kimi sürçmelere/tökezlemelere rağmen Merkez Sağ’dan konuşan/yapıp eden bir partiydi. Millî Görüş hareketinden ayrılan yenilikçilerin “gömlek değiştik” propagandasının ardında, “bizler de merkeze taşındık” iması vardı.

Gezi eylemleri, Fethullahçıların devlet mekanizmasından sökülme mücadelesi, Suriye’de patlayan iç savaş, Mısır’daki askeri darbe, PKK’nın çözüm sürecinde ayak diretmesi ve 15 Temmuz 2016… İç ve dış gelişmeler, MHP ile kurulan ittifak AK Parti’yi ‘merkezden’ uzaklaştırdı; giderek daha ‘milliyetçi/devletçi’ bir parti hâline getirdi. Yaşananlar Merkez Sağ’ın çöküşü, sağın da sağındaki iki anlayışın [MHP/Millî Görüş] koalisyon kurmasıydı basitçe. Boşluğu görüp AK Parti’den kopan kadrolar [Deva/Gelecek] merkezi doldurma imkânlarını kaybetti ya da çeşitli nedenlerden dolayı bu potansiyeli kullanamadı. [Başka bir yazının konusu!]

Türkiye’deki ‘siyasi krizin’ adını koymalı artık: on yıldır ‘Merkez Sağ’sızlıkla’ malulüz. 2016 model AK Parti’nin 2002 model AK Parti ile uzaktan yakından ilgisi yok. Bu AK Parti daha çok v2 Millî Görüş. Ankara’da ‘yeni bir rejim’ inşa ediliyor: Neo-İttihatçı/Neo-Osmanlıcı/milliyetçi/devletçi... Devletle Sünni halkın/dindarların arasındaki ‘yüz yıllık mesafe’ kapatıldı. Kemalizm’in ‘köpüğü’ alındı. Yumuşatıldı. Burada lâik ve batılılaşmacı Kemal Atatürk’e yer yok. Atatürk ancak 1920’deki “Gazi Mustafa Kemal” hâliyle kabullenilebilir. Ya da kabul ettirilebilir. Dindar çevrelerden yükselen homurdanmaya rağmen, Atatürk imajı tazeleniyor, mitolojideki aşırılıklar atılıyor, tekrar yazılıyor, Atatürk kalpağı ve Gazi namıyla yeniden diriltiliyor, sözüm ona sivilleştiriliyor.

Elbette bu yapılırken maksat Türkiye’deki kadim kutuplaşmayı sona erdirmek değil. “Gazi Mustafa Kemal” imajı otoriterleşmenin bir aparatı hâline getiriliyor. Türkiye, rejimi Rusya’ya, ekonomisi Arjantin’e, sokakları Kolombiya’ya, bürokrasisi aile şirketi gibi yönetilen Katar’a, etnik açıdan Lübnan’a benzeyen/benzetilen bir ülkeye dönüştürülürken [harıl harıl gaz/petrol arayışını ‘otoriter rejimi’ sürdürülebilir kılmakla bir ilgisi olmalı], buna rıza göstermeyecek bütün toplumsal gruplar, aydınlar, gazeteciler, kurumlar [sivil toplum?] sertçe bastırılmak, susturulmak isteniyor.

İşin kötüsü, muhalif çoğunluğun da ‘gerçekten demokrat’ olmayışı. Onlar ellerinden kayıp giden Kemalist devleti ‘restore’ etmek istiyor, olan biteni anlamakta güçlük çekiyorlar. [Ölüsünün ikonasıyla yenisine karşı savaşılamaz oysa!]

GERÇEK BİR ORTA SINIF VAR MI?

“Demokrasi dünyanın en narin çiçeğidir. Onu yaşatan hoşgörüdür, uzlaşıdır, diyalogdur...” Böyle başlıyordu rahmetli Mehmet Ali Birand, bilmiyorum kaç kez seyrettiğim/ezberlediğim, o ünlü Demirkırat belgeselinin her bölümüne. Evet, demokrasi dünyanın en narin çiçeği ama onu yaşatan ‘yalnızca’ hoşgörü, uzlaşı ve diyalog değil. Demokrasi güçlü, köklü ve ‘devletten bağımsız’ bir ‘orta sınıfla/burjuvaziyle’ var olur, yeşerir ancak.

Türkiye’de güçlü, köklü ve devletten bağımsız bir orta sınıfın/burjuvazinin varlığından söz edebilir miyiz? Pek sanmıyorum. İktidar el değiştirince ‘kurucu ayarlara’ dönme hayalleri kuran, kötüsü gelirse yurtdışına ‘kaçmaya’ çalışan, sabah akşam ‘Atatürk sayıklayan’ beyaz yakalıların, höt denildiğinde ‘hizaya geçen’ iş adamlarının var olduğu bir ülkede demokrasi nasıl kök tutup yeşerebilir? Ne kadar yaşatılabilir? Türkiye’nin talihsizliği ya da makus talihi Anadolu’nun/taşralıların ‘politik kabalığı’ ve ‘açgözlülüğü’ değil sadece. [Bu da başka bir fasıl elbette. Başka bir yazı...]

Bizim büyük çaresizliğimiz ‘devletten bağımsız’ güçlü ve köklü bir orta sınıfın bir türlü ama bir türlü var ol(a)mayışı. Türkiye’nin vergi yükünü çeken eğitimli, donanımlı, dil bilen, dünyaya açık ‘elitlerinin’ kendileriyle de hesaplaşabilecek düzeyde/yeteri kadar demokrat ve liberal olamaması. Herkesin ve hepimizin kafasının ta ilkokuldan itibaren devlete tapıcı ‘totaliter bir ideolojiyle’ zehirlenmesi, koşullandırılması. Devletin gücünü frenleyecek, onu dengeleyip denetleyecek, temel hak ve özgürlükleri bürokrasiye karşı savunacak kadar güçlü, modern Batı kültürünü ve geleneksel yerli kültürü benimsemiş, ‘aşağıya-halka’ yayacak kadar köklü ve kültürlü Burjuva orta sınıfının/aydınların/elitlerin eksikliğinin vahim sonuçlarını yaşıyoruz. Olsa idi böyle bir sınıf; var görünenler “eğreti” kalmasaydı eğer ne dün ne de bugün, ‘bir tek adamın’ keyfi ve muhalefetsiz yönetme hırsına teslim olmazdık sanıyorum. Ama zenginler servetlerini ‘ihalelere/hazineye’ borçluyken, aydınlar ve üniversite her dönemde kapıkulu, resmi görüşün havarisi.

Profesör Metin Heper’e göre Türk modernleşmesinin ‘hatalı/kusuru’ yanı, modernleşmenin aşağıdan değil ‘yukarıdan’ gelmesidir: “Ekonomik tabanlı orta sınıfların gelişip siyasal hayata ağırlığını koyamaması ve bu olguya paralel olarak Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin temel çelişkisinin dinsel-seküler bir diyalog şeklinde ortaya çıkması sonucu, siyasal-normatif eğilimi ağır basan bir bürokratik elit geleneği devam etmiştir.” Osmanlı/Türk modernleşmesini Batı Avrupa’daki gibi, öncelikleri ‘ekonomik’ gerekçeler olan kentli-girişimci ‘orta sınıf’ (yani burjuvazi) değil, öncelikleri ‘askeri-idari’ problemleri çözmek olan ‘merkezi bürokrasi’ (yani devlet) sırtlanmış, başlatıp sürdürmüştür. Bu da “aşağıya tahakküm/yukarıya itaat” kültürünü güçlendirmiş, modernleşmeyi daha çok ‘askeri-idari-kültürel bir reform projesi’ haline getirmiştir.

Bugün ‘AK Parti istibdadına’ muhalefet edenler ikiye ayrılıyor: 1) Atatürk dönemini ve Kemalist değerleri referans alanlar... 2) Temel hak ve özgürlükleri, kuvvetler ayrılığını, hukuk devletini samimiyetle benimseyenler... Birinci gruba mensup olanlar yani ‘eski rejimin’ artık elitleri ‘otoriter yönetimlere’ değil Erdoğan’ın yönetmesine karşı ve muhalifler içinde çoğunluktalar. (İttihatçılar da ‘Padişahlığa’ değil Abdülhamid’e karşıydılar...) Bu çok açık. Ceberut devlet otoritesiyle pek de sorunları yok. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşananlardan dolayı hiçbir zaman sorumluluk duymuyor, hiçbir tartışmada özeleştiri getirmiyorlar. Varsa yoksa AK Parti’yi desteklemiş olan ‘bir avuç liberal demokratla’ kavgaları... Tek günahkâr var onlara göre: AK Parti’ye inanıp/kanıp “yetmez ama evet” diyenler! Bu nedenle yüz senede ‘sivilleştiğimiz’ kadar ‘demokratikleşemedik.’

Türkiye’nin gerçekten demokratikleşebilmesi için merkezi tahkim etmesi beklenen ‘orta sınıfın/küçük burjuvazinin’ değişip dönüşmesi gerek ilkin. Çıtayı daha yükseğe koymalı. Taşra/kasaba cehaletiyle kentli kibir dışında bir ‘üçüncü yol’ olmalı. Mümkündür.

27 Kasım 2025 Perşembe

Yeni çözüm süreci: Bir devlet projesinin anatomisi Salih Cem Pişkin+27/11/2025

CHP’nin İmralı’ya vekil göndermeme kararı, Türkiye siyasetinin tüm fay hatlarını bir anda tetikledi. Destekleyenler, eleştirenler, “tarihi fırsat kaçıyor” diyenler ya da “bu tuzağa düşülmez” diye yorumlayanlar… Fakat bu yoğun tartışma, çoğu zaman sürecin kendisini değil, süreç üzerinden verilen tepkilerin birbirini tartışmasını üretti. Oysa bugün gelinen aşamayı anlamak, bu duygusal savrulmalardan uzaklaşıp süreci bir “devlet projesi” olarak kavramayı gerektiriyor. Bu yazı, yeni çözüm sürecinin nihai hedefi konusunda büyük hükümlere varmak için değil, aktörlerin niyetlerini ve birbirlerine dönük pozisyonlarını anlamlandırmak için yazıldı.

Önce kısa bir kronoloji: 1 Ekim 2024’te Bahçeli’nin TBMM’de DEM sıralarına gidip tokalaşması, ardından 9 Ekim’de Erdoğan’ın “daha geniş uzlaşı” mesajı, devletin Kürt meselesi dosyasını yeniden açtığının ilk belirtileriydi. 22 Ekim’de Bahçeli’nin “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” çıkışı süreci görünür kıldı. Bu ihtişamlı açılışın hemen ardından 30 Ekim’de Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in gözaltına alınması ve tutuklanması sürecin başladığı anda kendi muhalifini de şekillendirme iradesi taşıdığını gösteriyordu.

Bu adım, belki de sürecin bir an önce nihayete kavuşmasından ziyade uzun vadeli düşünülmüş, birtakım stratejik hedeflere hizmet etmesi bakımından olabildiğince bir taşla birden fazla kuş düşürmeyi hedeflediğinin de bir işaretiydi.

Bir yıl boyunca “ittifakta çatlak mı?”, “danışıklı rol dağılımı mı?”, “AKP seçim stratejisi mi?” tartışmaları sürerken Bahçeli Kasım 2025’te Kürt sorununu “yüz elli yıllık mesele” olarak tanımlayarak çerçeveyi genişletti.

Dışarıdan bakıldığında yerinde sayıyor gibi görünen yeni süreç için bu bir yıl içinde aslında tarihi önemde gelişmeler yaşandı. Öcalan’ın örgütün feshi ve silah bırakma yönündeki adımları, “devlet aklı” için bir samimiyet testi niteliği taşıdı.

Buna karşılık CHP’ye yönelik sert yargısal operasyonlar, sürecin “demokratikleşme” iddialarıyla uyuşmayan bir paralel hat yarattı. Bu şartlara rağmen içinde CHP’nin de yer almaktan kaçınmadığı bir meclis komisyonu kuruldu ve nihayet bu komisyon, CHP’nin katılmama yönünde irade beyanı ile daha uzun süre tartışılacağı görünen bir kararla, İmralı’ya giderek Öcalan ile yüz yüze görüşme gerçekleştirdi.

Bu özetin ardından sürecin aktörleri ve üstlendikleri rollere de kısaca değinmek gerek.

1. Devlet Aklı

Türkiye’de “devlet aklı” çoğu zaman mistikleştirilir. Oysa basitçe üç katmanı içerir:

– güvenlik bürokrasisi,

– dış politika ve millî güvenlik doktrini,

– iç siyaseti buna göre düzenleyen yürütme.

Suriye’deki Esad sonrası oluşan parçalı yapıdan yeni bir denge sağlanmaya çalışıldığı bir dönemde Ankara için temel soru açık: Kürt hareketiyle hiçbir kanalı olmayan bir Türkiye, Suriye’nin geleceğinde ne kadar etkili olabilir? İçeride kriminalize edilmiş bir Kürt siyasetiyle masaya oturmak başka, kontrollü ve müzakere edilebilir bir hatla oturmak başka.

AKP’nin iktidar pratiği şunu öğretti: Türkiye’de krizler çözülmez, idare edilir. Çözüm ise bir yönetim tekniği olarak sadece gerektiğinde masaya sürülür. Bugün gelinen haliyle yeni çözüm süreci, toplumsal barıştan çok, rejimin sürdürülebilirliğini sağlamaya dönük bir sigorta poliçesi gibi duruyor.

İktidar sermayeye, dış aktörlere ve içeride “bıkmış” kesimlere şu mesaj veriyor olabilir: “Gerekirse en zor dosyayı bile açarız. Yeter ki ipler bizim elimizde kalsın.”

2. Devlet Bahçeli ve MHP: Fren Değil Hızlandırıcı

Geçmişte çözüm sürecinin doğal freni olan MHP, şoke edici çıkışlarla bu kez sürecin önünü açan aktör hâline geldi. Bu durum paradoks gibi görünse de “devlet aklı” ile oldukça uyumlu. Bahçeli’nin rolü, MHP tabanını ve milliyetçi kamuoyunu İmralı merkezli olası gelişmelere hazırlamak ve süreci normalleştirmek. Bahçeli bu kez süreçte, dışarıda kalmış “muhalif” değil, tam tersine, süreci normalleştiren taşıyıcı kolon.

3. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP: Sisler Ardında

Bahçeli’nin riskli sembolik hamlelerine karşılık Erdoğan, sisli bir alanda görünmez kalarak süreci uygulama düzeyinde yöneten ama görünür olmaktan kaçınan bir pozisyonda. Bu iş bölümü rasyonel: toplumsal şokun yükünü MHP taşıyor, kurumsal yükü Erdoğan yönetiyor. Ancak Erdoğan’ın başkanlık koltuğuna oturduktan itibaren geçmişten farklı olarak, siyasette risk alabilen liderlik çizgisinden uzaklaşması, “her hamlede kişisel kazanç hesabı” yapan bir algıya kayması, sürecin sağlıklı yönetimi açısından soru işareti yaratıyor.

4. Abdullah Öcalan ve DEM: İki Yönlü Mimari

Öcalan’ın pozisyonu bu yeni tabloda klasik “barış süreci” anlatısının ötesine geçiyor.

Öcalan’ın perspektifi iki eksende şekilleniyor: Türkiye içinde demokratik dönüşüm ve eşit yurttaşlık talebi; Suriye’de ise Kürt yapılanmasının rolünü pazarlık edilebilir bir çerçevede tutma isteği. Bu nedenle iç ve dış hat birbirini sürekli etkiliyor. DEM’in pozisyonu bu tabloda zorlaşıyor: hem Kürt tabanıyla Türkiye muhalefeti arasında kurduğu köprüyü korumak hem de sürecin iç dengelerini yönetmek zorunda.

Bu noktada “devlet aklının” görmek isteyebileceği bir çatlak potansiyeli doğuyor: Sol-muhalif çizgiye yakın DEM geleneği ile daha muhafazakâr–milliyetçi kodlara yakın, devlete pazarlığa daha açık bir “Kürt sağı” arasındaki ayrışma ihtimali. Böyle bir ayrışma gerçekleşir, “Kürt sağı” kurumsal bir çıkış fırsatı bulur ve kalıcı hâle gelirse yalnızca Türkiye değil, Suriye ve Irak hattındaki Kürt siyasetinin ağırlık merkezi de değişebilir.

İşin bu kısmı spekülasyondan ibaret elbette. DEM’in bugün kullandığı, derin ve acil bir barış ihtiyacının yarattığı duygusal ve heveskâr dilin speküle ettiğim yöne doğru evrilip evrilmeyeceğini, yaşayıp göreceğiz.

5. Özgür Özel ve CHP:

2024 yerel seçimleri CHP’yi siyasetin merkezine yerleştirdi. DEM ile kurulan dolaylı iş birliğinin başarısı, iktidara mevcut pozisyonda ısrar ederek bir daha kazanamayacağı mesajını açıkça verdi. Yeni çözüm sürecinin motivasyonlarından biri de bu olsa gerek. Ancak “devlet aklı” ve Öcalan, CHP’nin en azından zımnen onay vermediği bir sürecin toplumsal meşruiyet üretemeyeceğini görüyor. Bu nedenle iktidar CHP’yi sürecin içinde tutmaya mecbur, ama “barışın kurucu aktörü” olarak görünmesini istemiyor.

CHP ise üç hattı koruyor: süreci fiilen engellememek; DEM ile sürekli temas hâlinde olmak; sürecin iktidar tarafından “ben yaptım oldu”ya dönüşmesini sınırlandırmak.

İmralı’ya gitmeme kararı da bu çerçevede okunmalı. CHP’nin kararını yalnızca “ulusalcı refleks”e indirgemek yüzeysel olur. Kürt sorunu konusunda son 40 yılda pek çok defa risk almış, bazen “zamanın ruhu” ile uyumsuz ileri adımlar atmış, bazen de “dokunulmazlıklar” konusunda olduğu gibi hatalarla derin kırgınlıklara yol açmış bir parti CHP. Aynı zamanda aldığı her pozisyonda, attığı her adımda farklı kesimlerden dayak yemiş bir parti.

Partinin tarihsel tutarlılığı, aldığı riskler ve farklı kesimlerden gördüğü bedeller düşünüldüğünde Özgür Özel’in açıklamalarındaki temkinli tutumu, sürecin demokratikleşme rotasında ilerlemesini sağlama çabasının parçası olarak görmek gerek.

Özel, şunu farkında: Sürecin demokrasi ve hukuk rotasında ilerlemesi ve toplumsal meşruiyeti CHP’nin tutumuna bağlı olacak. En önemlisi, iktidarın süreci sadece kendi çıkarı için manipüle etmesini engelleyebilecek tek güç CHP. Bu nedenle CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı, Öcalan’ın aktör olarak varlığını reddeden ideolojik bir refleks olarak değil, sürecin sağlam ve kalıcı bir sonuca ulaşmasını isteyen sorumlu bir tutum olarak okunmalı.

Süreç Barış mı Getirir Yeni Bir Denge mi?

Kürt sorununun neredeyse 50 yıl sonra geldiği bu evrede “barış” kavramı, sürecin hiçbir tarafı için silahlara veda ile sınırlı kalamaz. Konu dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerinden bu yönüyle büyük ölçüde farklılaşıyor. “Silah bırakma/terörü bitirme” ekseni ile çerçevelenmiş bir yaklaşım, Kürt sorununun çözümünün yürütücü aktörleri için toplumsal rıza yaratma inşasında bir anlatım kolaylığı sağlasa konunun çok katmanlı ana özüne temas için yetersiz kalacaktır.

50 yıllık çatışma süreci çok fazla acı yarattı, toplumun ekonomiden sosyal hayatına çok fazla bedel ödetti ve en önemlisi her kesimin kalbine, diline, kültürüne, hafızasına kazınmış derin izler bıraktı. Tamamen bir yıkımla sonuçlanmasa da geriye ağır hasarlı bir ülke kaldı. Bugün barış, bu büyük ülkeyi temelden yeniden güçlendirme, kolonları onarma, her katını, her merdivenini, her odasını, her penceresini yeniden pırıl pırıl yapacak bir ortak iradeyle anlam kazanabilir.

Yeni çözüm süreci, toplumdaki ‘barış’ beklentisinin bu çok katmanlı anlamını dikkate almadan; yalnızca aktörlerin kendi ajandaları çerçevesinde yürütülürse, silahsız bir dönemin kendiliğinden barış getireceği anlamına gelmez.

Bu yüzden temel soruyu tam da şimdi şöyle kurmak gerçekçi: Yeni çözüm süreci, Kürt meselesini çözmek için mi, yoksa silahsız ama çözülmemiş bir Kürt meselesiyle yaşamayı kurumsallaştırmak için mi devrede?

Eğer ikinci şık ağır basıyorsa, evet, çatışma riski azalır, Suriye masasında Ankara’nın eli güçlenir… ama eşit yurttaşlık ve gerçek anlamda demokratik bir Türkiye yine çok uzaklarda kalır

25 Kasım 2025 Salı

‘Felsefe dinin din felsefenin yerini tutamaz’ Ali Barskanmay+22/11/2025

Prof. Dr. Bekir Karlığa, İslam felsefesi ve medeniyet tarihi alanında ülkemizin yetiştirdiği en kıymetli ilim insanlarından biri. 400 milyona yakın izleyiciye ulaşan ‘Batı’ya Akan Nehir’ belgeseliyle İslam medeniyetinin dünyaya katkılarını tüm açıklığıyla gözler önüne seren Karlığa’nın, Müjdat Uluçam ile yaptığı nehir söyleşi, ‘Bir Varoluş Hikayesi’ adıyla Duruş Yayınları tarafından okura sunuldu. Biz de bu eser vesilesiyle Prof. Dr. Karlığa ile güncel medeniyet algısı, Batı’ya bakış, Türkiye’nin dünyaya mesajı ve en önemlisi son dönemde sıkça tartışılan din-felsefe ilişkisi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

1985’te Paris’e giderken amacım İslam düşüncesinin dünyayı nasıl etkilediğini dünya medeniyetine katkılarının neler olduğunu dünyaya tanıtmaktı, diyorsunuz ve bunun sonucunda da milyonların izlediği ‘Batı’ya Akan Nehir’ belgeselini hazırladınız. 2025’te aynı yaşta olsanız aynı imkanları size sunsalar ‘medeniyet’ araştırmaları için hangi ülkeye veya şehre gitmek isterdiniz?

Şu an Paris öldü. Avrupa şu an ölü. Bugün İstanbul’da olmak lazım. Medeniyet adına İstanbul mesaj verecek en iyi yer. İslam ve tüm insanlık adına mesaj verilecek en iyi şehir İstanbul. İstanbul, medeniyet adına araştırma yapılacak zengin kütüphane ve araştırma kaynaklarına sahip. Türkiye bugün dünyaya mesaj verecek durumda. Türkiye’den her yere ulaşmak mümkün. İstanbul, geniş imkanlara sahip bir şehir. İstanbul, bu imkânı maalesef şu an kullanmıyor. Dünya şartları içerisinde Türkiye’nin üstleneceği çok misyon var. Dinamik bir yapı var. Avrupa ölü durumda. Baksanıza Avrupa medeniyetine katkısı olan ülkeler İsrail’e karşı hiç sesi çıkarmadı. Medeniyet açısından bakınca da bu kadar insanın öldürülmesine insan hiç mi ses çıkarmaz?

Günümüzde genelde İslam dünyasının özelde Türkiye’nin Batı’ya aşağıdan bakan bir yanı var. Özellikle felsefe ve felsefeden neşet eden beşerî bilimlerin merkezinin Batı olduğunu ve Batı örnek alınmadığı sürece bizde işlerin yolunda gidemeyeceği algısı hâkim. Okullarda ise resmi eğitim bu algıyı pekiştiriliyor. Bu konuda ne demek istersiniz?

Felsefe, İslam dünyasına 8’inci asırda Halife Memun zamanında tercümeler yoluyla girdi. Bu tercümeler zayıftı. Ancak Kindî, Beytü’l-Hikme’de bir heyet kurdu. Aristo Eflatun ve eski Yunan felsefesine dair eserleri yeniden tercüme edip elden geçirerek bu eserlere hâkim oldu. Roma, Bizans ve Hristiyanlık dünyasında bunlar putperestliğin eseri diye bu eserlerin yasaklandığı dönemde İslam dünyasında bu tercümeler oluyor. Halife Memun, o kitapları tercüme etmeseydi Eflatun, Aristo ve Yunan felsefe kitapları bilinip bugünlere gelmeyecekti. 300 yıl boyunca Avrupa akademik hayatın düzenleyen Avrupalı İbni Rüştçüler oldu. Avrupa, 17. yüzyıla kadar İslam’dan aldığı eserlerle eski Yunan’ı keşfetti. Alman Filozof Immanuel Kant ile Avrupa’da Aydınlanma ortaya çıktı. Aydınlanma ve modern hayat kiliseye tepki olarak ortaya çıktı. Aydınlanma, Avrupa’da dinin yerine bir şey ikame etmek istiyor. Bunu felsefe olarak koymak istiyor. Felsefe yeterli olmayınca onun yerine ‘medeniyeti’, ‘bilim’i koymak istiyor. Avrupa, dinin yerine kaim olması için bilim ve bilimselliği ikame ediyor.

‘MÜSLÜMANLAR İSLAM DÜŞÜNCESİNİ YENİDEN KEŞFETMELİ’

Günümüzde bazen akademisyenlerin de “Ben felsefeye inanıyorum dine değil, felsefenin olduğu yerde dine ihtiyaç yoktur” çıkışları var. Sizler üniversitede otuz yıl felsefe ilmiyle hem hal olan ve on iki bin yıllık medeniyet tarihini Doğu’suyla Batı’sıyla ince eleyip sık dokuyarak dünyaya anlatan biri olarak bu çatışmaları nasıl açıklarsınız bu konuda ne demek istersiniz?

Felsefe asla dinin yerini tutamaz. Felsefe aklın ürünü bir çabadır. Aklı kullandığımızda bize felsefe ışık tutar. Din ise aklın veremediğini aklın ulaşamadığı noktalara bize ulaştırır. Din olmadan felsefenin tutarlılığı olamaz. Bunu İbni Rüşt bin yıl önce şeriat ile hikmet arasındaki bağlantıyı akıl ile vahyin buluşup, birleşmesinde öngörür. Bilime dayanmayan din de din ile bütünleşmeyen bilim de kör ve topaldır. ‘İzm’ler, ‘pozitivizm’ dünyamıza açılım getirmedi. Dünyada bilimin değeri var fakat bilim her şeyin ölçüsü değil. Din olmadan hayatın anlamı ve huzur olmaz. İkisi birleşince insanlık mutluluğa ulaşır. Gelecekte hâkim düşünce İslam düşüncesinin yüzyılı olacak. Gelecek, İslam düşüncesinin yüzyılı olacak. Ancak Müslümanların değil. Müslümanların İslam düşüncesini yeniden keşfetmeleri lazım.

‘Bir Varoluş Hikayesi’ nehir söyleşinizi yapmadaki meramınızı birkaç cümleyle sizden rica etsem.

Günümüz gençlerine ve gelecek nesillere, deneyimlerimi aktarmak istedim. Gelecek nesillere medeniyet çalışmalarıyla bir yol rehberliği yapmak istedim.

Son olarak, ‘Bir Varoluş Hikayesi’nin ‘motto’su ne olmalı?

Bekir Karlığa söyleşiyi yapan Müjdat Uluçam’a dönerek, “Bunu söyleme hakkı eserin oluşmasında emeği geçen Müjdat Uluçam Bey’e ait” diyor ve sözü Müjdat Bey’e bırakıyor.

Müjdat Uluçam: ‘Bir Varoluş Hikayesi’, imkânsızlık içinde bulunan Adıyaman’nın Besni ilçesinden çıkıp bilgi ve bilim kapısından dünyaya açılan bir delikanlının okuyup not ettikleriyle tırmandığı dünya biliminde dünyaya aksi istikamette giden bir nehrin akışını düzletmekle kalmıyor bunu dünyaya da anlatıyor. Karlığa, medeniyet nehrini tüm insanlık için ak-u pak hale getirdi, insanlığın hizmetine sundu.

Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi: Hukuk Prof. Dr. İlhami Güler+25/11/2025

Hegel’in Devlet için söylediği: “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir.” sözü, gerçekte Hukuk için geçerlidir ve doğrudur. Abbasi Halifeleri için kullanılan “Zıllullahi fi’l-ard=Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” tabiri de yine hukuk için geçerli ve doğrudur; faniler için değil. Hukuk, Allah’ın Rahman, Ahkemü’l-Hâkimin, Adil, Kahhar, Cabbar, Zu-intikam… sıfatlarının yeryüzündeki tecellisidir. Politik bağlamda söylenen: “Güçlünün ‘Haklı’ değil; haklının, ’Güçlü’ olması” gerektiği ilkesi, aslında Tanrı’nın “Mutlak Güç” ile değil; O’nun, kendini ahlak ve hukuk (Sünnetullah-Misak-Ahit) ile sınırlandırmasının tezahürüdür. “Güvenilirlik (el-Emin, es-Selam)”, Kudret kadar Tanrılığın en temel olmazsa olmazlığıdır (sine qua non): “Gerçek şu ki, Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara vermeyi emreder; sizi, utanç verici arsız davranışlardan, taşkınlıktan/azgınlıktan da meneder. Tutasınız diye, size böyle öğüt veriyor.” (16/90).

İslam teolojisinde Mu‘tezile (Adalet) ve Matürîdîlik (Hikmet), Allah’ı böyle tasavvur etmişler iken; Eş’arîlik, O’nu kayıtsız-Kadir-i Mutlak olarak tasavvur etmiştir. Mistisizm (Tasavvuf) ise, -genellikle- Merhametin dünyevi istismarıdır (Hümanizm): “Merhametten maraz doğar.”, “Ruh için yok edici olan, bütün kapılara açık olmaktır; her an ileri atılmaya hazır bir kendini başkasının yerine koyma, bir başkasının yerine sıçramadır; yani bir uyarana karşı direnç gösterme konusundaki yetersizliktir: Tepki gösterme yeteneksizliği, hastalıklı bir hal, bir çöküş, tükenmenin belirtisidir. Mutlak müsamahakârlık, asil kültürü yok eder.” (Byun Chul Han. Şey Olmayanlar. Çev: Enes Özel. İst. 2025. s.90)

Hilafet ve Saltanat rejimi, Eş’arî tasavvurun politik uzantısıdır. “Hikmetinden sual olunmaz” Tanrı imgesi, politik zemine halka hesap vermeyen tutumun tezahürü olan “Hikmet-i Hükûmet” kavramı olarak yansımıştır. Oysa Şura, Ahit, Adalet, Ehliyet ve Biat, Kur’an’da siyasal faaliyetin hukuki-ahlaki, şeffaf temel zeminidir.

Hukukun, yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olmasını da başı siyasal iktidarın eteklerine değil; ancak göğe değen vicdanı hür, irfanı gür, hikmet sahibi Hâkimler, Hakemler, Hekîmler ve Alimler gerçekleştirebilir. Tanrının gölgesi olan “Hukuk”, adalet idesinin-duygusunun yönlendirdiği ve kamu maslahatını amaçlayan bir yasamadır. Güç istencinin, tahakkum tutkusunun, zorbalığın sopası olan “kanun” değil. Hukuk’un üstü “Akl-ı selim”, yani vicdan ile hukuka ihtiyaç duymadan karar vermek ve ortaya eylem koymaktır (ihsan). Hukukun altı ise, başı boşluk, anarşi, kaos, zorbalık ve zulümdür. Hayatta en önemli ve değerli olan bir eylemin-olayın niteliği/asaleti sanatsal, siyasi ve bilimsel olmaktan çok; ahlaki ve hukuki olmasıdır. Bir de “Hukuk”u kılıf yaparak zorbalık yapmak vardır ki; en adisi/kötüsü de budur.

Devlet ve Siyasal iktidar, bir toplumun güvenliğini ve refahını temin etmeye ve sürdürmeye çalışır. “Adliye” teşkilatı ise, adaleti sağlar. Yargı, Devlete bağlıdır, onun bir parçasıdır; siyasal iktidarın değil. Siyasal iktidar, güç kullanımı olduğu için, her zaman Rahmaniliğe sadık kalmayabilir; Şeytanlığa-Tağutluğa (haddi aşma, küstahlık, güç istenci, zulüm, zorbalık…) sapabilir. “Hukuk Devleti” “Kuvvetler Ayrılığı” ve “Anayasal Demokrasi” kavram ve kurumları, Batıda bu tehlikeyi bertaraf etmek için geliştirilmiştir. Batı’nın, dış siyasetlerinde –genellikle- “Güçlü olanın, haklı olduğu (Şeytanlık-Tağutluk)” gerçeği, ayrı bir konudur.

Bu kurumlar, “Millet İradesi” ve “Devlet” miti/canavarı (Leviathan/Hobbes) ile ahlaksızlık-hukuksuzluk yapmayı engeller. Bunu gerçekleştirmek de, Yargının görevidir. Hukukun/Yargının, siyasetin emrinde, onun iti-köpeği veya sopası olması demek; Tanrı’lığın, Şeytanlığa-Tağutluğa tabi kılınması, boyun eğdirilmesi anlamına gelir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplumsal rıza, konsensüs/icma, oydaşma ile değil de; “Devrim” ile kurulduğu için (Devrimin politik-ontoloji açısından (“To be or not to be”) tarihsel zorunluluğu, ayrı bir konudur). Hukuk, başlangıçtan beri, siyasal iktidara bağlı kaldı. Demokrasiye geçtikten sonra da bu durum pek fazla değişmedi. İmparatorluk ve Devrim bakiyesi etnik, ideolojik ve dinsel plüralite, nispî olarak homojen bir toplum, uzlaşı ve hukuk yaratımını engelledi. Toplumumuz, “Hukuk”tan ziyade; güç ve kimlik siyasetini önemser. Güçlü olandan yanadır, güce tapar: “Uzayan boynuz, ‘bizden’ olsun” der. Siyasal tarihi Beylik, Paşalık, Padişahlık, Hakanlık, Kağanlık Hanlıktır. Hukuk, kurum, kural, kanun ile başı pek hoş değildir. Akil-baliğ, reşit olma yerine; Ulu-Önder, Çoban-Baba-Lider, Karizma… sever veya başı-boşluğu tercih eder; bunu da “özgürlük” sanır. Bu konuda Çağdaşçılarımızın ve Muhafazakârlarımızın birbirinden pek farkı yok.

HUKUK VE İKTİSAT

İktisadi alanda üretime dayalı rasyonel ekonomi; ehliyete-liyakata, eğitime/öğretime, maharete, beceriye, hünere, ustalığa dayalı meslek edinme/iş bulma-kurma yerine; ranta, yolsuzluğa, adam kayırmaya, spekülasyona, kumara, define avcılığına, şans-bahis (loto-toto) oyunlarına, piyango çekilişlerine, torpile, akrabalığa, yakınlığa, hemşeriliğe… daha fazla prim veren bir toplumuz. Kuruluş aşamasından 1980’lere kadar planlama, sanayileşme, üretim (KİT’ler) motivasyonu vardı. 1980-2000 arası bu süreç tavsadı. Daha sonrasında ise, üretim ekonomisinden tedrici olarak ve tamamen koptuk.

Şiarlarımız: “… uğrundalık-üretim” değil; “…için”lik olarak (H. Arendt) “Win-Win”, “Nerde beleş, orda yerleş.”, “Salla başını, al maaşını.”, “Kısa yoldan köşe dönme”, “Parayı bulma(kazanma değil!)”, “Parsayı toplama”,“Musluk akarken, testiyi doldurma”, “Bul karayı, al parayı”, “Şık şık eden nalçadır, işi bitiren akçedir.”, “Varsa pulun, olurum kulun; yoksa pulun, kapıdır yolun.”, “Bal tutan, parmağını yalar.” …dır.

Örneğin: Kripto para borsasına dünyada en fazla balıklama dalan toplumlardan biri de Türkiye oldu. Yaşı 15-35 arasında bu borsaya dalanların yüzde sekseni kaybetmiş. Bahis ve Kumar sitelerine giriş yapmada da ön sıralardayız. Bu tarz para kazanma alışkanlığının yaygınlaşmasında ülkede son yıllarda uygulanan “Üretim-İcat çıkarma“ yerine, “Rant Ekonomisi”nin, havadan (“Emsal”) para kazanmanın, önemli etkisi olduğu kanaatindeyim. Ekonomik kaynak ve imkânların, -özel sektörden ziyade-, Devlet’e bağlı olduğu bir ortamda, risk içeren üretim ve ticaret yerine; “Devletlu (Nüfuz Hırsızlığı)” olmak, beleşçilerin ve açık-gözlerin yegâne tercihidir. İş ve istihdam alanlarının daralmasının payını da unutmamak gerekir. Çağın Ruhu olan “Haz-Hız”ın arttığı ve bunun yegâne aracı olan “Para” ya ulaşımın rasyonel (ekonomik) ve meşru yollardan zorlaştığı bir ortamda, bahsi geçen davranışların yaygınlaşacağı aleykelbeyandır.

“HAKEM-BAHİS” VE HUKUK

Futbol takımları ve turnuvaları, dünyada “oyun-yarış” olduğu kadar; -ülkeden ülkeye değişse de- “Kara-Para” pazarı ve “Mafyöz İlişkiler” ağının da bir parçasıdır. Barışı, birliği-beraberliği geliştirmesi gerekirken; kavgayı ve kumarı körüklüyor. Ülkemizde de durum, pek iç açıcı değildir. Sürecin “oyun-eğlence-yarış” ve centilmenlik olmaktan çıkıp; beleşten-bahisten para kazanma/aklamaya dönüşmesi, toplumsal çürüme ile doğrudan alakalıdır. “Futbol Federasyonu” ve “Hakem Heyeti”, bu alanın -Tanrı’nın gölgesi olarak- hukuki otoritesi ve mahkemesidir. Son günlerde patlak veren Hakemlerin ve futbolcuların bahis oynaması, Türkiye’nin iktisadi ve hukuki hayatından bağımsız olarak düşünülemez. Hele, “Bahis” mevzusunun, klasik hangi maçı, hangi takımın, hangi skorla kazanacağı olmaktan çıkıp; sayısı elliye varan ilginç bahis mevzulara evirilmesi, felaketin boyutlarını ele verir. Bu durum, toplumsal çürümenin sıradan bir semptomudur. Sonucu Slovenyalı filozof Slovej Zizek’in cümlesi ile bağlayalım: “Kötülerin kaybetmediği bir ülke, çocuklarına ahlakı öğretemez.”

24 Kasım 2025 Pazartesi

Ahlak olmadan zihniyet devrimi olur mu? Tarık Çelenk+21/11/2025

Türkiye’nin sağ ve seküler mahalleleri, iki yüzyıldır süren krizimizin derinliğini görmekten çoğu zaman kaçınıyor. Sağ kesim, elde ettiği siyasal ve ekonomik gücü yeterli bir başarı olarak görüyor; savunma sanayindeki gelişmeleri ve dış politikadaki etkinliği içsel bir yenilenmenin yerine koyuyor. Kemalist çevreler ise krizin nedenini Atatürk’ten uzaklaşmakta, dini referanslarda ya da İslamcı iktidarlarda buluyor. Bu konuda göreceli haklı olup olmadıkları da ayrı bir tartışmanın konusu. Oysa sorun ne Batılılaşmakta ne de ondan uzaklaşmakta. Bu mahallelere ilişkin asıl mesele, her iki mahallenin de ahlaki ve entelektüel bir sorgulama geleneği kuramamış olmasında gözükmekte. Sonuçta İsmail Cem İpekçi’nin yıllar önce kullandığı ifade hâlâ geçerliliğini koruyor: Türkiye’nin Geri Kalmışlık Tarihi yazılmaya devam ediyor.

Bu meseleye derinlikli biçimde eğilen yerli düşünürlerimizin fikirleri veya tezleri toplumda yeterince karşılık bulamadı. Anlama ve sorgulama temelli bir düşünme geleneği kuramayan, bilimsel yöntemden yoksun toplumsal bir zihniyet, bu mütefekkirleri gerçekten anlayamazdı. Onlar ancak “100 Türk Büyüğü” listelerinde veya tozlu kütüphane raflarında yer bulabildiler. Bizim geri kalmışlığımızın nedeni ne yalnızca dinle açıklanabilir ne de İslam’dan uzaklaşmakla. Esas sorun, zihniyetin yenilenememesi ve evrensel ahlakın toplumsal düzenle bağ kuramamasıdır.

Bu konulara uzun süredir kafa yoran biri olarak, aradığım bazı cevapları bulabildiğimi düşünüyorum. Bunların başında Mümtaz Turhan (1908-1969) gelir. Taha Akyol’un, Turhan’ın Batı’daki bilgiye ulaşma biçiminin deney ve metodolojiye dayandığını hatırlatması üzerine, yeniden onun düşüncelerine odaklandım. Turhan’a göre Batı’nın üstünlüğü, bu iki kavramın, yani deneysel bilgi ve metodolojik düşüncenin, yaşamın her alanına yerleşmiş olmasındadır. Muhtemelen Turhan’a Berlin, Frankfurt ve Cambridge’de aldığı sosyal psikoloji ve sosyoloji eğitimi ona bu farkındalığı kazandırmıştı.

Turhan’ın Kültür Değişmeleri kitabını tekrar okuduğumda hem kişisel-özel hem de entelektüel olarak önemli bir yakınlık hissettim. Tıpkı Nurettin Topçu gibi, Mümtaz Hoca da babamın memleketi olan Erzurum Horasanlıydı. Dahası, kitabında ortak köyümüz Zars üzerinden yirmi yıllık bir kültür değişimini incelemişti. Turhan, 93 Harbi sonrasında Rus işgali nedeniyle Kayseri, İstanbul ve Erzincan’a göç eden Zarslı ailelerin, yıllar sonra köye döndüklerinde özde kültürel bir değişim-zenginlik yaşamadıklarını anlatıyordu. Yani köyde üretilemeyen kültür şehirde de üretilemiyordu. Turhan’a göre bunun nedeni, bir türlü gerçekleşemeyen zihniyet değişimi devrimiydi. Bu tespit, benim Açık ve Gizli Köylülük – Vagon 2025 kitabımda geliştirdiğim düşünceyle örtüşüyordu.

Turhan, Doğu ile Batı arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar: Doğu’da fikir ve mucit bulunur ama bunlar kurumsallaşamaz; Batı’da ise fikir hayata karışır, kurumsallaşır ve aktarılır. Bu farkı yaratan şey bilimsel zihniyet ve metodolojidir. Ona göre biz, gerçeği zihinsel olarak yöntemsel kavrayamama ve sübjektif–objektif ayrımını karıştırma sorunuyla malulüz. Bunun temelinde, maddi-fizik dünya ile manevi-metafizik dünya arasındaki ilişkinin doğru kurulamayışı yatar.

Bu arada Batı bu dengeyi nasıl kurdu sorusu bizi uzun bir tarihsel hatta götürür. Rönesans döneminde Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Giordano Bruno ve Kepler gibi filozoflar, insanı Tanrı’nın yansımasına ilaveten evrenin anlamını çözmeye muktedir bir varlık olarak gördüler. Doğa artık sadece kutsal bir alan değil, anlamı çözülebilecek bir düzendi. “Evren, Tanrı’nın yazdığı bir kitaptır; dili matematiktir” diyen Galileo, bu sezgisel geleneği yöntem haline getirdi. Bacon deneysel yöntemi kurdu, Descartes düşünmeyi bir disipline dönüştürdü. Newton, evreni Tanrısal bir geometri olarak yorumladı; Leibniz, her varlığı Tanrı’nın yansıması olan bir monad olarak tanımladı.

Rönesans’ın ezoterik ve mistik damarını taşıyan bu düşünürlerin ortak yanı, bilimi, kutsalı, aklı uygun hiyerarşi ile modellemeleriydi. Onlara göre bilmek, Tanrı’nın düzenini anlamaktı. Böylece akıl ile sezgi, bilim ile inanç uzun süre birlikte yürüdü. Ancak Aydınlanma’yla birlikte bu bağ koptu. Kant, insan aklını özerkleştirerek bilginin kaynağını Tanrı’dan değil zihnin kendi yapısından türetti. Romantik filozoflar –Goethe, Novalis, Schelling– bu kopuşa karşı çıkıp aklın yanına sezgiyi ve duyguyu yeniden koymaya çalıştılar. Weber’in “dünyanın büyüsünün bozulması” dediği süreç tam da burada başladı: İnsan, bilgiyi kazandı ama anlamı kaybetti.

Bu noktada Karl Popper devreye girer. Popper’a göre modern bilimin en büyük hatası kendi doğrularına iman etmesidir. Pozitivist akıl, kilisenin dogmalarını yıkarken kendi dogmalarını üretmiştir. Popper’ın “eleştirel rasyonalizm” adını verdiği yaklaşım, bilginin ancak yanlışlanabilir olduğu sürece değerli olduğunu savunur. Gerçek bilgi, mutlak doğruyu bulmak değil, kendi yanılgılarını görebilmektir. Popper’a göre hata yapmak bir eksiklik değil, düşünmenin ahlaki bir parçasıdır. Ne yazık ki bizde Kemalist modernleşme bu noktayı ihmal etmiştir.

Bizde İki yüzyıllık arayış sürecinde birçok yerli düşünür bu krizi farklı yönlerden analiz etti. Ziya Gökalp, kültür ve medeniyet ayrımını yaparak ulusal kimliği tanımladı. Hilmi Ziya Ülken, düşünsel eksikliğimizin yöntem ve sorgulama yoksunluğundan kaynaklandığını vurguladı. Niyazi Berkes, “Batı dışı modernleşme” kavramıyla tarihsel bir çözümleme sundu. Şerif Mardin, “merkez–çevre” ve “mahalle baskısı” kavramlarıyla Türkiye’nin sosyolojik yapısını analiz etti. Nurettin Topçu, “İsyan Ahlakı”yla vicdanın özgürlüğünü savundu. Cemil Meriç, “Mağaradakiler”le aydının yabancılaşmasını anlattı. Erol Güngör, ahlakı hem bireysel hem toplumsal bir sorumluluk alanı olarak tanımladı ve “değer krizi” kavramını geliştirdi.

Bu düşünürlerin çabaları, Türkiye’nin yapısal krizini anlamada önemli bir teorik zemin oluşturdu. Ancak bugün geldiğimiz noktada bütün bu tespitlerin ötesinde bir gerçeği görmek gerekiyor: Zihniyet sorunu kadar derin bir ahlak sorunumuzun da varlığını.

Mümtaz Turhan’ın “zihniyet” kavramı ile Nurettin Topçu ve Erol Güngör’ün “ahlak” anlayışı aslında aynı kökten beslenir. Esas mesele, zihniyetle ahlakın birlikte dönüşememesidir. Turhan bu durumu şöyle ifade eder: “Bizde bilgi çoğu zaman otoriteden nakledilir; sorgulama cesareti zayıftır. Bu sadece entelektüel değil, aynı zamanda ahlaki bir zafiyettir. Zihinsel tembellik, sorumluluktan kaçışa ve taklide yol açar.”

Topçu ve Güngör bu fikri derinleştirir. Onlara göre, ahlaki bir yenilenme olmadan zihinsel dönüşüm kalıcı olamaz. Topçu’ya göre gerçek ahlak, korkuya dayalı itaattan değil, hakikate yönelen iradeden doğar. Güngör, ahlakı toplumun kendini yeniden üretme biçimi olarak tanımlar. Batı’da ahlak, bilim ve hukukla birleşmiştir; bizde ise parçalanmıştır.

Sonuçta Mümtaz Turhan’ın “zihniyet devrimi” ile Topçu ve Güngör’ün “ahlak devrimi” çağrısı aynı yöne işaret eder. Turhan “nasıl düşünürüz” sorusuna, Topçu ve Güngör “nasıl yaşarız” sorusuna cevap aramıştır. Bu iki sorunun kesiştiği yerde şu gerçek belirir: Doğru düşünce, doğru ahlakın zemininde yeşerir. Zihniyet aklın biçimidir, ahlak ise aklın vicdanıdır. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

20 Kasım 2025 Perşembe

Yapay zekâ destekli büyük dil modellerinin (LLM) üniversite eğitimine etkileri: Sorunlar, fırsatlar ve politika önerileri Yusuf Ziya Özcan+18/11/2025

ChatGPT, Gemini, Claude ve Copilot gibi büyük dil modellerinin (Large Language Models – LLM) yükselişi, üniversite eğitiminde köklü bir paradigma değişimini beraberinde getirmiştir. İnsan dilinin geniş veri kümeleri üzerinde eğitilmesiyle ortaya çıkan bu sistemler, yazma, özetleme, çeviri, problem çözme ve fikir üretimi gibi akademik görevlerde insan benzeri bir üretkenlik sunmaktadır. Bu özellikleriyle LLM’ler, bilgiye erişimi demokratikleştiren ve öğrenmeyi hızlandıran araçlar olarak değerlendirilmektedir.

Ne var ki bu gelişmeler eğitim sisteminin özünü oluşturan yaratıcılık, eleştirel düşünme ve özgün üretim gibi değerleri de tehdit etmektedir. ABD ve Avrupa’daki pek çok üniversitede öğrencilerin ödev ve makalelerini ChatGPT aracılığıyla hazırladığı tespit edilmiş, bu da akademik dürüstlük konusundaki kaygıları derinleştirmiştir (Markoff, 2024). Benzer endişeler Türkiye’de de paylaşılmaktadır. Yükseköğretim Kurulu’nun 2024 tarihli Üretken Yapay Zekâ Kullanımına Dair Etik Rehberi, yapay zekânın akademik üretimdeki etik sınırlarını belirlemeyi ve bu konuda kurumsal farkındalık geliştirmeyi amaçlamaktadır (YÖK, 2024). Dolayısıyla temel mesele, bu araçların kullanılıp kullanılmayacağı değil; nasıl, hangi etik ve pedagojik ilkeler çerçevesinde kullanılacağıdır. Bu makale, LLM’lerin yükseköğretim sisteminde yarattığı sorunları, sunduğu fırsatları ve bu araçları insan odaklı bir öğrenme ortamına entegre etmek için gerekli politika önerilerini detaylıca ele almaktadır.

LLM’LERİN ÜNİVERSİTE EĞİTİMİNDE YARATTIĞI SORUNLAR

Büyük dil modellerinin eğitim süreçlerine hızla girmesi, öğrenci merkezli öğrenme kavramının yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Öğrenciler, kendi düşüncelerini geliştirmek yerine yapay zekâdan hazır metin talep ettiklerinde, düşünsel derinlik ve yaratıcılık kaybolmakta, öğrenme süreci mekanik bir üretime dönüşmektedir. Eti’nin (2025) Türkiye’de yaptığı araştırma, öğrencilerin önemli bir kısmının ChatGPT’yi “zaman kazandırıcı” fakat “yaratıcı düşünmeyi sınırlayıcı” bir araç olarak gördüklerini ortaya koymuştur. Bu bulgu, uluslararası çalışmalarla da paralellik göstermektedir: Nature (2025) meta-analizine göre LLM’ler genel öğrenme performansını artırsa da üst düzey bilişsel beceriler üzerinde sınırlı etkiye sahiptir. Bu durum, problem çözme ve sentezleme gibi kritik becerilerin erozyona uğraması riskini beraberinde getirmektedir.

Akademik dürüstlük açısından da benzer bir tehlike söz konusudur. The Guardian’ın (2024) yayımladığı bir çalışmada, öğretim elemanları yapay zekâ tarafından yazılmış 33 sınav yanıtından yalnızca birini tespit edebilmiştir. Bu durum, ölçme-değerlendirme sistemlerinin güvenilirliğini zayıflatmakta ve “öğrenci mi, algoritma mı üretti?” sorusunu gündeme getirmektedir. Türkiye’de de bazı üniversiteler bu riski fark ederek politika geliştirmeye başlamıştır. Örneğin Yeditepe Üniversitesi’nin 2025 tarihli Akademik Dürüstlük ve Yapay Zekâ Politikası, öğrencilerin yapay zekâdan yararlandıkları takdirde bunu beyan etmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu tespit zorluğu, geleneksel ödev ve sınav formatlarının kökten değişmesi gerektiği yönündeki baskıyı artırmaktadır.

Yapay zekâ metinlerinin akıcı dili, içerik doğruluğuna dair bir “güven yanılsaması” yaratmaktadır. Time dergisinin (2024) haberine göre, ChatGPT’nin oluşturduğu bazı akademik metinlerde “var olmayan kaynaklara” atıf yapılmıştır. Bu tür hatalar, öğrencinin eleştirel düşünme becerisini devre dışı bırakmakta, bilgiyi doğrulama refleksini zayıflatmaktadır. Akşab ve Seggie (2024) bu durumu “akademik yüzeyselleşme” olarak tanımlar ve yapay zekâya aşırı güvenin öğrenme sürecini edilgenleştirdiğini vurgular.

Kısacası, yapay zekâ teknolojileri doğru pedagojik rehberlik olmadan kullanıldığında, öğrenciyi üretken bir özne olmaktan çıkararak bilgi tüketicisine dönüştürmektedir. Bu ise üniversite eğitiminin temel hedefi olan “eleştirel, bağımsız ve yaratıcı düşünme” yetisini zayıflatır.

LLM’LERİN EĞİTİMDE YARATTIĞI FIRSATLAR

Öte yandan, bu teknolojilerin sağladığı fırsatları da göz ardı etmek mümkün değildir. Yapay zekâ destekli araçlar, öğrenmeyi kişiselleştirme potansiyeline sahiptir. Öğrenciler, kendi bilgi düzeylerine uygun örnekler, açıklamalar veya özetler aracılığıyla konuları daha derinlemesine kavrayabilir. Bu durum özellikle dil engeli yaşayan öğrenciler için önemlidir; ChatGPT benzeri araçlar, yazma ve dilbilgisi becerilerinin geliştirilmesinde etkili destek sunmaktadır (APA Blog, 2024).

Türkiye’de yapılan bazı çalışmalar da bu yönde umut verici bulgular ortaya koymuştur. Eti (2025), yapay zekâ araçlarının “akademik yazma kaygısını azalttığını” ve “özgüveni artırdığını” rapor ederken, Güler, Gülşenoğlu ve Sayılır (2025) akademik yazmada kullanılabilecek yapay zekâ araçlarını sınıflandırarak bu teknolojilerin doğru yönlendirme ile eğitimde faydalı olabileceğini belirtmiştir. Bu araçlar, özellikle ilk taslak oluşturma ve fikir fırtınası aşamalarında öğrencilerin başlangıç engellerini aşmasına yardımcı olabilmektedir.

Yapay zekâ aynı zamanda öğretim üyeleri ve akademik araştırmacılar açısından da önemli bir verimlilik artışı sağlamaktadır. Ders materyali üretimi, quiz hazırlığı veya metin sadeleştirme gibi rutin işler, LLM’ler sayesinde kolaylaşmakta; bu da akademisyenlerin pedagojik yeniliklere daha fazla zaman ayırmasına olanak vermektedir (Kasneci vd., 2023). Dahası, LLM’ler akademik araştırma süreçlerinde de bir asistan rolü üstlenebilir. Literatür taraması özetleri, hipotez geliştirme aşaması için çeşitli bakış açılarının hızlıca sentezlenmesi, hatta büyük veri setlerinin analizi için gerekli kod yazımında hızlı prototip oluşturma gibi görevler, bilimsel üretkenliği artırma potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla, yapay zekâyı bütünüyle tehdit olarak görmek yerine, onu eğitimin “yardımcı bileşeni ve araştırma ortağı” olarak konumlandırmak daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

ETİK, PEDAGOJİK VE KURUMSAL ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Yapay zekânın yükseköğretim sistemine kalıcı biçimde yerleştiği artık tartışmasız bir gerçektir. Bu durum, üniversiteleri hem etik hem de kurumsal düzeyde yeni düzenlemeler yapmaya zorlamaktadır. İlk olarak, açık ve tutarlı yapay zekâ politikaları geliştirilmelidir. Bu konuda Yükseköğretim Kurulu’nun 2024 tarihli etik rehberi önemli bir başlangıçtır; ancak rehberin üniversiteler düzeyinde içselleştirilmesi ve uygulanabilir yönergelere dönüşmesi gerekmektedir (YÖK, 2024).

Bu politikaların temelinde “yasaklama” değil, “sorumlu ve etik kullanım” anlayışı yer almalıdır. Bu etik çerçeve, yalnızca intihal riskini değil, aynı zamanda öğrenci ve araştırma verilerinin uluslararası ticari LLM sağlayıcılarına aktarılmasıyla ortaya çıkan gizlilik ve güvenlik risklerini de kapsamalıdır. Kurumlar, özellikle hassas verilerin işlenmesi söz konusu olduğunda, bu araçların kullanımına net sınırlar koymalıdır. UNESCO (2023) raporu da, yapay zekâ etiğinin eğitim müfredatlarına entegre edilmesi gerektiğini vurgular. Öğrenciler yalnızca bu araçları nasıl kullanacaklarını değil, aynı zamanda neden ve ne zaman kullanmamaları gerektiğini de öğrenmelidir.

Pedagojik düzeyde ise yapay zekâ, yasaklanacak bir unsur olmaktan çıkarılıp öğrenmenin bir parçası hâline getirilmelidir. Öğrencilerin ChatGPT gibi araçlarla üretilen metinleri analiz ederek hatalarını bulmaları, hem eleştirel düşünmeyi hem de etik farkındalığı artırır. Bu yaklaşım, Akşab ve Seggie’nin (2024) de belirttiği gibi, “yapay zekâyı rakip değil, öğretim partneri olarak yeniden konumlandırma” fikrine karşılık gelir. Bu, LLM’lerin ‘nihai ürün’ üretmek yerine, ‘taslak’ ve ‘süreç’ aşamalarında destekleyici bir rol üstlenmesi anlamına gelmektedir.

Değerlendirme sistemleri de bu dönüşüme ayak uydurmalıdır. Eaton (2024), yapay zekâ çağında “ürün odaklı” ölçme anlayışının yerini “süreç temelli ve otantik” değerlendirmeye bırakması gerektiğini savunur. Bu bağlamda, öğrencilerden sözlü sunumlar, canlı tartışmalar, süreç dosyaları veya ödev taslaklarını aşamalı olarak teslim etmeleri istenebilir. Türkiye’de bu yönde bazı uygulamalar başlamış, örneğin bazı üniversiteler öğrencilerden ödev taslaklarını ve düzeltme notlarını teslim etmelerini istemeye başlamıştır.

Bu dönüşümün başarısı büyük ölçüde öğretim üyelerinin dijital yetkinliklerine bağlıdır. EDUCAUSE (2024) verilerine göre, akademisyenlerin yalnızca %38’i bu konuda yeterli hissetmektedir. Dolayısıyla, üniversiteler “Yapay Zekâ Pedagojisi” konulu hizmet içi eğitimler düzenlemeli, öğretim elemanlarını bu dönüşüme hazırlamalıdır.

Son olarak teknolojik doğrulama mekanizmaları da destekleyici bir unsur olmalıdır. Turnitin, GPTZero gibi tespit araçları kusursuz olmasa da etik beyan sistemiyle birlikte uygulandığında etkili bir denetim sağlar (OpenAI, 2023). Uzun vadede, yapay zekâ metinlerine dijital su işareti (watermark) eklenmesini öngören sistemler bu süreci daha güvenilir hâle getirecektir (OpenAI, 2024). Ayrıca, üniversiteler kendi açık kaynaklı, Türkçe veriyle eğitilmiş yerel modellerini geliştirerek hem veri gizliliğini koruyabilir hem de akademik bağımsızlıklarını güçlendirebilir, böylece uluslararası platformlara bağımlılığı azaltabilirler.

SONUÇ: İNSAN VE YAPAY ZEKÂ ARASINDA YENİ BİR AKADEMİK ORTAKLIK

Yapay zekâ destekli büyük dil modelleri, üniversite eğitimi için kaçınılmaz bir realite olup, temel ayrım ‘kullanıp kullanmamakta’ değil, ‘sorumlu ve pedagojik olarak zenginleştirici bir şekilde yönetip yönetmemekte’ yatmaktadır. Bu teknolojiler, yönetişim ve etik ilkelerle desteklenmediği sürece, özgün düşünme ve akademik dürüstlük kültürünü zedeleme potansiyeline sahiptir. Fakat doğru çerçeveyle kullanıldığında, öğrenmeyi hızlandıran, bilgiye erişimi kolaylaştıran ve yaratıcılığı teşvik eden bir araca dönüşebilir.

Üniversitelerin görevi, yapay zekâyı yasaklamak değil; insan aklıyla birlikte çalışan, onu destekleyen bir ortak hâline getirmektir. YÖK’ün (2024) etik rehberi, bu yolda önemli bir ilk adımdır. Bundan sonrası, kurumların ve bireylerin etik olgunluğuna, dijital farkındalığına ve pedagojik yaratıcılığına bağlıdır. Eğer bu dönüşüm bilinçli biçimde yönetilirse, yapay zekâ insan zekâsının yerini değil, ona eşlik eden yaratıcı bir gücü temsil edecektir. Bu da 21. yüzyılın üniversiteleri için yeni bir entelektüel ortaklık döneminin başlangıcı anlamına gelir.

KAYNAKÇA

Akşab, M. & Seggie, F. N. (2024). Yükseköğretimde Yapay Zekâ: Öğretim, Araştırma ve Topluma Hizmet Açısından Bakış. Eğitimde Kuram ve Uygulama Dergisi, 20(2), 135–158.

Dawson, P. (2024). Generative AI and the Ethics of Academic Integrity. Journal of Academic Ethics, 22(3), 411–429.

Eaton, S. (2024). Authentic Assessment in the Age of AI: From Product to Process. International Review of Education, 70(2), 145–166.

EDUCAUSE. (2024). Faculty Preparedness for Generative AI Integration. Washington, DC.

Eti, H. S. (2025). Yükseköğretimde Yapay Zekâ: Öğrenci Tutumları ve Akademisyen Görüşleri. İktisadi, İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi, 10(26), 132–153.

Floridi, L. & Chiriatti, M. (2020). GPT-3: Its Nature, Scope, Limits, and Consequences. Minds and Machines, 30(4), 681–694.

Güler, E., Gülşenoğlu, B., & Sayılır, A. (2025). Akademik Yazmada Kullanılabilecek Yapay Zekâ Araçlarının Sınıflandırılması. Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, 15(1), 47–68.

Huang, Y. (2024). AI Declarations in Academic Submissions: A New Paradigm for Transparency. Higher Education Policy Review, 37(1), 52–73.

Kasneci, E. vd. (2023). ChatGPT for Good? On Opportunities and Challenges of Large Language Models for Education. Learning and Individual Differences, 103, 102274.

Markoff, M. (2024). Academic Integrity in the Age of Generative AI. The Chronicle of Higher Education, 7 Mart 2024.

OpenAI. (2023). AI Text Classifier: Limitations and Future Directions.

OpenAI. (2024). Provenance and Watermarking for Responsible AI Use.

UNESCO. (2023). Guidelines for the Ethical Use of Artificial Intelligence in Education. Paris.

Yeditepe Üniversitesi (2025). Akademik Dürüstlük ve Yapay Zekâ Politikası.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK). (2024). Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma ve Yayın Faaliyetlerinde Üretken Yapay Zekâ Kullanımına Dair Etik Rehber. Ankara: YÖK Yayınları.