Yönetim ve beytülmal anlamlarına gelen ve Vahy-i Mübin’de altı yerde geçen “Emanet” nosyonu, olgusu, emri ile ilgili bolca nas var. Hele biri var ki; onunla her cuma namazında hutbelerden gök kubbe inliyor: “Şüphesiz ki Allah, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletli olmanızı size emreder. Allah, bununla sizlere ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, Semî’ ve Basîr’dir.” (Nisa 58)
Gizli ya da açık, olan biteni hem “işiten”
(Semî) hem de “gören” (Basîr) Allah (c.c), aynı ayette “ehliyet ve liyakat”in
ve “adalet”in de altını kalın kalın çiziyor. Bir nevi “3’ü bir arada”. Her üçü
de birbirine zincirleme bağlı. Biri yoksa diğerinde mutlaka bir eksiklik, bir
nakısa, bir zaaf, bir sorun vardır. Birinde sorun yaşanıyorsa, diğer ikisi de
sakatlanmaktadır. Biri diğerinin de sebebidir.
Herkes elbette inanmayabilir. İtikatları
farklı olabilir. Ama 14 asır evvel insanlığa bu öğütlerin/emirlerin gelmiş
olmasını kimse inkâr edemez! Çok şükür ki vahiy var. Çok şükür ki her şeye
rağmen bir ölçümüz, ölçüler dizgemiz var. Asırlar evvel, bir nevi bizlere adeta
“Yönetim meselesi ciddi bir iştir. Onu ehil olanlara tevdi edin ve her işinizde
adaleti de aksatmayacağınız, onu ikame edeceğiniz bir sistem kurun! Zaten
Rabbinizin gözü-kulağı da sizin yapıp eylediklerinizdedir” demektedir.
Düşünün ki “Asım’ın Nesli”ni inşa etmek
amacıyla yola çıkmış olanlar sayesinde, çok daha fazla camide, mescidde, her
hafta milyonlarca insanın kulağına, gönlüne, nefsine bu şiddetli uyarılarla
seslenilmektedir. Evlerde, sohbet mekânlarında Müminun 8, Mearic 32 gibi
ayetler uyarı konuları arasındadır: “Onlar, (gerek Rableriyle, gerekse insanlar
arasındaki ilişkilerde) emanetlerini ve sözlerini gözetirler”
Enfal 27 daha da şiddetli bir uyarı
içerir: “Ey iman edenler! Allah’a ve rasulüne hainlik etmeyin! Bile bile (kendi
aranızdaki) emanetlerinize de hıyanet etmeyin”
“Emanete hıyanet” Allah ve rasulüne
hainlik etmekle eş tutulmakta!
Hatta peygamberler bile (Al-i İmran
161’de, bizzat Hz. Peygamber’in kendisi) “emanete ihanet” konusunda çok
şiddetli şekilde tehdit edilmektedirler! Yani onlar da böyle bir yanlışa bile
isteye saparlarsa cezasının çok ağır olacağı bildirilmektedir: “Hiçbir
peygamberin emânete hıyanet etmesi asla söz konusu olamaz. Kim böyle bir
haksızlık yaparsa, kıyâmet günü hıyânet ettiği şeyin günahıyla gelecektir.
Sonra herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenecek ve hiç kimseye haksızlık
yapılmayacaktır”
Yani bir ülkeyi, bir beldeyi (ister kabile
devleti olsun, isterse çağdaş bir demokrasi) yönetirken, yönetim işinin
postulatı haline gelmiş, insanlık tecrübesine (vahyin deyimiyle “ma’ruf”a)
dayalı ahlaki kuralları çiğnemeyin. (İnanmayanlar, “Allah ve rasulü”
kelimelerinin yerine insanlığın üzerinde tartışmasız anlaştığı, asırların
tecrübelerine dayalı “ilkeler”i koyabilirler.)
Bir dipnot da vahiyde geçen “El-ğull”
kelimesiyle ilgili verelim. Müellifler, “El-ğull” kelimesine, hırsızlıkta
olduğu gibi “herhangi bir şeyi gizlice almak” anlamını vermişlerdir. Onlara
göre bu kelimenin kökü, “paylaşmadan önce ganimet malından çalmak” anlamını
vermişlerdir.
Bu faslı daha önce perspektif’te
konu ettiğimiz “Emanet” başlıklı yazıdan bir alıntıyla nihayetlendirelim:
“Menar müellifleri Nisa/58-59 ayetlerini
tefsir ederken, bu iki ayetin İslami yönetim sisteminin belkemiğini
oluşturduğundan bahisle, emanet ve adalet bahsine geniş yer vermiş ve “bu iki
ayetten başka hiçbir bir ayet nazil olmamış olsaydı bile Müslümanların bütün
hükümlerini bu iki ayet üzerine bina etmeleri yeterli olurdu” demişlerdir. Bu
ayetlerle ilgili zikredilen özel hadiselerin hiçbirinin de hitabın genelliğini
daraltmayacağının altını çizmişlerdir. Hitap evrenseldir ve tüm zamanlar, tüm
insanlık toplulukları için tecrübe ve emeğe dayalı birikimin karşılığı olarak
altını doldurmak kaydıyla geçerli ve elzem çerçeveyi sunmaktadır… İnsanlık
tarihinin en kıdemli kamu yönetimi postulatı olan “ehliyet ve liyakat” konusuna
atfın yanında, müminlerin ve dolayısıyla insanlığın terbiye edilmesiyle
birlikte, genel emanete riayet edilmesi, bir tavsiye değil, -şartlar ne olursa
olsun- bir emir konusudur! Menar müelliflerine göre, emanete riayet, hangi din,
etnik grup, toplumsal güruh söz konusu olursa olsun “başkalarının haklarını
tanımaktır”. Onlara göre;…“Ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle
hükmetmenizi emreder” ayetindeki “insanlar arasında hükmetme” konusunun
yollarından ikisi velâyet-i amme (yürütme) ve yargıdır.
Menar müelliflerinin aktarımlarında da yer
aldığı üzere İbn Teymiyye, emanet ve adalet bahsini geniş şekilde işlediği
es-Siyasetu’ş Şeria adlı eserinde, Allah Tealâ’nın, idarecilerin ellerine
verdiği emanet türlerini derinlemesine ele almaktadır. Söz konusu emanetlerden
biri, idarecilerin işi/yönetimi ancak toplum içinde ehline ve en hayırlı
kimselere vermek zorunda olduklarıdır. O, bu konuda birçok hadis de zikreder.
En meşhurlarından birisi, “İş, ehli olmayana verildiği takdirde kıyameti
bekleyin” hadisidir. Hadis-i şerifte, “kıyamet” şeklinde tercüme edilen
“es-sâ’a” kelimesi, “halkın kıyametinin kopma ve helak olma saati”dir. Yani hem
idari işlerin çığırından çıkması hem de yargı ve ekonomi başta olmak üzere
toplumsal düzenin bozulmasıdır. Toplumun kıyamet saati aynı zamanda, kimliksel
birikiminde de yozlaşmaların artıp “vasat ümmet” olma halinin de şirazesini
yitirmesidir. “Sizin giderilip yerinize başka toplulukların getirilmesi”
uyarısı tam da bu konudaki serencama atıftır.”
GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTER MİYDİ?
Peki bunca ayet, hadis ortadayken; çağdaş
dünyanın postulatları ekmek, su gibi bilinebilir, uygulamada da onlarca örneğe
sahipken biz bu çürümüşlüğe, yozlaşmaya, bataklığa nasıl saplanıp kaldık?
“İnsan doğası işte” denip
geçilebilir mi?
Elimizde sağlam reçeteler, yılların
tecrübeleri olduğu halde, hadi çürümüşlüğe maruz kaldık, peki ama nasıl
katlandık, nasıl göz yumabildik, nasıl görmezden gelebildik? Hepsini geçtik,
nasıl oldu da hiç olmazsa aramızda, kapalı kapılar ardında tahlil edemedik?
Neyden korktuk? O korkular bizi nerelere savurdu? Konuşmak isteyenleri hangi
yöntemlerle susturduk? O “susturma”yı nasıl meşrulaştırabildik? O “biz” hala
aynı “biz” mi?
Bugün mahallede maalesef bu sorulara cevap
verebilecek cesarette bir kesim kaldığını söylemek mümkün değil. Bugün ortaya
konan cılız tepkilerin de geç olduğu kadar, meselenin künhüne işaret etmediği,
sistemik bir tahlil muhtevasına sahip olmadığını ifade etmek gerek.
Kutuplaşmayı nefislerde olanı
meşrulaştırmada kullanan, sürekli “öteki” taşlayarak asli görevini ihmal eden,
“emri bil maruf nehyi anil münker”görevini layıkı vechiyle yerine getirebilecek
bir potansiyel, bir bilgi dağarcığı, bir birikimin müslüman mahallede mevcut
olduğunu söyleyebilmek çok mümkün görünmüyor/görünmedi.
Bu yüzdendir ki, insanlığın faydasına
mebni ilkelerde herhangi bir sapma söz konusu olduğunda, bunun bir vicdan
muhasebesi konusu olmaması da, “ahlak”ın ne olduğu ve ne olması gerektiğine
ilişkin -çok geç kalınmış- ciddi bir sorgulama sorumluluğunu ortaya
koymaktadır.
Nitekim mahallenin içinden çıkan iktidar
unsurlarının da pek azında çağdaş postulatlarla yazının girişinde belirttiğimiz
naslar arasında ilişki kurup bunları inanç konusu haline getiren insan sayısı
çok az.
Belki birileri çıkıp bize “Finlandiyalı,
kurduğu sistemde naslardan mı faydalandı?” diye sorabilir. Doğrudur. Kendi
kültürümüz için faydalı gördüğümüz bu bağ kurma çabasının Finlandiyalı
açısından bir anlamı olmayabilir ama o Finlandiyalının da çağdaş postulatlara
inanç düzeyinden bağlı olduğu ve bunu sistemleştirmede bir iman gücüyle
davrandığı unutulmamalıdır. Kökünde rasyonalitenin yer aldığı bu asabiye
olmadıkça bir sistem kurabilmek de güçtür.
Mahalleye dönersek; iman ve inanç konusu
olmayınca zihniyet dünyası, asırlar öncesinin fıkhi kaideleri, Seyyid Kutub’un
deyişiyle “sahife fıkhı”ndan öteye taşınamıyor. “Ganimet” hala literatürde
sanki savaştaymışcasına siyaset diline, daha doğrusu zihniyetine sirayet
edebiliyor. Pek çok adaletsizlik konusu, maruz kalanın kimliğine, tercihine
tevdi edilip vicdanlar adaletsizce rahatlatılabiliyor. Yıllar önce yaşanmış
mağduriyetlerin tazmini/karşılığı olarak mı görülmektedir bilinmez, “el-ğull”
adeta -ortaya çıkana dek- bir hakmış gibi görülebiliyor. Tabii bu sözlerimiz,
hala bu konularda vicdanlarını bir parça haksız ve hadsiz gücün pençelerinde
yitirmemiş olanlar için; yoksa aynı mahfillerde dünün namuslu, ehliyet-liyakat
sahibi kadrolarının yerini doldurmuş kifayetsiz muhteris ve münafıklar için
değil (Emanete hıyanet etmek münafıklık alametleri arasında sayılmıştır.
/Buhârî, Îmân, 24/Şehâdât, 28/Müslim, Îmân, 107, 108)
Bilenler yıllardır bugünlerin kaçınılmaz
olacağını, her seviyede şaşkınlık duygumuzu yitireceğimizi zaten söylüyordu.
“Bu düzenin evliyayı da bozacağını” dilimizde tüy bitercesine ifade etmiştik;
çünkü mesele kişisel dürüstlük hikayelerinde değil, sisteme bir ahlak libası
giydirmekteydi.
“Görünen Köy”ü kimin tanımladığı hiç de
önemli değildi oysa. Solcu mu, liberal mi, İslamcı mı? Hastalığın reçeteleri
belliydi! Mesele kimlikte/kimliklerde değil
ilkeler/normlar/naslar/postulatlarda çivi yazısı gibi çakılıydı. Güçler
ayrılığından hukuk devletine; kurumsal hafızaya dokunmamaktan kurumların
özerkliğine; ehliyet-liyakattan denge-denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlike
kadar mesele sistemikti! Dün, askeri vesayet döneminde nasıl sistemikse,
hastalıklarımızın tedavisi nasıl ki çağdaş normlar ile sosyo-politik kültürün
iç içeliğinin sağlanmasıyla mümkün olacaksa, bugün de farklı değildi.
Bu bir bilgi türüdür. Evrensel
postulatların bilgisi. Üstelik kadim İslam kültürü de bunların çoğuna
değinmişti. Öyle olmasa hutbedeki Ömer’den (r.a) üzerine giydiği iki metre
kumaşın hesabını sorabilmek mümkün olur muydu? Yani 90’ların “alnı secdeye varanlara
güven” mottosundan “çağdaş sistemik ahlakı inşa” zihniyetine geçiş yapacak bir
“Asım’ın Nesli” bekleniyordu. Bu neslin en büyük düşmanı da hamaset ve cehalet
idi. Yerlilik millilik ile bu hamaseti beslediler.
Cehalet ise çağdaş normların çok da
itikatla ilgisi olmadığına bu nesli ikna çabasıydı. Önemli olan düşmana galebe
çalabilmek, bunun için güçlü olmak, o gücü elde etmede de her aracın mübah
kılınmasının normalleştirilmesi yeterliydi. Ağızlardan “tüyü bitmemiş yetimin
hakkı” hiç eksik olmadı olmasına ama retorik, gerçekler duvarına (sözde reel
siyasetin zorluklarına) çarpmaktaydı! “Türkiye Norveç değil” cümlesi Allah için
bir kez bile toplumun hayrına bir işi tanımlamak için kullanılmadı bugüne dek;
hep cürümlerin örtülmesinin nişanesi kılındı.
Özcesi, mesele nefsi azmaya müsait,
nankörlüğüyle malul insanı çok aşan sistemik bir mahiyete sahipti ve sistem,
dürüst insanları ya içine kabul etmiyor ya da dışlanmaya zorluyordu. En masumu
susmak ve izlemek zorunda kalıyordu. İşte bu yüzden bir asırdan fazla bir zaman
evvel Abdurrahman Kevakibi, sistemin içinde dürüst insanların yer almasının
hiçbir anlam ifade etmediğini, despotizmin kendine özgü yasaları olduğu ve
onunla mücadelenin ancak başka yasaları işlevsel kılmakla mümkün olacağını
söylüyordu.( https://perspektif.online/abdurrahman-el-kevakibi-ve-despotizmin-dogasi/)
UMUDA MEBNİ İKİ İSTİSNA: İMH VE
HÜDAİ VAKFI
İslami kesimler içinden iki vakfın “fon
vurgunu”nu da konu ederek yayınladıkları bildiriler bazıları için “bade
harabu’l Basra” kıvamında olsa da, bizim bu meseleye bakış açımız bu minvalde
değil. Evet, yılların suskunluğunu, hatta aynı kesimlerden gelen
“susturulmuşluklar”ını iki bildiriyle telafi etmek mümkün değil. “İçeriden”
onca uyarıyı gözardı eden, kapalı kapılar ardında konuşulanları “düşman
sevindirmeme” adına alenileştirmeyen çevrelerin mızrağın çuvaldan taşıp
fırladığı bu dönemde, bu enkazın altında kalmayı reddetmeleri de olabildiğince
olumlu. Başkalarına da cesaret verici. Bu gelişmelerin umuda mebni olması,
“eleştireyim ama ilişkime de halel gelmesin” seviyesinde kalırsa eğer yeniden
içe bükülme ve klan ahlakına galebe çaldırmayı beraberinde getirebilir.
Bildirilerin muktedirlere etkisi de
gözardı edilemez. Trollerin, düğmeye basıldığı andan itibaren onları “hainlik”
ile suçlamaları bunun bir göstergesi. Nitekim Safa Vakfı, yayınladığı iddia
edilen bildirinin (ki içeriği de failsiz/öznesiz, çocuk eğitimi odaklı sade
suya tirit kıvamındaydı) kendilerine ait olmadığı açıklamasını yüksek perdeden
yapmak durumunda bırakıldı.
Ama hepsinden önemlisi, İMH ve Hüdai Vakfı
bildirilerinde kullanılan literatür idi. Bir yandan “fon vurgunu”na atıf
yaparlarken, diğer yandan “şeffalık, denetim, hesap verebilirlik,
kayırmacılık…” gibi kavramlara yer verdiler ki, yıllardır kamuoyu önünde hiç
dillendirilmeyen ama bildirilerin ana eksenini oluşturan bu kavramların
özellikle genç dimağlarda yapacağı etkiler yadsınamaz.
Önceleri, varolup olmamasının
önemsenmediği, klan ahlakının örttüğü bu kavram seti şimdilerde itikadi umdeler
seviyesine erişme fırsatını yakalamış oldu. Bu, çok ama çok önemli, şimdilerde
belki etkileri çok fark edilmeyen ama zihniyet dönüşümlerine, sosyo-politik
kültürün devinimine yol açacak düzeyde önemli bir virajı temsil etmekte.
Kadimde de güçlü şekilde savunulan (ama kurumsallaşması noktasındaki
başarısızlıkların anakronik konusu yapılan) bu kavramlar, kadim ile çağdaş
olanı buluşturan, sistemik ahlakı her şeyin üzerine çıkaran ve düşünme
melekelerini, akletme biçimlerini, ahlak tanımlamalarını, kimlik tartışmalarını
yepyeni bir faza çekecek bir mahiyete sahip. Her iki çıkışın da kendisinden
daha önemli olduğunu yakın geleceğin bizlere göstereceği umudundayız.
Bahadır Kurbanoğlu, İzmir Saint-Joseph
Koleji, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji mezunu. İnsan
hakları ve sivil toplumsal faaliyetlere ilişkin çalışmalarda bulundu. 2016-2019
yılları arasında Hilal TV’de hafta içi her gün yayınlanan ‘Sözü Esirgemeden’
adlı siyasi analiz programının yapım ve yönetimini üstlendi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.