Bugün artık sadece ülkemizde değil, İslam dünyasında da siyasal İslam hareketlerinin kadroları, icraatları ve özellikle toplumsal tabanları üzerinden ciddi bir hayal kırıklığından, yozlaşma ve çürümüşlükten bahsedilmekte. Ülkemiz özelinde ise son dönemde gündeme gelen fon skandalı, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Bu skandalın doğrudan etkisinden midir bilinmez ama muhafazakâr mahallede, siyasal tercihler değişmese bile kendi camiasında ciddi bir yozlaşma ve çürümüşlüğün varlığını kabul edenlerin sayısı artmış görünüyor. Benzer sorunlar Tunus, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerde de farklı biçimlerde siyasal İslami hareketlerde karşımıza çıkmıştı.
Burada özellikle ülkemiz açısından gözden
kaçırılan husus, yozlaşmanın yalnızca son döneme ait olduğu kabulüdür. Hâlbuki
yozlaşmanın ülkemizde, elitler ve toplum düzeyinde, en az beş yüz yıllık bir
tarihi olduğunu düşünüyorum. Bunun sosyolojinin ve coğrafyanın bize dayattığı,
belki bin yıllık göçebelik, yağmacılık, ihmal edilmiş Anadolu ve bütün bunların
dönüşemeyen köylü-kapalı zihniyetinde oluşturduğu bir altyapısı da hep
mevcuttu. Elbette bu tarihsel yağma mirasını sadece tek başına göçebeliğe veya
köylülüğe bağlamak mümkün değil. Ancak bu toplumsal alışkanlıkların, kurumların
ve iktidar ilişkilerinin bu zihniyet üzerindeki etkilerini de görmezden
gelemeyiz.
Son elli yıla dönersek, umut bağladığımız
Anadolu'nun ticaret ve siyaset alanındaki düşük şiddetli karşı devrimi, güzel
başlangıcına rağmen neden bu zihniyet sorununu çözemedi?
Bu zihniyet sorununu Tanzimat ve
Cumhuriyet elitlerimiz büyük ölçüde dinde görmüşlerdir. Dinî mirası temsil eden
kurumlarla uğraşmış, belirli alanlarda geçici başarılar sağlamışlar; ancak
sonraki dönemlerde dinî radikalizm çok daha güçlü biçimde geri dönmüş, öfkesi
ile kimlik kapanına hapsolmuştur. Bu kısır döngünün farklı örnekleri,
modernleşmeyi yukarıdan aşağıya gerçekleştirmeye çalışan İran ve Afganistan
gibi ülkelerde de yaşanmıştır. Elbette bu ülkelerin tarihsel şartları ve
modernleşme tecrübeleri birbirinden farklıdır. Ancak sonuçta gerçekleştirilen
devrimler veya reformlar, sorunun özü olan kapalı zihniyet açmazını bütünüyle
çözememiştir.
Bu da bize şu soruyu sorduruyor: Acaba
sorun dinin kendisinden çok, dinî dogmaların nasıl anlaşılması ve yorumlanması
gerektiğini çözümleyemeyen kapalı zihniyetin kendisinde miydi?
Medreseler Kapandı mı?
Uzun yıllardır yazılarımda ve kitaplarımda
medreselerimizin ürettiği zihniyet yapısının etkilerinden ve toplumsal
maliyetinden bahsetmekteyim. Bu noktada, “Ülkede medrese mi var? Tarikatlar
yasak değil mi, kaldırılmadı mı?” diye düşünenler olabilir.
Bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde
medreseler ile tekke ve zaviyeler iki ayrı hukuki düzenlemeyle kapatıldı. 3
Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, medreselerin Maarif Vekâletine
devredilmesini öngörüyordu. Ancak Maarif Vekili Vasıf Çınar'ın 11 Mart 1924
tarihli talimatıyla medrese öğretimine son verildi. Tekke ve zaviyeler ise 30
Kasım 1925 tarihli, 677 sayılı Kanun'la kapatıldı.
Böylece Osmanlı'nın son döneminde
modernleşmeye başlayan medreseler —1914'te kurulan Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye
Medresesi bunun önemli bir örneğidir— ile yüzyılların tasavvuf geleneğini
taşıyan tekke ve zaviyelerin kurumsal varlığı sona erdirildi.
Ne yazık ki devlet aklımız için en kolay
kısa yol çoğu zaman tasfiye etmek oldu. Dönüştürmek ise bir türlü kalıcı bir
yöntem hâline gelemedi.
Ama bugün medrese ve tarikatlar, biraz
Kürt sorunu tabirinde olduğu gibi, varlığı dolaylı biçimde kabullenilen fakat
resmî söylemde mahiyeti yeterince tartışılmayan bir alanı oluşturuyor. Aynı
zihniyet yapısındaki bazı neo-Kemalist elitler ise var olan ama görülmeyen bu
kurumların kapısına acilen bir İzmir kilidi vurulmasından yana. Devletimiz ve
siyasetimizde ise zaman zaman, “Bu kurumlar var olsun ama resmî olmasın;
gerektiğinde de ayar verelim” anlayışının hâkim gözükmekte.
Bugün özellikle kent merkezlerimizde ve
taşrada, Osmanlı'nın son dönemindeki yaygınlığını hatırlatacak ölçüde çok
sayıda medrese, tarikat ve bunlarla ilişkili eğitim faaliyetiyle
karşılaşıyoruz. Elbette bunların sayısı, niteliği ve kurumsal yapısı hakkında
sağlıklı karşılaştırmalar yapabilmek için güvenilir araştırmalara ihtiyaç var.
Bu iki gelenek, teori ve pratikte çoğu
zaman birbirini beslemekte ve iç içe geçmektedir. Siyasi ve ticari ilişkilerde
önemli bir toplumsal etkiye sahip oldukları gibi, ülke içinde ve dışında kayda
değer sosyal hizmetler de yürütmektedirler. Ancak aynı zamanda mahalle ve
toplum düzeyindeki yozlaşma tartışmalarının da önemli aktörleri arasında yer
almaktadırlar. Toplumsal etkilerinin sanıldığından daha geniş olduğu
kanaatindeyim.
Buradaki yozlaşmanın temel bileşenleri ise
evrensel etik, akıl ve vicdan alanına dairdir. Tarikatların evrensel hikmet,
estetik, sanat ve irfanı üretememesinde selefi kapalılığında medrese
zihniyetinin rolü vardır.
Sonuçta bugün Türkiye'deki kapalı
zihniyetin önemli tarihsel kaynaklarından birinin, Sünni İslam dünyasında son
dört yüz yılda belirginleşen klasik medrese anlayışı olduğunu ileri
sürebiliriz.
İlim, Bilim ve İtaat
Medrese geleneğinin temelde “ilim” üzerine
inşa edildiğini söyleyebiliriz. İlim kutsalla ilgili olan bilginin
ezberlenmesi, tekrarı veya tahsilatı olarak anlaşılmakta. İlim geleneği alim
yetiştirmekte. Ama ne yazık ki alimlerden düşünce insanı çıkamamakta. Bilim ise
tamamen sebep sonuç ilişkileri ve fizik alem yasalarının ürettiği deneysel
bilgi denilebilir.
Aslında klasik İslam düşüncesinde ilim,
yalnızca vahyin bilgisiyle sınırlı değildi; ihtiyaca göre matematikten tıbba,
astronomiden mantığa kadar geniş bir bilgi alanını da kapsıyordu. Zamanla bazı
medrese geleneklerinde sadece dinî ilimler, özellikle vahyin anlaşılması,
yorumlanması ve korunması bakımından daha merkezî bir konuma yerleşti.
Şu hali ile medrese İlimi bırakın,
fizik-metafizik alem ilişkisinde ezber dışında bir epistemi üretememekte.
Halbuki Rönesans bunu çok yönlü olarak bu başarılabilmişti.
Medreseler Rönesans’tan ders alabilseydi
temel sorunlarından biri olan vahyin bilgisinin nasıl işleneceğine ilişkin
tartışmaları aşabilirdi. Bu tecrübe ile felsefeyle birlikte deneysel bilgiye de
uzanabilecek ortak yollar çözülebilirdi. Bu tecrübe ayrıca alegorik ve sembol
yorum bilgisine dayalı Platoncu yaklaşımın da Medrese ’de önünü açabilirdi. Bu
şartlarda Medrese’den yetişen talebeler yorum yapabilir mi öteki kadimi merak
edebilir mi?
Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk'ün 11.
yüzyılda kurduğu Nizamiye medreseleri, devletin dinî ve ilmî eğitimi
kurumsallaştırma girişiminin önemli bir aşamasıydı. Bu kurumlar özellikle
Sünni, ağırlıklı olarak Şafiî-Eş'arî ilim geleneğini destekleyerek dönemin
siyasi ve mezhebî mücadelelerinde belirli bir işlev üstlendiler. Bunun bedelini
bugünlere kadar sebep-sonuç ilişkileri ve aklı ihmal ederek ödemiş durumdayız.
Bu dönemde Merkezî iktidarın düzeni koruma
ve meşruiyetini sürdürme ihtiyacı, eğitim kurumlarının önceliklerini de
etkiliyordu. Böylece bazı dönemlerde eleştirel sorgulamadan çok, yerleşik
bilginin aktarılması ve yorumlanması öne çıkabildi.
Arapçayı iyi öğrenmek, klasik metinleri
kavramak, Aristoteles mantığından yararlanmak, kelam ve fıkıh usulünde
yetkinleşmek önemli eğitim hedefleriydi. Ancak bütün bu donanımın bağımsız
düşünce üretimine ne ölçüde dönüştüğü ayrı bir soruydu.
Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dünyasında
medreselerin dinî-hukuki kadrolar, müderrisler, kadılar ve bürokratik elitler
yetiştirmesi, bu kurumların otorite ile arasındaki ilişkisini daha da önemli
hâle getirdi.
Matematik Öğrenmek İçin Semerkant'a
Gitmek
Teorik sorunlardan biri de belirli bir
tarihsel ve toplumsal bağlamda ortaya çıkan vahyin, değişen zaman ve şartlarda
nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin düşünce disiplininin yeterince
geliştirilememesiydi.
Kutsal metinde göklerden, yaratılıştan,
tabiatın düzeninden ve insanın bunlar üzerinde düşünmesinden söz eden pek çok
ayet bulunurken, matematik, estetik ve astronomi gibi alanların bazı dinî
çevrelerde ikincil veya şüpheli görülmesi dikkat çekicidir. Elbette bu
yaklaşımın bütün medreselerde ve bütün dönemlerde geçerli olduğunu
söyleyemeyiz.
Düşünün, Osmanlı'nın erken döneminde
yetişen Kadızâde-i Rûmî, matematik ve astronomi bilgisini ilerletmek için 15.
yüzyıl başlarında Semerkant'a gitmek zorunda kalıyor. Burada Uluğ Bey'in bilim
çevresinin önde gelen isimlerinden biri oluyor. Uluğ Bey ise Semerkant'ta
dönemin en önemli astronomi çalışmalarından bazılarına öncülük ediyor ve
rasathane kuruyor. Ne yazık ki 1449'da siyasi mücadeleler sırasında
öldürülüyor.
Bir başka trajik örnek ise 1580 yılında
İstanbul'daki Takiyüddin Rasathanesi'nin III. Murad'ın emriyle yıktırılmasıdır.
Rasathanenin denizden top ateşiyle tahrip edildiğine ilişkin tarihsel anlatılar
bulunmaktadır. Bu olayın nedenleri arasında siyasi rekabetler, saray
çevresindeki çekişmeler, astrolojik yorumlar ve dinî itirazlar birlikte
değerlendirilmektedir.
Zekânın Zirvesi, Aklın Tatili
Yazımın başlığı, medreselerde aklın ihmal
edilmesi karşısında zekânın öncelenmesine ilişkin bir kinaye taşıyor.
Zekâ ile aklı birbirinin karşıtı olarak
görmemekle beraber çok farklı görmekteyiz. Zeka sorumluluk taşımaz kurnazlık
sıfatlarından birisidir. Akıl ise yaratıcı tarafından doğru ve yanlışı ayırma
yeteneği veya hikmeti keşfetme yetisi olarak vicdan bileşeniyle insana
bahşedilmiştir.
Akılda bireysel sorumluluk ve vicdan
boyutu vardır. Dinî bir ifadeyle Allah insana irade ve sorumluluk alanı
tanıyor; insanın tercihlerini yaparken düşünmesini, sonuçlarını
değerlendirmesini ve bunların hesabını üstlenmesini bekliyor. Akılda sorgulama,
özeleştiri vardır.
Bir insan son derece zeki olabilir. Çok
sayıda metni ezberleyebilir, karmaşık hükümleri açıklayabilir, başkalarının
yanlışlarını büyük bir ustalıkla ortaya koyabilir. Ancak bütün bunlar, onun
kendi yanlışları karşısında da aynı açıklığı göstereceği anlamına gelmez.
Bence medrese zihniyetine ilişkin
tartışmamızın önemli bir boyutu burada başlıyor. Zekanın zirvesi ancak aklın
tatile çıkması.
Felsefenin Daralan Alanı
Bazı medrese geleneklerinde felsefenin
bağımsız bir disiplin olarak geri plana itilmesi, mantığın ise daha çok kelam
ve fıkıh usulünün hizmetinde kullanılması, düşünsel çeşitliliğin sınırlarını
daraltmış olabilir.
Bağımsız felsefi sorgulamanın zayıflaması,
Yeni Eflatuncu yorumların, sembolik düşüncenin, alegorik okumaların ve farklı
varlık anlayışlarının medrese eğitimindeki yerini tartışmamızı gerektiriyor.
Çünkü sembollerin anlaşılması, ayetlerin
çok katmanlı yorumlanması, kadim irfan gelenekleriyle karşılaşma ve varlık
üzerine düşünme, dinî tefekkürün önemli imkânları arasındadır.
Bu noktada Şii ve İsmailî düşünce
geleneklerinin bazı kollarında felsefi ve bâtıni yorumların daha güçlü biçimde
sürdürülebildiğini görüyoruz. Fatımîler döneminde Kahire'de kurulan Ezher,
başlangıçta İsmailî-Şii bir öğretim merkeziydi. Daha sonraki dönemlerde ise
Sünni ilim dünyasının önemli kurumlarından biri hâline geldi.
Fârâbî, İbn Sînâ, Sühreverdî ve Molla
Sadrâ gibi düşünürler de İslam dünyasındaki felsefi çeşitliliğin farklı
dönemlerde Şii çevrelerde geliştiğini gösteriyor. Elbette bu isimlerin tamamını
aynı mezhebî geleneğe veya aynı kurumsal eğitim çizgisine yerleştirmek doğru
olmaz.
Buna karşılık Sünni medrese geleneğinden
düşünce insanı çıkmadığını söylemek de haksızlık olur. Çıkanlar vardı. Fakat
üzerinde durmamız gereken, bu düşünürlerin hangi entelektüel sınırlarla
karşılaştıkları ve neden daha güçlü, sürekli ve bağımsız bir eleştirel düşünce
geleneğinin oluşamadığıdır.
Şerh ve hâşiye yazma geleneği de tek
başına düşünsel durgunluk anlamına gelmez. Bu eserlerin bir bölümü ciddi
yorumlar, eleştiriler ve yeni tartışmalar içeriyordu. Sorun, bu yöntemin bazı
dönemlerde bağımsız soru sormanın önüne geçebilmesiydi.
Bütün bunlar, irfan ve hikmet
kavramlarının derinleşmesi açısından da önemli sonuçlar doğurmuş olabilir.
Nihayetinde dinî hayatın bir bölümünde
vicdanın Müslümanlığından çok, hükmün ve fıkhın Müslümanlığı öne çıktı.
Tarih boyunca bu zihniyet sorunlarını
farklı açılardan eleştiren veya yeni çıkış yolları arayan Şeyh Bedreddin, Koçi
Bey, Kâtip Çelebi, Filibeli Ahmed Hilmi, Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Ali
Aynî gibi isimlerin sesleri duyuldu. Elbette bu düşünürlerin meseleleri,
yöntemleri ve görüşleri aynı değildi. Ancak her biri kendi döneminin yerleşik
kabulleriyle farklı düzeylerde hesaplaşma ihtiyacını temsil ediyordu.
Osmanlı eğitim tarihindeki bir başka
çarpıcı anlatı da 1773'te III. Mustafa döneminde başlayan Hendesehâne
girişimiyle ilgilidir. Baron François de Tott'un öncülük ettiği askerî
mühendislik eğitimi sırasında, geleneksel eğitim almış bazı öğrencilerin temel
geometri bilgileri bakımından utanılacak derecede yetersiz kaldıklarına ilişkin
anlatılar bulunmaktadır. Üçgenin iç açılarının toplamının dahi bilinmediği
şeklindeki meşhur hikâyeyi de bu bağlamda hatırlayabiliriz.
Burada mesele tek tek öğrencilerin zekâsı
değil, hangi bilgilerin öğrenilmeye değer görüldüğünü belirleyen eğitim
anlayışıdır.
Beytülhikme'den Medreseye
İslam dünyasının bilim ve düşünce
tarihinde altın çağ olarak anılan dönemlerin önemli özelliklerinden biri,
özellikle Abbasiler döneminde farklı bilgi geleneklerine gösterilen ilgiydi.
Bağdat'taki tercüme hareketleri ve
Beytülhikme çevresi, Yunan, Süryani, İran ve Hint düşünce birikimlerinin
Arapçaya aktarılmasında önemli rol oynadı. Matematik, tıp, astronomi, mantık ve
felsefe alanlarında büyük bir entelektüel hareketlilik ortaya çıktı.
Bu süreçte vahiy, akıl, gözlem ve deney
arasındaki ilişkiler farklı düşünürler tarafından tartışıldı. İslam dünyasının
bilimsel gelişimi yalnızca tercümelerle sınırlı kalmadı; bu birikim üzerine
yeni araştırmalar ve özgün eserler üretildi.
Benzer kültürel karşılaşmaları Endülüs'te,
Sicilya'da ve Orta Asya'nın farklı bilim merkezlerinde de görüyoruz. Ancak
bunların hepsi aynı kurumsal modelin örnekleri değildi. Her birinin siyasi,
toplumsal ve ilmî şartları farklıydı.
Bu çoğulcu kültürel ortamlarda Müslüman
düşünürlerin yanında Yahudi ve Hıristiyan filozoflar da yetişti. Endülüs'te İbn
Rüşd ile İbn Meymûn'un aynı geniş entelektüel dünyanın mensupları olması bunun
dikkat çekici örneklerinden biridir.
Matematik ve geometrinin yalnızca teknik
bilgiler olarak değil, estetik ve kozmolojik düşünceyle ilişkili alanlar olarak
değerlendirilmesi de bu dünyaların önemli özelliklerindendi.
İbn Arabî'nin Endülüs'te yetişmesi, İbn
Rüşd'ün felsefi çalışmalarını aynı coğrafyada gerçekleştirmesi tesadüf
değildir. Fakat bu isimlerin ortaya çıkışını yalnızca çoğulculuğa bağlamak da
eksik olur. Onları mümkün kılan farklı eğitim çevreleri, siyasi himaye
ilişkileri ve düşünce gelenekleri vardı.
Asıl soru şu: İslam dünyası, farklı bilgi
geleneklerini karşılaştırarak düşünce üretebildiği dönemlerde yakaladığı
entelektüel canlılığı neden sonraki yüzyıllarda aynı ölçüde sürdüremedi?
Bu sorunun cevabını yalnızca medreselerde
aramıyorum. Ama medreselerin eğitim öncelikleri ve bilgi anlayışları da kapalı
zihniyetin temelini oluşturmakta.
Tarikatlarda Hikmetin Kaybı
Bu durum özellikle son yılların
Türkiye'sinde tarikatlar açısından da ciddi bir sorun teşkil ediyor.
Kapalı zihin, kör teslimiyet ve fıkhın
sınırlarında kalan bir Müslümanlık anlayışı; bazı çevrelerde manevi vecd, keşif
ve keramet sarhoşluğu ile birleşerek tefekkür, estetik, hikmet ve toplumsal
vicdan bakımından yetersiz bir dinî kimlik üretebiliyor.
Burada bütün tarikatları veya tasavvuf
geleneğini aynı kefeye koymak istemiyorum. Tam tersine, tarihsel tasavvufun
içinde ahlak, edep, estetik, musiki, şiir ve insanın kendi nefsini sorgulaması
bakımından son derece zengin bir miras bulunuyor.
Sorun, bu mirasın bazı güncel kurumsal
biçimlerinde düşünsel derinliğin yerini aidiyetin, manevi terbiyenin yerini
itaate dayalı ilişkilerin alabilmesidir.
Böylece ortaya, kimliğine son derece bağlı
ama kendi kimliğinin ahlaki sonuçlarını sorgulamakta zorlanan bir Müslümanlık
biçimi çıkabiliyor.
Buna, dinî kimliğin de ötesinde,
köylü-kapalı zihniyetin Müslümanlığı demekteyiz. Buradaki köylülükten kastım
bir coğrafya veya toplumsal sınıf değil; görgüye, farklılığa, eleştiriye ve
değişime kapalı bir zihniyet biçimidir.
Ne yazık ki böyle şartlarda âlim yetişse
bile bağımsız düşünce insanı yetiştirmek zorlaşıyor.
Yeni Medreseler, Eski Sorular
Bugün ülkemizde Kur'an kursları, vakıflar,
cemaatler ve tarikatlarla ilişkili eğitim yapıları hızla yaygınlaşıyor.
Özellikle bazı kent merkezlerinde yeşil alanların, bahçelerin ve kamusal
mekânların yapılaşmaya açılması dikkat çekiyor. Bu kurumların ruhsatlandırılması,
kamu kaynaklarıyla ilişkileri ve arazi tahsisleri ise somut örnekler üzerinden
şeffaf biçimde incelenmeyi gerektiriyor.
Yeni elit dindar sermaye, ahiret hayatında
da kurtuluş umuduyla dinî eğitim kurumlarına büyük yatırımlar yapıyor. Ancak bu
yatırımların hangi insan tipini yetiştirdiği üzerinde aynı ölçüde durulduğundan
emin değilim.
Bu elitler belki de farkında olmadan,
tarihsel olarak Nizâmülmülk dönemindeki merkezî ve otoriteye bağlı eğitim
anlayışını çağrıştıran bir zihniyet biçimini yeni binalar ve büyük bütçelerle
yeniden üretiyorlar.
Elbette istisnalar var.
Birkaç yıl önce Güneydoğu'da gezdiğim bir
Nakşibendî medresesinin spor, doğa, peyzaj ve sosyal iletişim alanları
açısından oldukça etkileyici ve nitelikli olduğunu hatırlıyorum. Belli ki
burada öğrencilerin fiziksel ve sosyal ihtiyaçları da düşünülmüştü.
Ancak sorunu çözmek yalnızca güzel binalar
yapmakla, bahçeler düzenlemekle veya spor alanları açmakla mümkün olmuyor.
Bu durum bana biraz 1914'te kurulan
Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi'ni hatırlatıyor.
Bu kurum, Osmanlı'nın son dönemindeki
önemli bir medrese reformuydu. Geleneksel dinî ilimlerin yanında felsefe,
mantık ve modern bilimler okutulmaya başlanmıştı. Üstelik müfredatın
hazırlanmasında müderrislerin görüşlerine başvuruluyor, ders programları tartışılıyor
ve yeniden düzenleniyordu.
Hasan Yıldız'ın Osmanlı Eğitim
Modernleşmesinde Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye Medresesi adlı araştırması, bu reform
girişiminin kapsamını ortaya koyuyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var:
Müfredatta felsefe bulunması, eleştirel düşüncenin gerçekten geliştiğini
göstermiyor. Öğrencilerin kendi mezheplerini, hocalarını, dinî otoriteyi ve
yerleşik yorumları ne ölçüde sorgulayabildikleri ayrıca araştırılmalı.
Dolayısıyla bu kurumun eleştirel düşünce
eksikliğini gideremediğini kesin biçimde söylemek yerine, bunu ne ölçüde
başarabildiğini bilmediğimizi kabul etmek daha doğru.
Cumhuriyet reformları bu kurumsal
yenilenme tecrübesini farklı bir çerçevede sürdürebilirdi. Ne yazık ki
medreseler kapatıldı; buna karşılık geleneksel dinî eğitimin bazı biçimleri,
özellikle taşrada, gayriresmî ilişkiler içinde yaşamaya devam etti.
Burada Cumhuriyet'in medreseleri
kapatırken dinî yükseköğretimi Dârülfünun İlahiyat Fakültesine taşıdığını da
hatırlamak gerekiyor. Ancak bu fakültenin 1933'te kapatılması, dinî düşünce
eğitiminin kurumsal sürekliliği açısından başka bir kırılma yarattı.
Sonuçta kurumları değiştirmek, zihniyeti
değiştirmekle aynı şey olmadı.
Kapatmak mı, Dönüştürmek mi?
Bakın, Avrupa üniversitelerinin tarihine.
Kısaca bizde kitap yaktık onlarda ancak
şimdi onların elinde Kilise ve manastır geleneğinden gelme Paris, Oxford ve
daha sonraki dönemlerde kurulan Georgetown gibi kurumları var. Bunlar zamanla
bazı üniversiteler, dinî kökenleriyle ilişkilerini farklı biçimlerde
sürdürürken bilimsel araştırmanın ve eleştirel düşüncenin kurumsal alanlarını
genişletebildiler.
Biz neden bu örnekleri medreseye ilişkin
yeterince tartışamıyoruz?
Neden bir kurumun tarihsel kökeniyle
hesaplaşmanın tek yolunu onu kapatmakta veya olduğu gibi korumakta arıyoruz?
Medreselerin ve tarikatların geleceğini
tartışırken de aynı ikilemin içine sıkışıyoruz. Bir tarafta bütün tarihsel
mirası tasfiye etmek isteyenler, diğer tarafta bu mirası hiçbir eleştiriye tabi
tutmadan sürdürmek isteyenler var. Bunun yolu yalnızca müfredata birkaç felsefe
dersi eklemekten veya yeni eğitim binaları inşa etmekten geçmiyor.
Oysa asıl mesele; medreseleri ve
tarikatları kapatmak ya da daraltmak değil; medreseleri Bağdat’ın Beytülhikme
ve Kurtuba’nın entelektüel çoğulculuğuyla, tarikatları ise İbn Arabî’nin
hikmet, irfan ve düşünsel derinliğiyle yeniden buluşturabilmektir.
Bu nasıl olacak, bence yeni elit dindar
zenginler mevcut medreselere büyük yatırım yapmadan önce yukarıdaki sorunun
cevabından emin olabilmeliler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.