Bu nedenle AKP’nin son yirmi beş yıllık siyasi serüvenini, yalnızca bir partinin iktidara gelişi ve iktidarda kalışı üzerinden okuyamayız. Karşımızda, iki yüz yıllık tarihsel birikimin ürettiği çelişkilerin, toplumsal taleplerin ve siyasal temsil arayışlarının somutlaştığı bir dönem var. AKP, bu anlamda hem söz konusu dönüşümün ürünü hem de onu hızlandıran aktör oldu.
Ancak bu hikâyenin asıl çarpıcı tarafı,
iktidarın nasıl kazanıldığından çok, iktidar olmanın başlangıçtaki değerleri
nasıl dönüştürdüğüdür.
Çünkü iktidara taşıyan değerlerle iktidarı
sürdürmenin araçları, her zaman aynı istikamette ilerlemez.
AHLAKİ ÜSTÜNLÜKTEN İKTİDAR
NİMETLERİNE:
AKP’nin başlangıçtaki toplumsal
meşruiyetini sağlayan en önemli unsurlardan biri, uzun yıllar siyasal ve
ekonomik sistemin çevresinde tutulmuş geniş kitlelerin temsil talebiydi. Bu
kitleler yalnızca yönetimde söz sahibi olmak istemiyordu; aynı zamanda kendi
kimliklerinin, kültürlerinin ve değerlerinin meşru kabul edilmesini bekliyordu.
“Önce ahlak ve maneviyat” formülü, bu
beklentileri karşılayan güçlü bir ortak payda oluşturdu. Geleneksel değerler,
dinî referanslar, adalet arayışı ve ekonomik temsil talebi, aynı siyasal
zeminde buluştu. Böylece AKP, yalnızca bir seçim başarısı kazanmadı; kendisini
mevcut düzene karşı ahlaki bir alternatif olarak da konumlandırdı.
Ne var ki siyasal temsil ve iktidar,
"şişenin içinde durduğu" gibi durmuyordu.
Hükümet etmek; bütçeleri yönetmek,
kaynakları dağıtmak, ekonomik çıkarları uzlaştırmak ve milyonlarca insanın
hayatını etkileyen kararlar almak demekti. Millî gelirin önemli bir bölümünün
kamu eliyle harcandığı, kamu ihalelerinin, imar kararlarının, teşviklerin ve
finansal düzenlemelerin büyük ekonomik sonuçlar doğurduğu bir ülkede iktidar,
aynı zamanda muazzam bir maddi güç alanıydı.
İşte başlangıçtaki ahlaki iddiaların en
ağır sınavı burada başladı.
İktidarın ilk kuşakları, zamanla kamu
kaynaklarına erişimin sağladığı imkânlarla yeni bir ekonomik ve toplumsal konum
kazandı. Bir zamanlar sistemi dışladığı gerekçesiyle eleştiren çevrelerin bir
bölümü, sistemin merkezine yerleşti. “Mücahitlikten müteahhitliğe” geçişi
anlatan o meşhur ifade, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda
sembolik bir özeti hâline geldi.
Fakat mesele birkaç kişinin
zenginleşmesinden ibaret değildi. Asıl mesele, zenginleşmenin ve toplumsal
yükselişin hangi kurallar içinde gerçekleştiğiydi.
KAMU GÜCÜYLE HIZLANDIRILAN
SEKÜLERLEŞME:
Sekülerleşmeyi yalnızca dinî inançların
zayıflaması, insanların ibadet alışkanlıklarının değişmesi veya toplumun
geleneklerinden uzaklaşması şeklinde anlamak, toplumsal gerçekliğin önemli bir
bölümünü gözden kaçırmaktır.
Sekülerleşme aynı zamanda, hayatın
ölçülerinin ve önceliklerinin değişmesidir. Maddi kazancın, tüketimin, statünün
ve ekonomik başarının; daha önce ahlaki üstünlük sağlayan değerlerin önüne
geçmesidir.
Bu açıdan bakıldığında AKP döneminin en
büyük ironilerinden biri ortaya çıkıyor: Geleneksel değerleri ve maneviyatı
siyasal meşruiyetinin merkezine yerleştiren bir iktidar, zamanla kendi
toplumsal tabanında da maddi başarıyı, servet birikimini, tüketimi, lüksü ve
iktidara yakınlığı öne çıkaran bir dönüşümün taşıyıcısı oldu.
Üstelik bu dönüşüm, yalnızca toplumun
kendiliğinden gelişen dinamikleriyle ilerlemedi. Kamu kaynaklarının dağıtımı,
ekonomik teşvikler, imar kararları, siyasal bağlantılar ve merkezîleşen karar
mekanizmaları, süreci hızlandırdı.
Siyaset mühendisliği projeleriyle
iktidarın etki alanı genişledikçe özel sektörle kamu arasındaki, merkezle yerel
arasındaki sınırlar da aşındı. Devletin düzenleyici gücüyle ekonomik çıkarlar
arasındaki mesafe daraldı. Bağımsız denetim mekanizmalarının zayıflaması ise bu
ilişkinin sonuçlarını daha ağır hâle getirdi.
Böylece bir zamanlar ahlaki üstünlük
iddiasıyla yola çıkan bir siyasal hareket, kendi değerlerini aşındıran bir
iktidar pratiğiyle karşı karşıya kaldı.
İroni şudur: Maneviyatı siyasetin
merkezine koyarak yükselen bir hareket, zamanla siyasetin ve ekonominin maddi
nimetlerini kendi manevi iddialarının önüne geçirebildi.
AHLAKİ ÖLÇÜLERİN YERİNİ FİNANSAL
MÜHENDİSLİK ALINCA;
Kamu kaynaklarıyla yeni zenginler
yaratılması, denetim mekanizmalarının etkisizleşmesi ve ekonomik ayrıcalıkların
siyasal sadakatle iç içe geçmesi, zamanla daha büyük bir sorunun zeminini
hazırladı: Maddi karşılığı, üretim kapasitesi ve sürdürülebilirliği tartışmalı
finansal kazançların olağanlaştırılması kaçınılmazdı.
Son dönemde kamuoyunun gündemine oturan
fon vurgunu tartışmaları, bu açıdan yalnızca finansal piyasalara ilişkin bir
mesele değildir. Aynı zamanda, toplumun ahlaki ölçüleriyle ekonomik
davranışları arasındaki ilişkinin ne kadar aşındığını gösteren ciddi bir
sınamadır.
Elbette her finansal usulsüzlükten
doğrudan bütün bir toplumsal kesimi veya siyasi hareketi sorumlu tutamayız.
Ancak büyük ekonomik çıkarların, etkili siyasal ilişkilerin ve yetersiz
denetimin bir araya geldiği durumlarda, sorunu birkaç kişinin davranışına
indirgeyerek açıklamak da mümkün değildir.
Asıl soru şudur:
Bir toplumda ahlak, hukuk ve hesap
verebilirlik ekonomik ilişkileri düzenleyen gerçek ölçüler olmaktan çıkarsa,
geriye ne kalır?
Başlangıçta haram-helal hassasiyetiyle,
adalet ve dürüstlük iddiasıyla kurulan toplumsal meşruiyetin yerini, kazancın
büyüklüğünü başarı ölçüsü sayan bir anlayış aldığında, ortaya yalnızca ekonomik
mağduriyet çıkmaz. İnsanların adalet duygusu da yara alır. Üstelik bu yara,
yalnızca muhalifleri değil, başlangıçtaki değerlere samimiyetle bağlı insanları
da etkiler.
İşte bu nedenle yaşadığımız süreç, sessiz
ama derin bir toplumsal travma yaratıyor.
Kamu gücünün sınırsızlaşmasıyla büyüyen
sorunların, yine aynı kamu gücü kullanılarak kontrol altına alınabileceğini
düşünmek ise başka bir yanılgıdır. Çünkü denetimsiz gücün ürettiği sonuçlar,
çoğu zaman o gücün kendi kontrol kapasitesini de aşar.
HİKAYE BİTİYOR MU, YOKSA YENİ BİR
HİKAYE Mİ BAŞLIYOR?
İki yüz yıllık dönüşüm hikâyemizin son
yirmi beş yıllık periyodunun da tamamlanmakta olduğuna ilişkin işaretler var.
Ancak toplumsal süreçler matematiksel denklemler değildir. Hiçbir siyasal
iktidarın ömrü hakkında mutlak ve determinist hükümler veremeyiz.
Üstelik bu hikâye, belki de çok daha önce
farklı bir sonuca ulaşabilirdi.
Onu uzatan temel nedenlerden biri,
iktidarın karşısına yalnızca eleştiri koyabilen, fakat yeni bir ahlaki
üstünlük, rasyonel yönetim kapasitesi ve demokratik meşruiyet üretebilen
alternatif bir siyasal proje ortaya çıkaramayan muhalefet anlayışıdır.
Bir iktidarın yıpranması, kendiliğinden
nitelikli bir alternatif doğurmaz. Toplumun mevcut düzene duyduğu tepki, yeni
bir toplumsal sözleşmeye dönüşmediği sürece yalnızca geçici bir siyasal
dalgalanma olarak kalabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, bir kimliğin başka
bir kimliği yenmesi değildir. İhtiyacımız; aklı, bilimi, hukuku, liyakati ve
hesap verebilirliği ortak yaşamın vazgeçilmez ölçüleri hâline getiren yeni bir
siyasal anlayıştır. İnancı siyasetin aracı olmaktan çıkaran, ahlakı söylemden
davranışa taşıyan, kamu gücünü kişilerin ve çevrelerin çıkarlarına değil
toplumun ortak yararına bağlayan bir anlayış…
Çünkü demokratik meşruiyet, yalnızca
sandıktan çıkmakla kazanılmaz; hukuka bağlılıkla, adaletle ve kamusal
sorumlulukla sürekli yeniden üretilir.
Unutulmamalıdır ki hayatın karmaşık
dinamizmi, hiçbir iktidarın siyasal mühendislik planlarına bütünüyle sığmaz.
Toplum, merkezden tasarlanmış projelerin pasif nesnesi değildir. Ekonomik
gerçeklik, kültürel değişim, kuşaklar arasındaki farklılaşma ve biriken
toplumsal tecrübeler, zamanla kendi doğal sonuçlarını üretir.
Gücün her şeyi kontrol edebileceğine
inananlar, hayatın kendilerinden daha büyük olduğunu eninde sonunda öğrenirler.
Şimdi önümüzdeki asıl mesele, eski
hikâyenin ne zaman biteceğini tahmin etmek değil; onun yerine hangi hikâyeyi
koyacağımızı düşünmektir.
Türkiye, iki yüz yıllık arayışını yeni bir
iktidar değişikliğiyle sınırlı tutmak zorunda değildir. Bu tarihsel eşiği,
ahlaki üstünlüğün yeniden tanımlandığı, hukukun iktidardan üstün olduğu ve
ekonomik başarının toplumsal adaletle birlikte ölçüldüğü yeni bir başlangıca
dönüştürebilir.
Bunun için önce şunu kabul etmeliyiz:
Bir toplumun gerçek dönüşümü,
iktidardakilerin değişmesiyle değil, iktidarı mümkün kılan zihniyetin
değişmesiyle başlar.
Belki de Türkiye’nin önündeki en büyük
fırsat, tam olarak bu sancılı dönüşümün içinden doğacaktır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.