26 Nisan 2026 Pazar

Müslümanların “altın çağı” din-devlet ayrımı olduğunda yaşandı; Müslüman ülkelerde İslamcılık gerileyecek Prof. Dr. Ahmet T. Kuru:/26 Nisan 2026

 Prof. Dr. Ahmet T. Kuru: Müslümanların “altın çağı” din-devlet ayrımı olduğunda yaşandı; Müslüman ülkelerde İslamcılık gerileyecekNeden Müslüman çoğunluklu ülkeler, dünya ortalamasına kıyasla daha otoriter ve daha az gelişmiş? Bu soru yeni değil. Ama verilen cevaplar hâlâ tartışmalı. Kimine göre sorun İslam’ın kendisi, kimine göre Batı sömürgeciliği. Prof. Dr. Ahmet Kuru’ya göre asıl belirleyici olan, tarih içinde şekillenen güç dengeleri. 8. ile 12. yüzyıllar arasında felsefi üretimin, ticaretin ve çoğulculuğun öne çıktığı bir dönem yaşanırken, sonraki yüzyıllarda ulema–devlet ilişkisi bu yapıyı tersine çeviriyor. Kuru, bu çerçeveyi yalnızca İslam dünyasıyla sınırlamıyor; Donald Trump’tan Benjamin Netanyahu’ya uzanan örneklerle din–siyaset ilişkisini küresel ölçekte tartışıyor.

San Diego Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi başkanı olan Kuru, 2019’da Cambridge University Press tarafından yayımlanan kitabında tartışmaya farklı bir açıdan yaklaşıyor. İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma, yalnızca İslam dünyasını değil, din-devlet ilişkisini küresel ölçekte ele alıyor. Kitap kısa sürede ABD, Fransa ve Endonezya’da ödüller aldı, Times Literary Supplement tarafından yılın kitapları arasında gösterildi ve on dört dile çevrildi. Türkçesi

Ayrıntı Yayınları tarafından, Mehmet Akif Koç çevirisiyle yayımlandı.

Zoom üzerinden gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Kuru ile İslam dünyasının tarihsel dönüşümünü ve bugünün en sıcak başlıklarını konuştuk.

- “Müslüman ülkeler neden daha otoriter ve daha az gelişmiş?” sorusuna verilen iki klasik cevap var: Biri din, diğeri sömürgecilik. Gerçek nedir?

Kitabımın ana sorusu bu. İslamiyet’i sorunun kaynağı olarak görenler, onu diğer dinlerden farklı ve kendine özgü kabul ediyor. Aslında Müslümanların çoğunda da İslam’ı istisnai görme eğilimi var; İslam’ın diğer dinlere benzemediğini ve tamamen ayrı bir yere konması gerektiğini savunuyorlar. Ancak ben bu görüşe katılmıyorum. Benim çalışma alanım yalnızca İslam değil; din ve siyaset ilişkisini küresel ölçekte inceliyorum. Hristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinler de bu çerçevenin içinde yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığım kitapta Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Narendra Modi ve Vladimir Putin gibi farklı dini geleneklere sahip ülkelerin popülist liderlerinin, din ile siyaseti birleştirerek otoriterliği nasıl güçlendirdiğini inceliyorum. Dolayısıyla otoriterliğe destek olma meselesi yalnızca İslam’a özgü değil. Türkiye’de sıkça dile getirilen, İslam’ın “biricik” olduğu yönündeki yaklaşım bu nedenle eksik kalıyor. Tarihsel ve siyasal deneyimler, benzer din-devlet ilişkilerinin farklı dinlerde de ortaya çıktığını gösteriyor. Bir diğer nokta da şu: Dinler insanlar tarafından yorumlanır ve “din adamları” dediğimiz bir sınıf tarafından temsil edilir. Bu nedenle kitabım, İslam’ın teolojisinden ziyade, İslam’ı temsil ettiğini iddia eden ulema sınıfının otoriterlikle ilişkisini inceliyor.

- Aynı tartışmalar Batı tarihinde de yok mu?

Evet. Mesela Edward Gibbon, 18. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü tartışırken şu soruyu sorar: “Roma Hristiyanlık yüzünden mi çöktü, yoksa barbar istilaları yüzünden mi?” İslam dünyası için de benzer sorular soruluyor: “Sorun İslam’ın kendisi mi, yoksa Moğol istilaları ve sonrasında Batı sömürgeciliği mi?”  Bu noktada önce, İslam’ın nasıl yorumlandığına bakmak gerekiyor. Taliban’ın yorumuyla ya da bugünkü İran’daki anlayışla demokrasi üretmek mümkün değil. Kalkınma açısından da ciddi sorunlar olduğu açık. Ama tarihsel olarak baktığımızda farklı bir tablo var. 8. ile 12. yüzyıllar arasında İslam dünyasının hem ekonomik hem de felsefi açıdan ileri bir dönem yaşadığını görüyoruz. Bu dönem, İslam’ın bu gelişmeleri engellemediğini; aksine belirli yorumlar üzerinden buna alan açtığını gösteriyor. Bu yüzden mesele tek başına dinle açıklanamaz. Aynı din içinde farklı sonuçlar üreten farklı yorumlar ve yapılar var.

- Kitabınızda Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi isimler öne çıkıyor. Bu isimleri önemli kılan nedir?

Müslümanların altın çağı olarak adlandırdığım 8. ile 12. yüzyıllar arasındaki düşünürler sadece kendi coğrafyalarını değil, Batı Avrupa’yı da etkilemiştir. Bunu dilde bile görmek mümkün. İngilizcede “al” ile başlayan birçok kelime Arapçadan geliyor. Algorithm (algoritma), algebra (cebir), alcohol (alkol)… Bunların hepsi Arapça kökenli. Çünkü matematik ve simya o dönemde Müslüman toplumlarda çok gelişmiş. Hatta bugün kullandığımız 0’dan 9’a kadar olan rakamlar İngilizce’de “Arap rakamları” olarak adlandırılır. Araplar bunları Hindistan’dan öğrenmiş, geliştirerek Avrupa’ya aktarmıştır. Bu etkinin en çarpıcı örneklerinden biri de Vatikan’daki Atina Okulu tablosu. Rönesans’ın öncü ressamlarından Raphael

bu tabloda antik Yunan filozoflarını resmediyor. Ancak o tabloda bir isim dikkati çeker: İbn Rüşd. Diğerlerinden yaklaşık bin yıl sonra yaşamış olmasına rağmen tabloda yer alır. Çünkü Avrupa, Yunan felsefesine onun çeviri ve yorumları sayesinde yeniden ulaşmıştır.

- Bu durumda Rönesans’ta İslam dünyasının etkisi var diyebilir miyiz?

Evet, tabii ki. Zaten bu yüzden kitabın kapağına Giorgione’nin “Üç Filozof” adlı 16. yüzyıl tablosunu koydum. Tabloda antik Yunan’dan bir filozof, İbn Rüşd gibi bir Müslüman düşünür ve Rönesans’tan bir filozof yer alıyor. Bu üçlü, bilgi akışının medeniyetler arasında nasıl ilerlediğini gösteriyor. Ama sadece “Batı medeniyeti İslam dünyasına borçlu” demek eksik kalır. Çünkü Müslümanlar da antik Yunan’dan, İran’dan, Çin’den ve diğer kültürlerden öğrendi. Medeniyet dediğimiz şey zaten böyle bir aktarım sürecidir.

- Avrupa Müslümanlardan öğrendi, Müslümanlar da başka medeniyetlerden…

İslam tarihinin ilk dönemlerinde Müslümanların çoğunluğu, farklı inançlara sahip olanlarla birlikte üretir ve başka medeniyetlerden öğrenmeyi meziyet sayardı. Bugün ise daha içe kapanık ve dışlayıcı bir anlayış var. Özellikle Arap ülkelerinde Hristiyan azınlıkların azalması bunun göstergelerinden biri. Kısacası Müslümanların altın çağı, günümüz İslamcılarının hayal edemeyeceği ölçüde, çoğulculuğa dayalıydı.

- Kitapta Edward Said’e katılmadığınız noktalar var. Nerede ayrışıyorsunuz?

Edward Said çok önemli bir düşünürdü. Filistinli, Hristiyan ve Amerikalı kimlikleri bir arada taşıyan bir isimdi. Ama bugün onun etkisinin aşırıya gittiğini düşünüyorum. İslamcı çevreler, onun haklı oryantalizm eleştirisini bir yaftalama aracına dönüştürdü. Bu kitabı yazdığımdan beri defalarca “oryantalist” olarak etiketlendim. Bu kelime artık bir tartışma başlatmak için değil, tartışmayı bitirmek için kullanılıyor. Bir kez oryantalist olarak yaftalandığınızda, söyledikleriniz ciddiye alınmıyor. Oysa Müslüman toplumların eleştiriye ihtiyacı var. Eleştiri olmadan ilerleme mümkün değil.

- Ya Batı sömürgeciliği?

Bu soru çok sorulur ve üç nokta ile açıklamaya çalışırım. Birincisi, Hindistan ve Latin Amerika gibi örnekler Batı sömürgeciliğine rağmen demokrasinin mümkün olduğunu gösteriyor. İkincisi, sürekli sömürgeciliğe odaklanmak Müslümanların iç sorunlarını çözmelerine engel oluyor. Üçüncüsü ise kronoloji: Müslüman toplumlarda felsefi ve ekonomik durgunluk sömürgecilikten önce başlıyor. Benim tezime göre 11–12. yüzyıllarda ortaya çıkan ulema-devlet ittifakı, filozofları ve tüccarları dışlayan bir yapı kurdu. Bu nedenle Osmanlılar, Safevîler ve Babürlüler askerî olarak güçlü olsalar da felsefe ve ticaret alanında aynı başarıyı gösteremediler.

- Önceki yüzyıllarda altın çağ yaşanırken, ulema ile devlet arasında bir ayrım mı vardı?

Evet. Bunu sınıfsal bir çerçevede ele alıyorum. Bu, sadece İslam’a özgü bir durum değil. Çin’de de Avrupa’da da benzer biçimde dört ana grup var: din adamları, devlet yöneticileri, entelektüeller ve tüccarlar. Ne zaman ki bu gruplar arasında bir ayrım olmuş ve bir denge kurulmuşsa, bu sınıflar birbirlerini sınırlayabilmişler ve o toplum ilerlemiş. Müslüman toplumlar da ilk yüzyıllarda bu dengeyi kurabildikleri için ilerledi. Din ile devlet arasında mesafe vardı, tüccar sınıfı güçlüydü, düşünürler destekleniyordu. Aynı dönemde Avrupa’da durum farklıydı. Kilise ve krallık baskısı altında ne güçlü bir tüccar sınıfı vardı ne de İbn Sina gibi düşünürler yetişebiliyordu. 8. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar Avrupa bu açıdan oldukça geri kalmıştı.

- Peki Müslüman toplumlarda ne değişti?

Öncelikle ekonomik yapı. Tarımsal verimdeki düşüşle birlikte devletin toprakları veya gelirlerini dağıttığı bir sisteme geçiliyor. Osmanlı’daki tımar sistemine benzer bir yapı ortaya çıkıyor. Bu da ticarete dayalı bir ekonomiden daha feodal diyebileceğimiz bir düzene geçiş anlamına geliyor. Bu ekonomik değişimle neredeyse aynı zaman diliminde mezhep siyaseti de sertleşiyor. 11. yüzyılda, Abbasi Halifesi el-Kadir döneminde, Şiilere karşı Sünni bir siyaset izleniyor. Bu süreçte filozoflara ve Mutezile gibi rasyonalist düşünürlere karşı da bir duruş sergileniyor. Bu süreci “Sünni ortodoksinin doğuşu” olarak adlandıran tarihçiler de var. Bu ekonomik ve dini değişimlere paralel olarak, siyasi alanda Selçukluların kurduğu askeri yapı belirleyici oluyor. Bu yapının kurumsallaşmasında veziri azam Nizamülmülk önemli bir rol oynuyor. Onun kurduğu medrese sistemi, din alanını devlet kontrolüne almayı amaçlıyor. Bu sistemin düşünsel çerçevesini ise Maverdi, Gazali gibi ulemanın önde gelen isimleri geliştiriyor.

- Tam bu noktada sormak istiyorum. “Din ve devlet ayrılmaz” fikrinin İslam’a ait olmadığını, Sâsânîlere ait bir anlayışa dayandığını belirtiyorsunuz.  Açıklar mısınız?

Bu çok önemli bir nokta. Sâsânî metinlerinde “din ve hükümdar birbirine dayanır” anlayışı açık biçimde var. Bu düşünce zamanla İslam dünyasına da aktarılıyor ve yaygınlaşıyor.

- Bu ilişki tarih boyunca nasıl ilerledi?

Dünya tarihinde tüm kültürlerde din-devlet birlikteliği asıldır; ayrım ise faydalı olsa da istisnai bir durumdur. Müslüman toplumlar 8. ile 12. yüzyıllar arasında bu açıdan farklı ve önemli bir tecrübe yaşadılar; din-devlet ayrımı onların bilimsel ve ekonomik canlılığına temel oluşturdu. Ancak bu durum sonraki asırlarda sürdürülemedi. Batı’da ise son yüzyıllarda kilise-devlet ayrımını kurma çabası ortaya çıktı ve bu, o toplumların gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Aydınlanmanın temeli, dinî otorite ile siyasi otoriteyi eleştirebilen bireylerin ortaya çıkmasıdır.

- İmam Gazali ile ilgili kitapta dikkat çeken bir nokta var. Sanki tek bir Gazali yok, farklı dönemleri var. Bu değişimi nasıl okumamız gerekir?

Çok doğru bir tespit. Aslında üç farklı Gazali’den söz edebiliriz. İlk dönemde, kırklı yaşlarına kadar olan süreçte, siyasetin merkezinde yer alan bir isim. Halife, Selçuklu sultanı ve Nizamülmülk arasında adeta bir “mekik diplomasisi” yürütüyor. Aynı zamanda Bağdat’ta önemli bir medresede hoca. Bu dönemde Şiilere yönelik sert eleştiriler içeren bir kitap yazıyor. Yine filozoflara karşı çok sert bir tutum alıyor. Hatta bazı filozofları kafir olmakla suçlayıp ölümle cezalandırılabileceklerini söyleyen ifadeleri var.

- Orta yaşlarında tasavvufa yöneliyor değil mi?

Evet, kırk yaşından sonra tasavvufa yöneliyor. Bu süreçte devlet adamlarıyla arasına mesafe koyuyor. En bilinen eseri İhya Ulumiddin’i bu dönemde yazıyor. Daha mistik ve şekilci fıkhı eleştiren bir yaklaşım geliştiriyor. Ancak hayatının son yıllarında siyasi tesir altındaki medreselerde ders vermeye tekrar başlıyor ve kamusal hayata dönüyor.

- Peki “Din ve devlet ayrılmaz” anlayışı İslam dünyasında nasıl yaygınlaştı?

11. yüzyıl sonrasında ittifak kuran ulema ve devlet adamları, bu güç ilişkisini meşrulaştıracak fikrî kaynaklar aradılar; ancak bulamadılar. Kur’an’dan ve hadisten delillerle bu yeni sistemi meşrulaştırmak mümkün olmayınca Sasani düşüncesine atıf yaptılar. Hz. Peygamber’den 300 yıl önce yaşamış olan Sasani kralı Erdeşir’in sözlerine atıfla “din ve devlet kardeştir” fikrini yaydılar; hatta bunun bir hadis olduğunu bile iddia ettiler.

- Uzun vadede nasıl bir etkisi oldu?

Çok olumsuz bir etkisi oldu. Din bu şekilde kullanıldığında sadece siyasi bir sonuç doğurmuyor; bilim, felsefe ve ekonomik hayat da bundan etkileniyor. Düşünce alanı daralıyor, üretim zayıflıyor. Bu yüzden meseleyi sadece tarihsel bir tartışma olarak ele almıyorum. Bugüne dair bir sonuç çıkarıyorum. Din ile devletin ayrılması gerekiyor. Aynı zamanda ekonomik girişimcilerin ve düşünce üreten insanların önünün açılması gerekiyor (filozoflar, entelektüeller, gazeteciler.)Böyle bir açık toplum kurulmadan ilerleme mümkün değil. Ancak bu şekilde Müslüman toplumlar için yeni bir canlanma mümkün olabilir.

- Matbaanın geç kabul edilmesi İslam dünyasında gerilemenin ana nedenlerinden biri diyebilir miyiz?

Evet, hem gerilemenin bir sonucu hem de derinleşerek devam etmesinin bir sebebi. Gutenberg’den sonra Osmanlı Müslümanları matbaayı 274 yıl gecikmeyle aldılar. Mısır, İran, Endonezya’da daha da geç aldı. Orta Asya’da, Buhara gibi merkezlerde matbaa 19. asra kadar yoktu.

- Sonucu ne oldu?

750 ile 1250 yılları arasında Müslüman toplumlar, kâğıdı yoğun biçimde kullanarak yüz binleri aşan sayıda kitaba sahip kütüphaneler kurdular. Bu dönemde Avrupa geride kalmıştı; yaklaşık 500 yıl kâğıt üretemedi ve kütüphanelerinde bin adet kitap bile yoktu. Ancak sonrasında tablo tersine döndü. 18. yüzyılda Osmanlı matbaaları yalnızca 50 bin kopya kitap basarken, aynı yüzyılda Avrupa’da basılan kitap sayısı bir milyara ulaştı. 1800 yılında Osmanlı Müslümanlarının tahmini okuryazarlık oranı yüzde 1–2 iken, Avrupa’da bu oran yaklaşık yüzde 31’di.

- Peki matbaa neden bu kadar geç geldi?

İki temel neden var. Birincisi ekonomik. Tüccar sınıfı zayıflamıştı. Matbaayı alıp geliştirecek güçlü bir girişimci sınıf yoktu. Bu yüzden Osmanlı’da ilk matbaayı kuran kişi bir tüccar değil, İbrahim Müteferrika gibi bir bürokrat oldu. İkincisi, ulema ve devletin bilgi üzerindeki kontrolü bırakmak istememesi.

- Dini bir engel var mıydı?

İbrahim Müteferrika, 1727’de padişah ve şeyhülislamdan izin aldığında, şeyhülislam dinî kitapların basılmasına izin vermedi. Dinî eserlerin basılması yasak olarak devam etti. Yalnızca coğrafya, tarih ve sözlük gibi kitapların basılmasına izin verildi.

- Bu durumda halkın dini kaynaklara doğrudan erişimi de engellenmiş olmuyor mu?

Kesinlikle. Halk, dinî metinlere doğrudan ulaşamıyor; ancak ulema üzerinden erişebiliyordu. Tefsir ve hadis gibi dinî eserlerin basılması yasağı 1803’te kalktı. Ancak Kur’an’ın basımı hâlâ yasaktı. Arapça Kur’an’ın matbaadan çıkmasına ancak 1873’te izin verildi. Meal yasağı ise devam etti. Şemsettin Sami’nin hazırladığı meal, dönemin dinî otoriteleri tarafından yok edildi. Türkçe mealin matbaadan çıkması ise ancak 1924’te, Mustafa Kemal Paşa ve diğer kurucuların Cumhuriyet’i kurmasının ardından mümkün oldu.

- Merak ettim bu yasakların argümanı neydi? 

Günümüzde üç argüman öne sürülüyor: hattatların zarar göreceği, Arap harflerinin basıma uygun olmadığı ve el yazmasının daha değerli olduğu. Ancak bu gerekçeler ikna edici değil. Avrupa’da da hattatlar vardı ve matbaa yayıldı. Arap harfleriyle basım teknik olarak mümkündü; nitekim İtalyanlar Arapça kitap basıyordu. Estetik olarak el yazmasını tercih edenler her zaman bunu sürdürebilirdi; bunun için matbaayı engellemek ne kadar mantıklıydı? Bu nedenle bu meselenin açık biçimde tartışılması gerekiyor. Üzerini örtmek yerine, ulema ve devletin burada hata yaptığını kabul etmek gerekir.

- Sıcak savaşın ortasındayız. İran cephesinden soracak olursam, İran bugün din devleti mi, yoksa dini söylemle yönetilen bir güç rejimi mi?

İran, 1979 İhtilali ile yarı seküler bir şah monarşisinden yarı teokratik bir cumhuriyete geçti. Sistemde seçimler var; cumhurbaşkanı ve parlamento seçiliyor. Ancak bu seçimler, Muhafızlar Konseyi adı verilen ve ulemanın etkili olduğu bir kurum tarafından denetleniyor. Örneğin, cumhurbaşkanı adaylarını keyfî biçimde veto edebiliyorlar.

Daha da önemlisi, tüm bürokrasinin en üst düzey atamalarını yapan, savaş kararlarını veren ve sistemin en tepesinde yer alan bir vesayet makamı olarak dinî lider bulunuyor.

- Peki Devrim Muhafızları’nın ekonomi ve siyasette belirleyici hale gelmesi, İran’ı ulema-devlet modelinden askeri bir yapıya mı taşıyor?

ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan saldırılarının kısa vadede en önemli etkilerinden biri, İran’da askerî yapının güçlenmesi olacaktır. Bu, hem savaşın bir sonucu hem de İslamcı rejimin kaybettiği toplumsal desteğin bir yansımasıdır. Toplumun önemli bir kesiminin rejime tepki olarak İslam’dan uzaklaştığını gösteren anketler de bulunuyor.

Askerî yöneticiler, savaşın yarattığı ortamı ve din karşıtı tepkileri dengelemek için milliyetçi bir söylemle yönetimdeki etkilerini artırabilirler.

- Tüm dünyada İslamcılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

İncelediğim 50 Müslüman çoğunluklu ülkeye baktığımızda, 1920’lerden 1980’lere kadar daha laik bir siyasi eğilim görüyoruz. Bu dönem, Mustafa Kemal Atatürk’ten Ruhullah Humeyni’ye uzanan bir çizgi olarak özetlenebilir. Humeyni’den bu yana yaklaşık yarım yüzyıl geçti ve bu İslamcı döngünün sonuna yaklaşıldığını düşünüyorum. Kesin bir tarih vermek zor, ancak önümüzdeki dönemde Müslüman ülkelerde İslamcılığın gerilemesi daha görünür hale gelebilir. Her etki bir tepki doğurur. Dine dayalı siyaset bugün dünya genelinde etkili, ancak buna karşı bir tepki de hem ABD’de hem İslam dünyasında yükseliyor. İslamcı akıma öncülük eden ülkelerdeki değişim dikkat çekici: İran ciddi bir kriz içinde. Suudi Arabistan’da ise Muhammed bin Selman, önceki İslamcı çizgiden uzaklaşan bir yönelim izliyor; Vehhabi ulemanın etkisini kırarken yeni ve daha milliyetçi bir tarih anlatısı inşa ediyor. İslamcılık, iktidara geldiği ülkelerde güçlü bir kalkınma ve refah modeli ortaya koyamadı. Bu nedenle yeni bir seküler dalganın ortaya çıkması şaşırtıcı olmaz.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.