Tarih, yapanlardan çok, yazanların üretimidir. Çünkü her tarih yazımını belirleyen onu yazanların zihniyet dünyaları ve kalıp yargılarıdır. Bu da çoğu zaman tarihçi ile gerçek arasına bir duvar örer. Onun aynasından yansıyan çıplak gerçek değil, görmek ve sunmak istedikleridir. Günümüzde aynı olayla ilgili farklı, hatta birbirinin zıddı yorumların arkasında bu gerçek yatar.Ahmet Yaşar Ocak çeşitli hassasiyetlerin çarpıttığı, bağlamından koparıp başkalaştırdığı tarihçilik anlayışını “Farklı Bir İslam Tarihi” isimli kitabının daha girişinde şöyle eleştirir: “İlk Müslüman nesille kurduğumuz sevgi ve iman bağı bizi doğruyu ortaya koymaktan alıkoymamalıdır. İslam tarihinde ilk yanlışlar siyasi alanda yapılmış ve daha sonra dini ve ilmi alanlara sirayet etmiştir. Bu yanlışlar sorgulanıp düzeltilecek yerde kutsanmış ve mukaddes bir cehaletle karşı karşıya kalınmıştır. Siyasal zihnin ürettiği sorunları çözemediğimizden, bu sorunlar gittikçe derinleşmiş ve kökleşmiştir. Müslüman zihni geleceği geçmişte aramaktadır; üstelik bunu ideal nesiller söylemi ile süslemektedir. Müslüman zihni bilgisizlikten kaynaklanan önyargılar ile kuşatılmıştır. Bilgi sahibi olmadan iman sahibi olmanın yüceltilmesi; Müslüman aklı işlevsiz bırakmıştır. Halbuki ilmi öncelemek Kuran’ın emridir. Müslüman geleneğin tarih içinde yorumladığı İslam, yol gösterme niteliğini kaybetmiştir. Dinin yorumlanmasının belli bir zaman dilimine hapsedilmesi ‘zamansal ruhban sınıfını’ ortaya çıkarmıştır. (s.31-32)Giriş bölümünde ortaya konulan bu ifadeler kitabın sonraki bölümlerine hakim bakış tarzının özeti gibidir. Zira, bugünü düne hapsetmek; dünden bugüne hayatın hiç değişmediğini, donduğunu bir anlamda kutsallaştırılan dünün tarihin sonu olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Oysa hayat son derece canlı ve değişkendir. Bugün dünü ve dünleri içinde taşır ama asla dün değildir, bugün artık farklı bir gün, farklı bir toplumsal durumdur. Yazara göre bunu belirleyen, coğrafya, ekonomi, siyaset ve din gibi dört temel dinamiktir. Klasik tarihçilik, İslam tarihinin ana gelişim sürecini incelerken bu dinamikleri ihmal etmiş, dolayısıyla İslam tarihinin başlangıç ve olgunlaşma aşamaları tatmin edici bir şekilde ortaya konulamamıştır. (s.36)Kitap kronolojik bir tarih çalışması değildir, Ocak’ın ifadesiyle; “İslam’ın erken döneminden Moğol istilasına kadar Müslümanların hayatını derinden etkileyen muhtelif mahiyetteki kırılma ve dönüşümleri tespit, tahlil ve değerlendirme, yorumlama çabasıdır... Amaç, İslam dünyasının geri kalmışlık sürecinin ortaçağ İslam tarihi boyunca hangi kırılma ve dönüşümlerin tesiriyle oluştuğunu bir tür ‘tarihsel fotogrametri’ yöntemi ile göstermektir.” (s.40) Yazarı bu yönteme iten, günümüzdeki ayrışmaların köklerini barındıran bazı olayların klasik tarihçiler tarafından üstünün örtülmesi, üzerinde konuşulmasının neredeyse saygısızlık, kutsalın sıradanlaşması, hatta dinden sapma gibi gösterilmesidir. Yazar, bu çalışması ile, üzeri kapatılan bu olaylar üzerindeki şalı kaldırıyor ve işte gerçek diyor. Bunu derken de, olayların faillerinin, aktörlerinin tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini teşrih masasına yatırmayı ihmal etmiyor.
İSLAM’DA İLK KIRILMA HZ.
OSMAN’IN ŞEHİT EDİLMESİYLE OLDU
Ocak’a göre ilk kırılma
ve toplumsal ayrışma Hz. Osman’ın şehit edilmesidir. Bu olayı irdelerken önce
şu uyarıda bulunur: “Tarihçi gerçekleri ortaya çıkarmak ve izahını yapmak
durumundadır. Bu sebeple hadiselere sıradan bir Müslüman gibi iman konusu mantığıyla
bakamaz. “(43) Bu tarz bir bakış, hakikati görmeyi engellediği gibi onu başka
yarılmaların sebebi yapar. Öyle de olmuş, Hz. Osman’ın şahadeti Cemel’in,
Sıffın’ın Kerbela’nın, Sunni-Şii ayrışması ve daha birçok tarihi olayın
tetikçisi olmuştur. Yazar, bu nedenle olayların sebep ve sonuçlarını tahlil
ederken aktörlerini de masaya yatırır, onların hatalarını, Müslüman’ın
Müslüman’a kılıç çekmedeki rolünü bütün çıplaklığı ile ortaya koyar. Bu ilk
kırılmada Hz. Osman’ın hatası, akrabalarına verdiği idari ve iktisadi
imtiyazlar, ganimetlerin eşit dağıtılmaması münasebetiyle askerlerin beklenti
ve şikayetleri, yeni bidatların ihdası ve bazı eski sahabelerin aşağılanıp
sürgün edilmesinin toplumda yarattığı rahatsızlıktır. Yazar bütün bu başlıkları
çarpıcı örneklerle detaylandırıyor. Mesela, beytülmalden eş ve akrabasına keyfi
harcama yapmasını eleştirenlere, “bu mal Allah’ındır. İstediğime veririm”
demiş, sahabeden Ammar b. Yasir itiraz edince Ümeyyeoğulları üstüne çullanarak
onu dövmekten imtina etmemişlerdi. (s.59)
Hz.Osman’ın belki de en
büyük hatası, halkın desteğini kaybetmiş olduğunu bir türlü kabullenmemesidir.
Günlerce muhasara altında tutulmasına rağmen Medine halkı onu korumak için
herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Çünkü hilafete bakışı kendinden önceki
iki halifeden çok farklıdır. Onlar kendilerini o göreve toplumun getirdiğinin
şuuruyla hareket ederken, Hz.Osman, görevi bırakmasını isteyenlere, “Allah’ın
giydirdiği hilafet gömleğini sırf onlar istiyor diye çıkarmayacağını”
söyleyerek (s.74) görevi ile toplumsal onay arasında bir ilişki olmadığını
belirtmiştir. Bu yaklaşım, görevi veren Allah olduğu için topluma hesap verme
veya onu ciddiye alma ihtimalini de ortadan kaldırır. Nitekim sonraki yıllarda
Emeviler bu yolla saltanatlarını meşrulaştıracaklardır.Sonraki Cemel ve Sıffın
Savaşları, Hz. Osman’ın kanını dava etmek ve siyasi hırsın ideallerin önüne
geçmesi sonucu meydana gelen olaylardır. İki savaşta on binlerce Müslüman
birbirini doğramıştır. Bunların içinde öncüler ve büyükler başta olmak üzere binlerce
sahabe de vardır. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam gibi isimler Cemel’de
öldürülmüşlerdir. Savaş her ne kadar Hz. Osman’ın kanını dava ve adalet arayışı
gibi gözüküyorsa da esas saik bu isimlerin bazılarının hırsları ve Hz. Ali ile
geçmişle dayalı sorunlarıdır. Hz. Ayşe İfk olayı sebebiyle yaralı bir gururun
bütün şiddetiyle Hz. Ali’ye hasım olmuştu. (s.97) Onun için Ocak, gerek Cemel
vakasını gerekse Sıffın’ı masaya yatırırken ehli Sünnetin bunu bir içtihat
farkı olarak görmesini dikkate almaz, sahabe olsalar bile onların da insan
olduğundan hareketle olayların gerçek saiklerini objektif bir şekilde ortaya
koyar. Mesele Hz. Osman’ın kanının hesabını sormak değil, Hz. Ali ile
hesaplaşmaktır. O devreden çıkarılabilirse -gönlünde hilafet yatan- başkalarının
yolu da açılmış olacaktır. Talha ve Zübeyir, Hz. Ali’den valilik beklemişler
bunun olmayacağını anlayınca da biatlarından pişman olup muhalefet cephesine
geçmişlerdir. (s100)
HZ. ALİ’NİN TAHKİME RAZI
OLMASI BİR HATAYDI
Hz. Ali, Ümeyyeoğulları
gibi daha İslam öncesinden beri türlü siyaset oyunlarının tezgahlandığı bir
ortamda büyümediği için ayak oyunlarına uzak bir isimdir. (s.92) Onun bu seciye
temizliği, nezaheti önünü açması gerekirken, Onun zaafı olmuş, Onu ve taraftarlarının
kolayca tuzağa düşmelerine sebep olmuştur. Hakem olayı ikbal siyaseti ile Hak
ve adalete bağlılık arasındaki hesaplaşmada ikbal siyasetinin kazandığı tarihi
bir dönüm noktasıdır. Yazar bu olayı anlatırken Hz. Ali’nin kan dökülmemesi
için gösterdiği titizliğe karşı, Muaviye’nin gösterdiği pervasızlık ve hırsı
örnekleriyle ortaya koyuyor. Hz. Ali Son ana kadar, savaşı önlemek için
Muaviye’ye elçiler gönderir, Kurralar gider gelir ama sonuç alamaz. Savaş
günlerce sürer, bir gider bir gelir, sonunda Muaviye tarafı dağılmaya
başlayınca, Şamlılar Hz. Ali’nin kumandasındaki Iraklılara, “Sizinle aramızda
Allah’ın kitabı var” diye bağrışarak Kuran sayfalarını mızraklarına takıp,”
işte sizinle bizim aramızda hüküm verecek olan Allah’ın kitabı” derler. (s.132)
Hz. Ali bu hileyi hemen anlayıp, ordusunu “Ey Allah’ın kulları! Hakkımıza sahip
çıkın, sadık olun, vazgeçmeyin, Ne Muaviye ne Amr b. El As ve yandaşları din ve
Kuran dostlarıdır” (s.132) diye uyarmasına rağmen ordusu onu dinlemeyip
“Elbette Allah’ın kitabına uyacağız” diyerek savaşı bıraktı. (s.133) Sonrasında
ise Muaviye ve Amr b. El As tarafından kurgulanan hakem olayı ile Hz. Ali oyuna
getirilerek savaşın galibi olacakken mağlubu haline getirildi. Ocak, Amr b. El
As’ın tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini betimlerken; “ Muaviye ile Amr b.
el-As’ın” maksatlarına ulaşmak için eğer gerekiyorsa cinayet dahil her türlü
yola başvurmaktan çekinmeyen kişiler olduğunu” anlatır.(s.137) Hz. Osman’ın
kanını talep ise tam bir bahane ve iktidarı ele geçirme malzemesinden
ibarettir. Zira, Hz. Osman evinde kuşatıldığında Onu kurtarma imkanı varken
Muaviye kılını bile kıpırdatmamış, hilafeti ele geçirdikten sonra da Onun kanı
ve katillerini unutmuştur. Sıffın Savaşı ve Tahkim’in en önemli sonucu,” artık
İslam toplumunun geri dönülemez bir şekilde parçalanmışlığı ve dağılmışlığı”
olmuştur. (s.148) Belki bir başka sonucu da Kuran sayfalarının siyaset
mızraklarının ucunda sonsuza kadar kullanılacak bir araç haline getirilmiş
olmasıdır. Yazar, Sıffın’da hz. Ali’nin en büyük strateji hatasının, Tahkim’e
razı olması ve bu kabul ile Şam Valisi olan Muaviye’yi kendisi ile eşit
seviyeye getirmesi olduğunu söyler. (s.149) Aynı hata bugün de tekrarlanmıyor
mu?Kitapta, Kerbela olayı da bütün ayrıntıları ve sebep olduğu sonuçlarla birlikte
genişçe ele alır, Ocak’a göre bu olay, “Şii imanı pekiştirici ve devamlı canlı
tutarak Şiiliğin doğuşuna zemin hazırlayan büyük bir tarihsel rol oynamıştır.”
(s.173) Bu iç yakıcı olay, siyasi hırsın nasıl sınır ve ölçü tanımadığını
gösteren örneklerden biri, belki de en trajik olanıdır. Hz. Hüseyin, Onu davet
edenler tarafından ortada bırakılır, Kerbela’dan dönmek ister engel olunur.
Sonunda vahşice katledilir. Bir avuç su içmesine izin verilmez. Üzerindeki
elbiseler bile talan edilir. Başı bedeninden ayrılarak önce İbn Ziyad’a oradan
da Şam’a Yezid’e gönderilir. Üç gün mızrağa takılarak teşhir edildikten sonra
silah hazinesine konulur. Cenaze namazı bile kılınmaz. Halife Süleyman b.
Abdülmelik’e kadar tam 35 yıl orada kalır. Ancak bu halife döneminde başı silah
hazinesinden alınıp, kefenlenerek, cenaze namazı kılınarak defnedilebilmiştir.
Sonra Fatımiler bu başı çıkarıp Mısır’a götürüp defnederek üzerine, ‘Tacü’l
Hüseyin’ denilen meşhur meşhedi bina etmişlerdir.(s.170) Bu elim olayda bile
Yezid’i sorumluluktan kurtarmak için bazı Sunni çevrelerin nasıl bir körlük
sergilediklerine, “Yezid’in fiilen idareci olduğunu ona karşı çıkmanın isyan
suçu olduğunu ileri sürmelerine dikkat çekilir. (s.174) Gerçekte Muaviye de,
oğlu Yezit de bu olaylar da, siyasi hırs ve kabile asabiyelerini inançlarının
hep önünde tutmuşlardır. Zira Zeydan’a göre, Muaviye yumuşak, müsamahakar,
mültefit siyasetiyle ikna edemediği muhaliflerini, hasımlarını, muarızlarını
zehirleterek bertaraf etmekten imtina etmekte tereddüt göstermeyen biridir.
Nitekim baskı ve tehdit ile baş edemeyeceğini anladığı Abdurrahman b. Halit b.
Velid’i zehirleyerek devre dışı bırakmıştı. Ona bu tür işerde maiyetindeki
tabipler hizmet ediyordu.” (s.204) Ocak’ın Sıffın savaşı için görüşü de bu
merkezdedir: “Bu savaş, daha İslam ortada yokken Ümeyyeoğulları ile
Haşimoğulları arasındaki iktidar mücadelesinde İslam sayesinde üstünlük elde
eden Haşimoğullarına karşı Ümeyyeoğullarının giderek artan intikam duygusunun
ulaştığı korkunç ve kanlı bir hesaplaşmadır.(s.170)
İLİMİN FİRAR ETTİĞİ YERDE
DİN DE FİRAR EDER
Çalışmada, Emeviler,
Abbasiler, Fatımiler, Moğol istilası ve siyasal gücün Türklere geçişi büyük bir
vukufla ele alınıyor. Emevilerle birlikte hilafetin yerini İslam monarşisi ve
saltanat alacaktır. Nitekim El Cahız; “İmamlık Hüsrev’in krallığı, halifelik
kayserin despotluğu durumuna geldi” diyecektir. (s.180) Sıffın, Cemel ve
Kerbela olaylarından sonra İslam dünyası Harici, Şii ve Sunni parçalara
bölünecek, siyasi farklar zamanla dini bir hüviyet kazanarak itikat konusu
haline gelecektir. Bu dönemde temel problem yönetimin şekli, mahiyeti,
niteliği, yetkileri ve kimin tarafından temsil ve icra edileceği olmuştur. Bazı
tarihçilere göre bu açmazın sebebi, Kuran ve Sünnetin sessizliğidir. Kuran’ın
sessizliğine yönelik eleştirilere karşı Ocak, bu sessizliği doğru bulur ve
şöyle der: “Kuran ve Sünnet’in sessizliğine yönelik bu eleştiriler, toplumların
yönetimiyle ilgili şu sosyolojik gerçeği atlamışlardır. Kuran ve onun
açıklayıcısı olan Sünnet, siyaset,yönetim,teşkilat vs. gibi öznesi bizzat
sürekli değişken bir varlık olan insanın ürettiği sürekli değişken bir yapıyı
insanın bizzat kendisine bıraktığı için bu alanda sessiz kalmıştır. Kuran ve
Sünnet devamlı değişmekte olan siyasi, idari şartlara müdahale ederek bir model
ortaya koymak yerine, onları hiçbir şekilde değişmeyecek olan ezeli adalet
ölçüsüne riayet etmek şartıyla insanların kendilerine bırakmıştır.” (s.182)
Lakin Kuran ve Sünnet böyle anlaşılmamış, insan ve toplum hiç değişmeyen bir
varlık gibi görülerek toplum geçmişin uygulamalarına veya çıkarımlarına
hapsedilmiştir. Hatta bazı ulema dini ilimler ve tıbbın dışındaki bütün
ilimleri bidat saymaya başlamıştır. (s.189) İlimin firar ettiği yerde din de
firar etmiş, bilimin konusu olması gereken meseleler dinin konusu gibi
algılanmış bu idrak biçimi çökme ve gerilemenin anahtarı olmuştur.Ocak, İslam
tarihindeki kırılmaları birer zihniyet oluşumunun aracı olarak görür ki, bu
gerçektir. Kitapta sadece ilk dönem savaşlarının Müslüman zihnin oluşumuna
etkilerinden söz edilmez; yeni güç merkezlerinin doğuşu, Moğol istilası,
siyasal gücün Türklere intikali, İslam’a giren yeni unsurların(mevali) etkisi,
mezheplerin doğuşu, Mesih-Mehdi inancı, tasavvuf ve yarattığı zihniyet değişimi
vukufla ele alınır.Ona göre tasavvufun ortaya çıkışı ile mevalinin İslam
toplumu ile entegrasyonu eş zamanlıdır.(s.512) Tasavvuf teorilerinin üreticisi
büyük sufilerin kahir ekseriyeti Arapların içinden değil, mevali zümresinden
çıkmıştır. (s.514) İslam kültüründe ve dünyasında meydana gelen itikadi
farklılaşma, değişme, başkalaşma ve dönüşmede siyasal, toplumsal ve ekonomik
etkenlerin, travmaların arasında en önemli toplumsal ve kültürel faktörlerden
biri tasavvuftur... Pek çok Müslüman bugün artık kökü asırlara dayanan
tasavvufun bu güçlü hakimiyetinden bir süreliğine kurtulup onun zihnine
yerleştirdiği değer hükümlerini bir yana bırakarak İslam tarihinin tasavvuf
öncesi ve sonrası durumunun mukayesesini ve analizini yapabilecek durumda
değildir... Teorik tasavvuf, İslam inançları ve toplumları üzerindeki
müspet-menfi büyük etki ve katkısı ile, tarihsel süreçte İslam’ın ‘dejenere’
edilmesinde en önemli etkenlerden biridir. (s514-516) İstisnaları olmakla
birlikte hakim zihniyet budur. Milli Mücadele ve cumhuriyete bakışta bile bu
yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. 11. Yüzyıldan itibaren tasavvuf kurumu
İslam’ın kendisi haline gelmiş,keşif ve keramet mefhumları istismarın en çok
yapıldığı alanlardan biri olmuştur. (s.516-522) Velayet, keşif, keramet
kavramları ile yeni ve olumsuz bir yol açılmış, İslam’ın, Müslümanları, akıl ve
bilime teşvik eden ana esprisi dolaylı olarak aşağılanmıştır. (s.524) Bu da
tasavvufu neredeyse -paralel bir din- haline getirmiş, ululama yoluyla şeyhler,
tarikat reisleri mutlak irade ve kudrete ortak edilmiştir. Evliyaya -kutup
teorisi ile- dünyayı yönetme güç ve kudreti isnat edenler, mesela niçin
Gazze’de binlerce çocuğun ölümüne bu kudret sahiplerinin niçin müdahale
edemediklerini sorgulamamışlardır. Veliliğin dünyayı yönetmek değil, Allah’a
yönelmek ve yöneltmek olduğunu görmemişlerdir. Ocak’a göre, bu sarmaldan
kurtulmanın yolu, Kuran-ı Kerim ve onun nasıl hayata geçirilmesi gerektiğini
bizzat yaşantısıyla gösteren peygamberin sahih hadislerinin ve sünnetinin ve
dolayısıyla ana prensiplerinde yoğunlaşarak pratikteki bu farklılaşmayı görmek”
(s.534) ve ayıklamakla mümkün olacaktır.
HAMASİ MENKIBELERLE
GERÇEĞİ GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİL
Sonuç olarak, hamasi
menkıbeler ve kutsallaştırmalarla Müslümanların tarihinde yaşanan gerçekleri
görmek mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, sahabeler, o büyük insanlar da
bütün insanlar gibi birer insandırlar. Bazı kusurlara, ihtiraslara,
kıskançlıklara sahiptiler ve o yüzden birbirleriyle savaştılar... İslam tarihi
bizzat İslam değildir. İslam inancına göre o, vahye müstenit bir dindir, ama
İslam tarihi, Peygamber hariç, o dine muhatap ve mensup olanların zaman ve
mekan içinde kendi algıları, zihniyetleri doğrultusunda yapıp ettiklerinin
tarihidir. Dolayısıyla İslam’la özdeşleştirilemez. Çünkü kusurlar ve hatalar
ihtiva etmesi kadar tabii bir şey olamaz.(s.535)Ocak, bu değerli çalışmasında,
içinde bulunduğumuz dağınıklık ve zihinsel deformasyonun nedenlerini büyük bir
vukufiyetle ele almış. Üstü kapatılan olayların üzerindeki örtüyü çekerek,
bugüne tesirlerini ve bu olaylara sebep olan -insani- durumları göz önüne
sererek yeni bir bakış açısının yolunu açmıştır. Toplumu esir alan mevcut tarih
ve tasavvuf algısından kurtulmanın yolu bu tip eserlerin çoğalmasıdır.
*Doç Dr. Selçuk Özdağ,
Gelecek Partisi PM üyesi ve Yeni Yol Partisi Grup Başkanvekili.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.