Bir taraf mezhepçi dürtülerle Sünniliği yücelterek dokunulmaz, dinin ta kendisi, kutsal akide haline getirirken, diğeri özellikle bazı akademisyenler küçük düşürerek Sünniliği batı karşısında “geri kalışımızın sebebi” göstermektedir. Geri kalışımızı Sünniliğe bağlayanların zihinlerinin gerisindeki suçlama, aslında dinin batı modernleşmesi önünde çıkardığı paradigmatik engelin faturasını Sünniliğe çıkarmaktan ibarettir. İki yüz yıldır bizde akademi, sosyal bilimler ve aydınların merkezi konusu batı modernliği ile İslam arasındaki gerilimi modernite lehine çözme amaçlıdır. Söz konusu gerilim zemininde yürütülen sosyal bilimler beyhude bir çaba olup beşeri ve maddi kaynak israfından başka bir şey değildir.
Yüceltici veya küçültücü her iki
Sünni söylemin tashihe ihtiyacı var.
Tarihimizin ana olgularından biri olan
mezhepler konusunu ele aldığımda belli bir tarih felsefesi ve tarihi/geleneği,
başka bir deyişle Tarihsel ve Reel İslam’ı kritik ederken belirli kıstaslardan
hareket etmeye dikkat ettim. Yaptığım ayırıma göre Sünniliği iki düzeyde ele
almak mümkün:
1. Kurucu imamların sahih Sünniliği,
2. Sonraları ve kurucu imamların
maksatlarına ve usulüne aykırı iktidarlar tarafından “kurumsallaştırılmış
Sünnilik!”
Kaynağında sahih olan ile sonraları
iktidarlarca suistimal edilen Sünnilik ayırımı, tamı tamına Şiilik için de
geçerlidir. Akaid-siyaset ilişkisi, doktrinin oluşturulması, Kur’an ve hadis
kaynaklarının kullanılması ile kurtuluşçu söylemler açısından dikkatlice
bakıldığında kurumsallaşmış Sünnilik ile Şiilik bir paranın iki yüzü
gibidirler; sanki biri hapşırmış da burnundan ikisi çıkmış gibidirler. Daha
ilginci kurumsallaştıkça birbirini dışlayarak benzeşen Sünnilik ve Şiilik,
kurucuları açısından benzer motivasyonlara ve özelliklere sahiptirler.
Şu halde her iki ana akım için sahih ve
meşru olanı inhirafa maruz kalandan ayırmak için kurucu aktörlere başvurmaktan
başka yol yok. Sahih Sünniliğin kurucu imamları Dört Mezhep İmamı, Sahih
Şiiliğin kurucu imamı Ca’fer es-Sadık’tır.
Kurucu imamların Sünniliğin hareket
noktası ilim, usul, disiplin, ekol/mektep ve mümkünse iktidar, iktidar mümkün
değilse gayrimeşru ya da en azından sorunlu iktidarı aşağıdan yukarıya doğru
etkilemek, baskı altında tutmak, dönüştürmek olarak görülebilir. Bu amaçla
Sünnilik başta yasama olmak üzere, eğitim ve sosyo-ekonomik ilişkilerin imamlar
tarafından şekillenmesi mücadelesini temel alır. Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı
versiyonunda kurumsallaşan Sünnilik ise, hedefi dolayısıyla resmi/politik
aygıtın (devlet-iktidar) toplumu kontrol etmek, sivil ve mübariz ulemanın
itiraz ve denetimlerini sınırlandırmak, dini devlete endekslemek, kısaca insana
ve topluma yabancılaşmış bir aygıt olarak devleti ve iktidarı kutsamaktır.
Kurumsallaştırılmış Şiiliğin benzer fonksiyonla sınırlandırıldığı tarihsel
model Safevi hanedanlığıdır.
Hakikatte ise Sünnilik ve Şiilik içinde
ayrışan iki ana kanat arasındaki mücadele “adilun ile zalimun/fasikun”
arasındaki mücadeledir. Şu halde ilk yapmamız gereken, Tarihsel ve Reel
İslam’ın ezici çoğunluğunu oluşturan Sünniliği -bugün yüzde 80’ler civarında
bulunuyor- resmi/kurumsal Sünnilik ile sivil Sünnilik olmak üzere ikiye ayırmak
lazım. Kurumsallaşmış Sünnilik İslam’ın özünden, kaynağından sapmış-saptırılmış
Sünnilik, sivil Sünnilik ise kurucu imamların Sünniliği olarak kitaplarda adeta
bir hatıra olarak kalmıştır. Sünni devletler dine baskın biçimde hakim konuma
geçmiş bulunmaktadırlar ki, tarihsel olarak ulema ile Emevi-Abbasi iktidarları
arasında süren mücadele devletin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmış
bulunmaktadır. Sünniliği hedef tahtasına haksız yere koyan akademisyenlerin
içine düştüğü hata sivil ve resmi Sünniliği birbirinden ayırmamalarıdır.
İran hariç, Sünni ve Şii Müslüman
ülkelerin tamamında mezhepler, dini kurumlar, diyanetler, dini kontrol etmek,
iktidarlara dini meşruiyet tedarik etmek üzere konumlandırılmış ve
kurumsallaştırılmışlardır. Irak’ta Şiiliğin özerk yapı arz etmesi, sahih Şii
geleneğin dışında, devlet ile mezhep arasında birbirlerine karışmamak üzere
akdedilmiş bir tür kontrata dayanır. Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın (öl. 2010)
“Şia-devlet” ilişkisine getirdiği yeni açılım ile Hizbullah’ın efsanevi lideri
Hasan Nasrallah’ın (öl. 2024) rehberliğinde kendinde özerkleşme çabaları ilk
defa Lübnan merkezli Arap Şia’sında ortaya çıktı, bu çıkış sayesinde bugün
Hizbullah, Lübnan’ı Amerika ve İsrail’e karşı başarıyla savunmaktadır.
İran’da ise İmam Humeyni, Sünni ve
Ca’fer’i gelenek içinde tarihte rol oynamış ulema önderliğinde İslam devrimini
yaparken (1979), ulemanın yani kurucu imamların Sünniliğini ve İmam Ca’fer ile
diğer Ehl-i beyt imamlarının referans verdiği Ehl-i beyt kıyamını hareket
noktası almıştır. Ona göre sadece Müslümanların iktidarı ele almaları halinde
derin bir krizin içinden geçen Müslüman dünya bu zilletten kurtuluşun yolunu
bulacaktır. Daha devrimin ilk yıllarında kendisi de bir Merci’i-taklid olan
Ayetullah Şeriatmedari (öl. 1986) buna muhalefet etmişse de, İmam Humeyni’nin
tezi İslam devriminin kurucu doktrini olmuş, adına Hatt-ı İmam denen siyaset
doktrini yarım asırdır varlığını devam ettirmiş, bugün de Amerika ve İsrail’e
karşı başarılı bir savaş verme performansını göstermiştir. Başta Arap ve Sünni
ülkeler ile İran’daki muhaliflerin tümünü teker teker ve dikkatlice teşrih
masasına yatırın, göreceksiniz ki Hatt-ı İmam’ın (İslami yönetim-Devrim
Muhafızları) dışındakilerden başka hiç biri dünyanın süper gücü Amerika ve
bölgesel tetikçisi haydut İsrail’e karşı koyma potansiyeline sahip değildir.
Benim tarih tezime göre, kurumsallaşmış
Sünniliğin kurucu öznesi, Muaviye’dir; ona karşı sahih dinin referansı ve rol
modeli kurucu Sünni imamlardır (Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmet ibn
Hanbel). Kurumsallaşmış Sünnilik, iktidarların hizmetinde din üretir, dini
hayatı felce uğratır. Abbasilerin orta zamanlarından beri bir bid’at olarak
formüle edilmiş, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından iktidarın sac
ayaklarından biri olarak hizmet görmüştür. Bugün de içeride monarşilerin,
diktatörlüklerin ve otokrat yönetimlerin meşruiyet çerçevesini oluşturmak
yanında, dışarıda Amerika ve İsrail karşısında Arap ve Sünni ülkelerin
acziyetlerine meşruiyet sağlamak üzere iş ve işlev görmektedir.
Dünya altüst olur, paradigmalar çöker,
İslam yepyeni bir umut ve bir direnç ruhuyla küresel vicdanı harekete geçirir,
soldan, katoliklerden müttefikler bulurken, bizim anakronik Sünnicilerimiz
“sahabedir, ne yapsa yeridir” mottosunda gündemlerine Muaviye’nin cürüm
niteliğindeki amellerini temize çıkarma derdine düşmüşlerdir ki bana göre
Müellefe-i kulub statüsünde Zekat fonundan pay alıp tuleka olarak anılan
Muaviye’nin sahabe olması şüphelidir. Gerçekten bu zatları mezhepçi pozisyona
düşüren iki faktör olabilir:
1. Gerçekten iyi niyetlidirler, ama
dünyada neyin olup bittiğinden haberleri yok.
2. Hem geleneksel kelam ve fıkıhta, hem
geleneksel mezhep algısında köklü/radikal değişim geçiren İran ve Lübnan’da
Şiiler, Yemen’de Ensarullah, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad, küresel düzeyde
zihinsel, sosyo-politik ve askeri devrime öncülük edeceklerine, Sünnilik itibar
kaybeder mülahazasıyla olup bitene karşı çıkmaktadırlar; eğer motivasyon bu ise
kurumsal Sünnilerin himmeti dinleri değil, mezhepleridir. Mezhep taassubu
Müslüman dünyanın içinde yaşadığı utanç verici zilleti, mezheplerinden olmayan
Müslümanın ayağa kaldırdığı izzete tercih etmektedirler. Kendileri İsrail’e taş
bile atamazken, İran’ın füze atmasına demediklerini bırakmıyorlar.
Samimi Sünniler eğer bu zilletten nasıl
çıkılması gerektiğini kendilerine dert edinmişlerse, bu durumda kurumsallaşmış
Sünniliği Kurucu İmamların sahih Sünniliği ile kritik etmelidirler. İran’ın
gösterdiği performans, bu kritiği yapabilmiş olmasının sonucudur.
İran’da Safevi ve Kaçar hanedanı
kurumsallaşmış Sünniliğe benzer Şiiliği de kurumsallaştırıp iktidara bağlamak
istediyseler de, fetret döneminden (1736-1789 arası) itibaren Şii ulema bunu
reddedip, Sünniliğin dört kurucu imamı gibi özerkliklerini koruma başarısını
gösterdiler.
Kritik sanıldığı kadar kolay değildir;
modernist Müslümanlar zaten tarih ve gelenek diye bir varlık tanımazlar,
kendilerini red ve inkar ile araziyi temizlemeye vakfetmişlerdir. Her dönemde
yükselttikleri slogan şu olmuştur: Sünnilik dün de bugün de bütün
olumsuzlukların sebebidir. Oysa mesele bu kadar basit değildir.
Sünnilik ve Şiilik son derece karmaşık,
kendi içlerinde tecanüsten yoksun iki ana akımdır; Ehl-i Sünnet çatısı altında
mütalaa edilseler de, birbirlerini dışlayan görüş sahipleri vardır. Sünnilik
içinde nice alim veya fırka, diğerlerini Ehl-i Sünnet’ten kabul etmemiştir.
Ehl-i Sünnet terkibi ne Kur’an’da ne Hz.
Peygamber’in hadislerinde yer almamıştır, ilk sahabe nesli de bu terkibi
kullanmış değildir, hatta tabiinin de bugün anladığımız doktriner manada
kullandıkları söylenemez.
Sünnilik veya Ehl-i Sünnet sarih ve somut
bir isimlendirmeden yoksun, bir usul olarak belki ilk nüve şeklinde Ebu
Hanife’ye kadar götürmek mümkün, benzer şekilde doktriner Şiiliğin de ilk ve
belirgin nüvesi İmam Ca’fer es Sadık’a aittir ki, Ebu Hanife ile Cafer es-Sadık
son derece sıkı ilişki ve diyalog içinde olmuşlardır. Ebu Hanife, İmam Ca’fer
es-Sadık kadar Ehl-i beyte bağlı, İmam Ca’fer es-Sadık da Ebu Hanife kadar Hz.
Peygamber (s.a.)’in sünnetine ve siretine sadakat içinde olmuştur. Bu son
derece kıymetlidir, iki büyük akımın kurucu imamları Hz. Peygamber (s.a.)’in
Sünneti’nde ve Ehl-i beyt’e olan ihtiramda buluşmuşlarsa, bugünün Sünnileri ve
Şiileri de en yukarıda Kur’an-ı Kerim olmak üzere Sünnet’te ve Ehl-i beyt’te
buluşup İttihad-ı Anasır-ı İslam’ı kurabilirler.
W. Montgomery Watt, Sünni terimin ilk defa
hicri IV, miladi X. Yüzyılda kullanıldığını söyler; Said bin Cübeyr’e (öl.
95/713) izafe edilen tabir ise, muhtemelen doktriner anlamın dışında
Resulullah’ın sünnetine veya sünnete tabi kişi anlamında kullanılmıştır.
Tarihsel olarak sonraları Sünnilik veya
Ehl-i Sünnet diye oluşacak ana akımın ilk kurucusu Ebu Hanife ve Hasan el Basri
olduğu yönündeki görüş doğruya en yakın gibi görünmektedir. Bu durumda
devletlerin kontrolüne girmeyen sahih Sünniliğin kaynaklarını araştıracaksak,
referansımız Ebu Hanife ve diğer üç mezhep kurucu imam olacaktır. İmam Malik,
Mutezile ve diğer bid’atçı fırkaların itikadi ve kelami görüşlerine karşı
çıkarken Peygamber sünnetini esas almıştır. Hicri IV, miladi X. Yüzyıllarda
Eş’ari ve Maturidi Sünni doktrinin kelami zeminini inşa etmiş, böylece giderek
Sünnilik ana akım olarak yaygınlık kazanma istidadı göstermiştir. Yine de
alimler arasında ortak bir kanaat bulmak güçtür; İbn Hazm’a sorarsanız
Eş’arilik Ehl-i Sünnet’ten değildir; Sekseki sufileri bu akıma dahil etmez;
Pezdevi ve Nesefi’ye göre Maturidilik dışında diğer fırka ve akımlar Ehl-i
Sünnet’ten sayılmaz.
Sünni veya Şii mezhep mensupları
arasındaki polemikleri bir kenara bırakacak olursak, bana göre zamanımızda en
doğru cümleyi Mısırlı Muhammed İmara (öl. 20220) kurmuştur. İmara der ki: “Eğer
sünnetle Hz. Peygamber’in söz ve davranışları kastediliyorsa Şia, Hariciler ve
Mutezile de Ehl-i Sünnet’tendirler.” Buna ilaveten ben de derim ki, eğer Ehl-i
beyt’in davasını savunmak, yönetime Muaviye ve Beni Ümeyye değil de, Ali ve
evladının layık ve ehil olduğunu söylemek Şiilik ise, dört mezhep kurucumuz da
Şii’dirler, Şiatu Ali’dirler, bunun böyle olduğunu (makbul Sünni kaynaklara
dayanarak) göstermeye çalışacağım. (Bu yazı dizisinde tek bir Şii kaynağı
kullanmış değilim, buna rağmen Ebubekir Sifil Bey, bana sorduğu sualin cevabını
isterken Şii kaynak kullanmamamı şart koşmuş. İnşallah, yazı dizisinin sonunda
buna ve eleştirilerin tamamına cevap vereceğim.)
Benim ilgilendiğimiz husus, mezhepler
arasındaki kelami veya fıkhi görüş ayrılıkları olmayıp, teşekküllerinde rol
oynayan birinci amil olan siyasi görüşleri ve tutumlarıdır. Bu açıdan biz,
sahih Sünniliği dört kurucu imamda, kurumsallaşmış Sünniliği ise devletlerin
inisiyatifinde çalışan dini kurumlarda arayacağız.
Tarihte yaşadıklarımız, bugün de değişik
form ve söylemlerle devam etmektedir. Aktüel durumda iktidarların meşruiyet
tedarikçisi kurumsallaşmış Sünniliğin rol üstlendiği dört Sünni havza Suudi
Arabistan, Mısır, Suriye ve Türkiye’dir; diğer Sünni ülkeleri bu dört merkeze
kıyas edebiliriz.
Tarihte büyük İslam medeniyetleri
kurulduysa bunu kurucu imamların Sünniliğine borçluyuz. Bazı akademisyenlerin
öne sürdüğünün aksine Sünnilik Müslümanların “gerilemesinin sebebi” değildir,
“gerileme” söz konusuysa, tarihte de, bugün de bunun sorumlusu başta iktidarlar
olmak üzere cemaatler, tarikatlar ve devletin sivil uzantıları (SDK) tarafından
bayraklaştırılan kurumsallaşmış Sünniliktir; bu Sünnilik dinden kaçışın de
önemli sebeplerinden biridir.
Şimdi tezimizi temellendirmek üzere Sahih
Sünniliğin dört kurucu imamın siyasi görüşlerine ve somut tutumlarına bakmaya
sıra gelmiştir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.