1. Saray ve debdebe (tefahir ve tekasür). Muaviye’nin Bizans saray siyasetini Nebevi sisteme dahil etmesi, sosyo-kültürel hayat tarzına öykünmesi;
2. Ebuzer el Gıfariye karşı tutumu;
3. Kabile asabiyetini diriltmesi, kan
davası gütmesi;
4. Haksız suçlama ve ithamlarda bulunması;
5. Meşru kamu otoritesine silahlı
ayaklanmada bulunması (bağy);
6. Kur’an ayetlerinin mızrak uçlarına
takılmak suretiyle istismarı;
7. Ammar bin Yasir’in şehadetinden sorumlu
tutulması (Bu, ameli kendisinin başlattığı, Hz. Ali’nin yerinde cevap verdiği
bir polemiktir);
8. Hilafeti saltanata dönüştürmesi;
9. Siyaset yöntemi – İdeal Politikten
kopuk Reel Politik (Zer o zor o tezvir);
10. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde
azmettirici olduğu iddiası;
11. Hz. Ali ve Ehl-i beyt’e lanet
okutturması;
12. Hucr bin Adi’ye verdiği ölüm cezası;
13. Semure bin Cendeb olayı. (Bu kesin
değil, İbn Hadid baskın Şii tarafgirliği dolayısıyla ondan gelen bilgi ve
habere şüphe ile bakmak lazım. Her üç cürüme de katmadım);
14. Oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi;
15. Mülk’ü temellük etmesi.
Söz konusu cürümleri üç ana gruba ayırmak
mümkün: Sosyo politik/hukuki, ahlaki, kelami/felsefi cürüm.
A. Sosyo Politik/hukuki Cürüm:
1. Saray ve debdebe (tefahur ve tekasür).
Muaviye’nin Bizans saray siyasetini Nebevi sisteme dahil etmesi, Bizans’ın
sosyo kültürel hayat tarzına öykünmesi;
2. (Ebuzer el Gıfariye karşı tutumu);
3. Kabile asabiyetini diriltmesi, kan
davası gütmesi;
5. Meşru kamu otoritesine silahlı
ayaklanma/baği;
8. Hilafeti saltanata kalbetmesi;
12. Hucr bin Adi’ye verdiği ölüm cezası;
14. Oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi.
B. Ahlaki Cürüm:
4. Haksız suçlama ve ithamlar;
6. Kur’an ayetlerini mızrak uçlarına
taktırmak suretiyle dini istismar etmesi,;
7. Ammar bin Yasir’in şehadetinden sorumlu
tutulması (Bu ameli kendisinin başlattığı, Hz. Ali’nin yerinde cevap verdiği
bir polemiktir);
9. Siyaset yapma yöntemi: (Zer o zor o
tezvir);
15. Şeytani zekayı rahmani takvanın üstüne
çıkarması.
C. Kelami/felsefi Cürüm:
12. Hz. Ali ve Ehl-i beyt’e lanet
okutturması;
16. İdeal politikten kopuk Reel politik;
17. Mülk (ümmete ait iktidar ve
madde/ekonomik kaynakları) temellük etmesi.
( Semure bin Cendeb olayı bana kesin
olarak vuku bulmuş gibi gelmedi. Baskın Şii tarafgirliği dolayısıyla İbn
Hadid’den gelen bilgi ve habere şüphe ile bakmak lazım. Bu yüzden Semuri bin
Cendeb olayını her üç cürüme de dahil etmedim.)
Muaviye ve Takipçilerinden Bize
Kalan Miras
Sosyo-politik ve Hukuki Cürümlerin Mirası:
Reel İslam’da yani bugünkü İslam dünyasında kamudan kişilerin konfor ve
çıkarına tahsis edilen gereksiz harcamalar; muhaliflerin susturulması, düşünce
ve düşünceyi ifade etme yasağı; yanlış politikaları sürdürenlerin parti
dayanışması, rakiplerini ötekileştirip şeytanlaştırmaları; otokrat, monarşik
veya dikta/istibdat yönetimlerin tolere edilmesi; gerektiğinde muhaliflerin
öldürülmesi-öldürtülmesi; ehil ve liyakat sahibi olmayanların kamuda yer alması
veya ehil olmayanların yönetici olabilmesi, nepotizm.
Kötü Ahlaki Miras: Siyasi rakibe karşı her
türlü tezviratın, yalan, iftira ve itibarsızlaştırmanın mübah görülmesi; dinin
siyasette istismar edilmesi; açık hak ve hukuk ihlallerinin polemiklerle örtbas
edilmesi; şu veya bu gayrimeşru yöntemle başarı sağlayan siyasetçi veya
liderlerin rol model kabul edilip takdir edilmesi, arkalarında saf tutulması.
Kelami Miras: En yüksek düzeyde olsa bile,
ilim, takva ve ahlak sahibi kanaat önderlerin ahlaksız ve ilkesiz siyasetçiler
tarafından lanetli addedilmesi; ideal politiğin bir ütopya-hayalperestlik veya
maceraperestlik görülüp Makyavelist yöntemlerle siyaset yapma tarzı ve
hepsinden önemli Allah’a ait mülkün (iktidar ve servet gücünün), kılıçla galebe
çalan veya demokratik yollarla olsa dahi yönetimi ele geçiren popülist-demagog
kişiler tarafından temellük edilmesi. Şanı yüce Allah’ın el-Kadir isminden pay
alan insanın, kudreti kötü kullanıp iktidarı Nur’a değil, nara/ateşe çevirmesi.
Kıssadan Hisse – Genel Hükümler
Muaviye, ister Mekke fethinde veya
fetihten sonra Müslüman olmuş olsun veya ister sahabe ister vahiy katipliği
yapmış olsun, yapıp ettikleri (amelleri) itibariyle diğer Müslümanlarla Hukuk
(Şeriat) karşısında bir tarağın dişleri gibi eşit konumdadır. Kişinin sahabi
olması onun işlediği suç ve günahın “sahabe” olması dolayısıyla silineceğinin
garantisi değildir. Söylediklerimizin delillerine bakalım:
1. Hz. Peygamber, hicret eden kadınlardan
biat alırken, Kur’an-ı Kerim, biat alan kimsenin ancak ma’ruf (yani ilahi
hükümlere uygun, güzel, hakkaniyetli, herkesçe doğru ve faydalı bilinen)
konularda biat isteyebileceği hükmünü koyar (Mümtehine, 60/12). Saydığımız
cürümler dolayısıyla Muaviye’nin tolere edilmesi veya ona biat etmeyenlere
karşı şiddet uygulaması, öldürtmesi nasıl kabul edilebilir?
Hz. Peygamber, ağır hastalığı sırasında
şöyle seslendi: “Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim yaklaştı. Sizden birine vurmuşsam, işte
sırtım gelsin, vursun. Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.”
Haberin diğer versiyonu: “Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam,
Resûlullah bana darılır.’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını
isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı
varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Yâhut helâl edendir. Ben Rabbimin
huzuruna üzerinde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.” (İbn Kesir, Siyer, IV,
257.) Hz. Peygamber dahi “kul hakkı”yla ahirete gitmekten sakınırken,
Muaviye’nin sıraladığımız cürümleriyle diğer temiz ashab ile birlikte nasıl
aynı mertebede tutulabilir?
Hz. Peygamber “Andolsun, kızım Fatıma da
olsa, hırsızlık yapacak olursa, elini keserdim” (Müslim, Hudud, 9) buyururken,
reel politik bahanelerle Muaviye nasıl olur da sahabe zırhı altında işlediği
cürümlerden muaf tutulabilir?
Cürüm Allah’ın haklarına (Hukukullah)
karşı işlenmiş ise, merhameti bol Allah affedebilir ama ihlal kul hakları
(Hukuku’libad)’a ait ise, Allah affetmez, mağdur kul ancak hakkından sarfı
nazar eder.
Cürüm işleyip de hiç işlememiş gibi
muamele görmek, hiçbir Müslüman’a bir imtiyaz olarak tanınmış değildir. Muaviye
de diğerleri gibidir.
2. Bir veya birden fazla sahabenin cürüm
işlemesi, onları sahabe olmaları dolayısıyla ayrıcalıklı kılmadığı gibi, diğer
sahabe-i kirama ve sahabe kavramına halel getirmez. Herkes kendi amelinden
sorumludur.
İslam tarihinin en şerefli ve örnek
alınacak rol model sahabedir. Fakat sahabeler de insandır, suç ve günah işler,
imtihana tabi tutulurlar. “Sahabe vasfı” dolayısıyla sahabeleri her türlü
eleştiriden muaf tutmak, sahabeyi masumlaştırmakla aynı şeydir. Şia 12 imamı
masumlaştırırken, kurumsal Sünnilik sahabenin tamamını masumlaştırmaktadır.
Sahabeyi masumlaştırıp her türden kritiğin dışında tutarsak, tarihten doğru
ders çıkaramayız. Kurucu mezhep imamlarımızı –mesela Ebu Hanife- içtihatta
“Sahabe kavli”ni esas alırken, gerek dört halife gerekse diğer sahabelerin
görüş ve içtihatlarından birini seçip diğerlerini dışarıda bakma hakkına sahip
olduğunu söylemiştir ki, bu, sahabeden sadır olan her şeyin hakkı ve hakikati
ifade etmediği anlamına gelir.
3. Muaviye’nin cürümlerini meşru görmek,
bugün Müslüman dünyanın altında inim inim inlediği monarşileri,
diktatörlükleri, otokrat yönetimleri meşru görmekle aynı şeydir.
4. Şii olsun Sünni olsun, sahabeye
küfretmek, lanet okumak, sövmek, sebbetmek affedilir, hoşgörülür bir cürüm
değildir. Kim sahabeye küfrediyorsa, ağır bir günahın altına girmiş demektir.
5. On binlerce sahabe ve sahabe çocuğunun
hayatını kaybettiği savaşa sebebiyet vermek “içtihad farkı”na dayandırılamaz.
Onbinlerce kişi ölür/öldürülür, bir o kadar kadın dul kalır ve arkada kat kat
fazlası çocuk yetim bırakılırken, “Bu bir içtihat farkıydı, Muaviye içtihadında
belki isabet etmedi ama yine de 1 sevap kazandı” demek, Şeriat’e, fıkha, fıkıh
usulüne, fakihlere, kısaca dine hakarettir. Bu nasıl bir içtihat ki, Müslüman
kanı döküyor, her türlü hile ve desise yolunu kullanıyor, saltanat kuruyor ve bu cürümleri işlerken yine de sevap
kazanıyor? Bugün Suud Prensi Selman, müçtehit olduğunu iddia edip, içkiyi,
güzellik kraliçesi seçimini, diskoyu kısaca her türlü fısk ve fücuru Suud’un
reel politiği adına serbest bırakırken “içtihat” ettiğini söylüyor. Selman da
iki veya beğenmiyorsanız bir sevap kazanmış mı oluyor?
Bu tarihi miras, bugün bölgenin tüm zalim
ve zorbalarına “dini/tarihi meşruiyet” tedarik etmektedir. Muaviye’nin
yaptıkları cürüm değil de bir sevabı hak eden içtihat ise, bugünkü monarşiler,
otokratlar ve diktatörler de cürümlerine bu türden “fetvalar/fıkhi cevazlar”
bulabiliyorlar; nitekim dini kurumları ve saray uleması bu meşruiyeti tedarik
etmekte hiç kusur etmiyorlar.
6. Muaviye’yi haksız yere savunurken
“Evet, Ali haklıydı, ama” diyenler –belki iyi niyetli ve samimi olabilirler-
lakin tutarlı değildirler. Tutarlı olmadıklarından o gün yaşasalardı,
kendilerine şunu sorsunlar: “O gün yaşıyor olsaydım ben, Hz. Ali’nin ve
Hüseyin’in mi, Muaviye ve Yezid’in safında mı yer alırdım?”
7. Bugün Ehl-i Sünnet adına mezhepçilik
yapanlar ya cahildirler ya da kasıtlıdırlar. Çünkü Ehl-i Sünnet’in kurucu
imamları (Ebu Hanife, İmam Şafii, Ahmed ibn Hanbel, İmam Malik) Muaviye ve
Yezid’e zerre miktarı prim vermiş değildirler, aksine gerek Muaviye gerekse
Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı Ehl-i beytin yanında yer almışlardır. Bu
yüzden, yazı serisinde “Kurumsal Sünnilik” tabirini kullandım. Asıl doğru
referans ve sahih isimlendirme “Kurucu İmamların Sünniliği”dir, son yazıda bu konuyu ele alacağım, inşallah!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.