Fakat açıkça, hala Muaviye’nin ne zaman Müslüman olduğuyla ilgili kafamdaki istifham vuzuha kavuşmadı, şimdilerde bunu hakkıyla araştıracak vaktim yok, bir şeyi çok yönlü araştırmadan savunmak da doğru değil .
Muaviye’nin Mekke’nin fethinden sonra
Müslüman olduğu açık, ama ne zaman? “Fetihten sonraki Müslümanlık” bizim
geleneksel Sünni literatürde yer almaz, genel tarihsel resmi görüşe göre fetih
sırasında Müslüman olmuştur, tarihi daha da geriye götürenlere bakılırsa,
fetihten çok önceleri, Muaviye babası ve annesinden gizli olarak Müslüman
olmuştur. Oysa bu Sünni-resmi görüşü maddi bilgiler ve tarihsel olaylarla
desteklemek mümkün görünmüyor. Muaviye’nin “fetihten sonra” Müslüman olduğunu
geçen yazıda ilk defa ben yazdım diye düşünürken, yazıma atfen Ali Rıza
Demircan hocanın benden önce bunu yazdığını (Mirat Haber, 12. 6. 2023)
öğrenince hem sevindim hem kafamdaki istifhamı dile getirme cesaretini buldum,
Hoca da Muaviye’nin fetihten sonra Müslüman olduğunu belirtiyor. Bu önemli.
Şöyle ki, eğer Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye
Müellefe-i kulüb (Kalbi İslam’a ısındırılacaklar) kategorisinde Beytülmal’dan
kendilerine zekattan çok pay verilmişse [2] ve fetih gününden itibaren askeri
ve siyasi üstünlük sağlaması dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.) tarafından diğer
Mekkelilere verilen“Serbest bırakılanlar (Tuleka)” içinde yer almışsa, peki bu
durumda ne zaman “siyasi hakimiyete teslim olan Müslüman”dan, “dinin temel
kelami ve fıkhi hükümlerine iman eden Müslüman” oldu?
Tabiatıyla konuyla ilgili tarihi
bilgileri referans alırken iki noktaya dikkat etmekte zaruret var:
1 – Bize olayları
nakledenler Abbasi tarihçileridir, isteyerek veya istemeyerek Abbasi
iktidarlarının kıyam ve iktidarlarını meşrulaştırmak üzere Emevileri tümüyle
bir kötülük nesnesi gösterdikleri vakıadır, bizim Cumhuriyet tarihçilerimizin
600 yıllık Osmanlı imparatorluğunu yerin dibine batırdıkları gibi. Bugün hala
Türkiye’de Emeviler hakkındaki genel yargı bu yanlı tarihi bakış açısıyla
maluldür. Oysa Emeviler sadece saltanattan ve siyasetten ibaret değil, aynı
zamanda Roma’dan büyük bir medeniyet tecrübesidir, kötülükleri olduğu gibi
iyilikleri ve güzellikleri de var, bu hüküm diğer Müslüman devletler ve
imparatorluklar için de vakidir.
Emevileri, içerden anlatan tarihçiler yok
gibi, bu yüzden gerçek tarihi olaylardan uzak rivayetler, haberler, şifahi
söylemler söz konusudur. Emevi tarihçilerinin olmaması bir tür teknolojik
mahrumiyetle ilgiliydi, çünkü ancak miladi 751 yılında bugünkü Kırgızistan
sınırları dahilinde Talas Nehri civarında Çinlilere karşı Türklerin Araplarla
işbirliği yaparak yaptıkları savaş sonunda ele geçirilen Çinli esirler kağıt
imalatını Müslümanlara öğretmiş, kağıt üretiminden sonra tarih ve başka
konularla ilgili kitaplar yazılmaya başlanmıştır.
2 – Ünlü tarihçi
Taberi’nin de belirttiği üzere, tarihçiler rivayet kabilinden her ne
duymuşlarsa kitaplarına dercetmişlerdir. Her ne kadar Hadis usulündekine benzer
rivayet zincirindeki ravi halkalarına yer vermişlerse de rivayetleri sened ve
metin kritiğine tabi tutmadıklarından her rivayete tam güvenle bakılamaz, daima
ihtiyat payı bırakmak lazım. Hadis usulünde takip edilen prensipleri (anlatının
kritiği) ilk defa başarıyla kullanan İbn Haldun (h. 808/m. 1406) olacaktır.
Şia’nın da Abbasilere eşlik ederek başta
Muaviye olmak üzere Emevîler’e karşı başlattığı karalama kampanyasıyla,
olayların gerçek zeminde nasıl cereyan ettiği hususu bu sayede hepten
istifhamlarla malul olur. Sonraları Abbasilere ve Şia’ya karşı mücadeleye
girişip Sünniliği resmileştiren ve kurumsallaştıran iktidarlar bu sefer
Muaviye’yi öylesine yüceltmişlerdir ki, ona giydirdikleri bembeyaz elbisesi
üzerinde tek bir toz zerresine bile yer vermemişlerdir. Bugünlerde “Muaviye
tartışması”nda bunun bol örneklerine rastlamaktayız.
Nitekim, Müellefe-i kulub statüsünden
zekattan pay alan, Hz. Ali tarafından Talik ibn talika diye isimlendirilen
Muaviye’nin Hz. Ebubekir’in büyük başarıyla başlattığı Ridde savaşlarına
katıldığı, hatta Müseylemetü’l kezzab’ı kendisinin öldürdüğü bu yüceltme
faaliyeti içinde yer almıştır ki, bu açıdan tarih kitaplarında yer alan bu ve
benzeri aktarımlar tümüyle şaibeli ve şüphelidir. [3]
Muhtemelen Muaviye, Hz. Ömer’in hilafetine
kadar Müellefe-i kulüb statüsünü muhafaza etmiştir. Buna karine sayılabilecek
olay, Hz. Ömer’in son derece radikal bir içtihatla Beytülmal’dan Müellefe-i
kulub’e verilen payı iptal etmesi, daha doğru deyişle uygulamayı durdurup hükmü
askıya almasıdır. Halife Ömer’in, bu dikkat çekici içtihadı yaparken, biraz da
öfkeyle “İslam güçlendi, artık korkulacak durum kalmadı” mealinde gösterdiği
gerekçe/illettir ki, bu fıkıh usulü ve içtihatlarda temel alınacak hüküm, illet
ve maksat, maksadın ortaya çıkarılması açısından son derece önemlidir. Söz
konusu içtihat sonraları Makasiduşşeria’yı formüle edecek olan Cuveyni,
Gazzali, Şatıbi vd. zatlara ilk hareket noktası olacaktır.
Belki artık Müslümanlar da Muaviye ve Ebu
Süfyan’ın zararsız olduklarına, sahiden Müslümanlığı benimsediklerine kanaat
getirmiş olmalılar ki, Hz. Ömer de babasının ricası üzerine Muaviye’yi Şam’a
vali tayin etmiştir.
Eğer bu muhakemeyi esas alacak olursak,
Muaviye “sahabe” de değildir, sahabe olmayan birinin vahiy katibi olması, hadis
rivayet etmesi, hele Hz. Peygamber (s.a.)’in onun hakkında yüceltici ifadeler
kullanması düşünülemez, bunlar ancak sonraları siyasi amaçlı uydurulmuş
söylemlerden ibarettirler.
Yine de elimizde karine dışında
somut-maddi bir delile bulunmadığından “sahabe” olduğunu varsayıp onun amel
defterine yakından bakmaya çalışacağız. Tabii ki önce onun Kurumsal Sünnilik
tarafından serdedilen “faziletlerine/artıları”na bakmamız lazım.
Notlar
[1] Ben her zaman kendimi Efendimiz’in
emir ve talimatıyla bağlı ve bağımlı görürüm, bize dini emir ve hükümlerin
nasıl yaşanacağını gösteren Hz. Peygamber (s.a.) böyle buyurmuşsa, biz buna
uyarız, bugüne kadar da “sahabe” olması dolayısıyla -hazret dememişsem de-
Muaviye’ye sebbetmiş değilim. Ben değil bir sahabe veya tabiine, seleften bir
zata veya herhangi bir şahsa dahi olsa sebbetmeyi, küfredip sövmeyi İslami
edebe aykırı sayarım. Sebbetmenin yerine göre dünyevi ve maddi, yerine göre
manevi ve uhrevi cezası vardır.
Hz. Peygamber, ashabına sebbetmeyi
yasaklarken onlardan sadır olan hata ve yanlışlıkların, suç ve günahların da
dile getirilmesini, teşrih masasına yatırılıp kritik edilmesini yasaklamış
değildir. Öyle olsaydı sahabeler, sebbetmeyi eleştiri yasağı şeklinde anlamış
olsalardı, bu buyruk gereğince birbirleri hakkında münakaşalar yapmaz,
birbirlerine ağır sözler söylemez, hatta birbirleriyle savaşı göze almazlardı.
Sebbetmeyi eleştiri yasağına dönüştüren iktidarların resmi görüşü olan Kurumsal
Sünnilik, bize tarihten ders ve ibret çıkarmamızı sağlayacak sayısız yanlış
olay ve olguyu halının altına itmemizi istemekte, böylelikle yanlışlar ve
hatalar çürüme geçirdikleri halı altından evi yaşanamaz hale getirmektedir.
Hayır, halıyı kaldıracağız, evimizi esaslı bir bahar temizliğiyle yaşanır hale
getireceğiz. Bahar temizliğini mıntıka temizliği anlayanlar yanlış yapıyor ama
bu yanlışa da hala ısrarlar “sahabeye ihtiram” kılıf altında halının altındaki
kir ve pisliklerin ortaya çıkmasını istemeyenlerin haksız ısrar ve ithamları
sebep olmaktadır. Bizim ümmetimiz “vasat ümmet”tir (2/Bakara, 143), ifrat ve
tefritten, her türlü aşırılıktan uzak, adil şahitlikle mükelleftir. “Aşırı
gidenler, helak olmuştur” (Müslim, İlim, 4).
[2] Mekke’nin fethinden sonra, Hz.
Peygamber Huneyn Gazvesi’nde Hevâzinlilerden elde edilen ganimeti dağıtmış, bu
arada Kureyş’ten Ebû Süfyan, oğulları Yezid ve Muâviye 100’er deve, 40’ar
ukıyye gümüş vermişti. Ensâr’dan bazı kimseler Hz. Peygamber’in bu taksiminden
hoşlanmadıklarını dile getirmişlerdi. Hz. Peygamber onları toplayarak
Müellefe-i kulûb’a niçin daha fazla pay ayırdığını şöyle açıklamıştı:
“-Ey Ensâr! Basit bir dünya malı yüzünden
mi bana gücendiniz? Ben onlara daha fazla pay ayırarak kalplerini İslâm’a
ısındırmak istedim.” Bu hitabet üzerine Ensar’da oluşan öfkeyi teskin etmiştir.
(Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. İbn Hişam, es Siretü’n nebeviyye, Tahkik
ve ta’lik: Taha Abdurrahman Sa’d, Mektebetü Zehran, Kahire, ty. IV, 101-106.)
[3] İrfan Aycan, Age, s. 73 vd.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.