29 Temmuz 2025 Salı

Bilgi arttı, hakikat azaldı: Her bilgi türü yerinde doğrudur Hasan Köse-28/07/2025

1. ZİHİN DOLDU, GÖNÜL BOŞALDI

Bilgi çağında yaşıyoruz. Elimizin altında milyarlarca veri var ama zihnimiz neyi düşüneceğini, kalbimiz neye bağlanacağını bilemez hâle geldi. Bugün artık mesele “bilgisizlik” değil; aksine “anlamın kaybı”dır. Her alanda bilgiye ulaşabiliyoruz ama o bilgiyle ne yapacağımızı bilemiyoruz. Çünkü bilgiye yön verecek olan şey –anlam, amaç, değer, hikmet– eksik.

Bu krizin kökeninde, farklı bilgi türlerinin sınırlarının ihlal edilmesi yatıyor. Bilim dinin yerine geçmek istiyor, din bilimle yarışıyor, sanat magazinleşiyor, felsefe dışlanıyor. Oysa her bilgi türü, hakikatin başka bir boyutunu aydınlatır. Bu yazıda, bilgi türleri arasındaki “epistemolojik taşkınlığı” ele alıyor ve yeniden bir denge çağrısı yapıyorum.

2. TECRÜBE: ELİN, GÖZÜN VE HAFIZANIN BİLGİSİ

Bir marangozun el ustalığı, bir aşçının damak tadı ya da bir çiftçinin toprağı tanıma biçimi… Bunlar yazıyla değil; uygulamayla, tekrarlarla ve sezgiyle öğrenilir. İşte bu, tecrübi bilgidir. Modern akademi, bu tür bilgiyi “ölçülemiyor” diye küçümser. Oysa medeniyet, yalnızca formüllerle değil; ellerin ve kalplerin taşıdığı tecrübeyle de kurulur.

İslam epistemolojisi, bu bilgi türüne açıktır. Amelî tecrübe, sünnetin yaşanarak edinilen boyutudur. İbn Haldun’un tarih anlayışı da bu tür gözleme ve deneyime dayanır. Tecrübe, bilgi kadar ahlakı da üretir. Bu yüzden görmezden gelinemez.

3. FELSEFE: SORGULAMANIN ZİHİN HARİTASI

Felsefe, “Niçin varım?”, “Adalet nedir?”, “İyi yaşam neye benzer?” gibi sorularla hakikatin anlam boyutuna odaklanır. Bilimin “nasıl?” dediği yerde felsefe “niçin?” diye sorar. Ne var ki modern dünyada felsefe ya soyut akademik bir alana sıkıştı ya da ideolojik kutuplaşmalarla araçsallaştı.

İslam düşüncesi, felsefeye karşı bıçak sırtı bir denge gözetti. İbn Sînâ ile Gazâlî arasında bu gerilimi görebiliriz. Ancak özellikle Gazâlî sonrası süreçte felsefi düşünceye yönelik güvensizlik, İslam dünyasında eleştirel düşüncenin zayıflamasına neden oldu. Bu da entelektüel üretimin daralmasına, hakikatin parçalanmasına ve nihayetinde tabiat, toplum ve tarih karşısında edilginleşmemize yol açtı.

"İslam medeniyetinde hat, tezhip, musiki gibi sanat dalları; yalnızca estetik değil, aynı zamanda metafizik anlam taşıyan alanlardı. Sanat, vahyin estetik uzantısıydı. Bugün ise sanat, formunu koruyor ama ruhunu kaybediyor."

4. AKLI SUSTURMAK DEĞİL, SORUMLU KILMAK: VAHYİN TARİHSELLİĞİ VE ELEŞTİRİNİN MEŞRUİYETİ

Vahiy, insanın varlık içindeki yerini ve hayatın anlamını aşkın bir düzlemde cevaplayan ilahi bildiridir. Bilim ve felsefe bu cevabın özünü sorgulayamaz; çünkü yöntemsel olarak buna yetmezler. Ancak vahiyden türeyen dinî hükümler –yani birey, toplum, siyaset, iktisat gibi alanlara dair öneriler– aklın, felsefenin, tecrübenin ve hatta bilimin eleştirisine açıktır. Açık olmak zorundadır. Aksi takdirde dinî bilgi zaman içinde sabitleşir, skolastikleşir ve hayattan kopar.

İşte bu noktada Gazâlî’nin tarihsel müdahalesi kritik hâle gelir. O, felsefenin metafizik taşkınlığını eleştirmiştir. Fakat bu eleştiri zamanla felsefi düşünmenin tümüne yönelik bir tedirginliğe dönüşmüş; sonuçta sistemli düşünme, kavramsal analiz ve tarihsel sorgulama İslam coğrafyasında dışlanmıştır. Bu da Müslüman bireyin doğadan, bilimden ve tarihten kopmasına neden olmuştur.

Hâlbuki Kur’an, aklı iptal etmez; onu sorumlu kılar. İslam epistemolojisi, “aklı dışlayan” değil, onu “ahlakla sorumlu” hâle getiren bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla akıl sormalı, sorgulamalı, yeniden düşünmeli ki dinî bilgi zamanla hakikatten kopmasın. Vahyin aşkınlığı korunmalı; ama hayatla bağı, akıl ve zaman aracılığıyla diri tutulmalıdır.

5. BİLİM: KUDRETLİ AMA KÖR

Bilim gözlem yapar, ölçer, açıklar. Doğal süreçleri anlar, teknolojik ilerlemeler sağlar. Ama anlam üretmez. İyi-kötü, doğru-yanlış gibi değer hükümlerini belirleyemez. Nükleer enerjiyle şehir de kurabilirsiniz, katliam da yapabilirsiniz. Bu farkı yapacak olan bilim değil; ahlak, hukuk ve hikmettir.

Modern dönemde bilim, sadece doğayı değil, insanın iç dünyasını da kontrol etmek ister hâle geldi. Ruh, Tanrı, ahiret gibi metafizik meseleler de bilimsel terminolojiyle açıklanmaya çalışılıyor. Oysa bilim, bu soruların nesnesi değildir. Sınırlarını aşan bilim, hakikat yerine spekülasyon üretir.

6. SEZGİ VE SANAT: GÖNLÜN VE GÖZÜN BİLGİSİ

Bir şiir, bir resim ya da bir ezgi… Bunlar hakikati doğrudan söylemez ama hissettirir. Bu da bir tür bilgidir: estetik bilgi. Modern çağda bu bilgi türü ya magazinleştiriliyor ya da sadece bireysel hazza indirgeniyor. Oysa sanatsal bilgi, insanın varoluşuna dair derin bir sezgi üretir.

İslam medeniyetinde hat, tezhip, musiki gibi sanat dalları; yalnızca estetik değil, aynı zamanda metafizik anlam taşıyan alanlardı. Sanat, vahyin estetik uzantısıydı. Bugün ise sanat, formunu koruyor ama ruhunu kaybediyor.

"Bugün Müslüman dünyada yaşanan birçok kriz, bilgiyle kurulan ilişkiyi yeniden düşünmeden çözülemez. Bilgi kutsanıyor ama sorgulanmıyor. Vahiy seviliyor ama anlamı sabitleniyor. Aklın değeri ya abartılıyor ya bastırılıyor. Bu karmaşada hakikat, görünmez oluyor."

7. HİKMET: BİLGİYİ AHLAKA DÖNÜŞTÜRMEK

Bilgi biriktirilebilir. Ama hikmet, bilginin doğru zamanda, doğru şekilde ve ahlaki amaçla kullanılmasıdır. Kur’an’da hikmet, peygamberlere verilen özel bir nimet olarak tanımlanır. Hz. Lokman’ın hikmeti, sadece söz değil; hayattı. Bugün akademik başarılar artarken, hikmetli davranışlar azalıyor. Çünkü eğitim sistemleri sadece öğretiyor ama yön vermiyor; bilgi veriyor ama anlam üretmiyor.

Hikmet olmadan bilgi güce dönüşür. Oysa hakikat, sadece bilmekle değil; doğru bilip doğru eylemekle var olur.

8. BÜTÜNLÜK İÇİN PARÇALARI TANIMAK

Bilim doğayı, felsefe anlamı, din aşkın hakikati, sanat duyguyu, tecrübe yaşamı, sezgi içgörüyü, hikmet ise hepsini ahlaki bir bütünlükte birleştirir. Hakikat bu çok katmanlı yapıda saklıdır. Birini dışlamak, hepsini zayıflatır. Bilgi türlerinin sınırlarını tanımak; onları işlevsizleştirmek değil, yerli yerine koymaktır.

Modern çağ, bilginin parçalara ayrıldığı bir çağdır. Bu parçalanma, insanın hakikatle bağını koparıyor. Bilgiyi, güç için değil; anlam için kullandığımız gün, yeniden toparlanacağız.

9. SONUÇ: VAHYİN RUHU, AKLIN ELEŞTİRİSİ, HİKMETİN DENGE NOKTASI

Bugün Müslüman dünyada yaşanan birçok kriz, bilgiyle kurulan ilişkiyi yeniden düşünmeden çözülemez. Bilgi kutsanıyor ama sorgulanmıyor. Vahiy seviliyor ama anlamı sabitleniyor. Aklın değeri ya abartılıyor ya bastırılıyor. Bu karmaşada hakikat, görünmez oluyor.

Oysa ihtiyacımız olan şey, vahyin aşkınlığına saygı gösterirken, aklı sorumlu kılmak; dini bilgiyi kutsal ilan ederken, onu tarihle ve tecrübeyle yüzleştirmek; bilimi yüceltmeden, felsefeyi dışlamadan, sanatı araçsallaştırmadan bir bütün kurmak. Çünkü hakikat, yalnızca bilenin değil; düşünenin, hissedenin ve inananın ortak emeğidir.

 

 

 

 

 

26 Temmuz 2025 Cumartesi

Yeşil Kuşak’tan BOP’a Siyasal İslamcılara Biçilen Roller - 2 | Kullanışlı aparatlar işbaşında İbrahim Varlı/26.07.2025

Yeşil Kuşak’tan BOP’a Siyasal İslamcılara Biçilen Roller - 2 | Kullanışlı aparatlar işbaşında

Soğuk Savaş döneminde ABD’nin kolları arasında  palazlanan siyasal İslamcılar, her daim emperyalizmin kullanışlı birer aparatı oldular. 80’lerden günümüzde CIA’in kendilerine çizdiği yörüngede ilerlediler.

Sadece 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşananlar siyasal İslamcılarla emperyalizm arasındaki tarihsel bağı çarpıcı bir biçimde ortaya koymaya yeter. Yeşil Kuşak’tan “Ilımlı İslamcılık”a uzanan hatta siyasal İslamcılar Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) ana aktörü oldular. Bölgenin ABD-İsrail ekseninde toptan dönüşümünü öngören plan doğrultusunda silahlı kalkışmadan iç savaşa her türlü yöntemi denediler.

7 Ekim saldırıları sonrasında aşlayan BOP’un bu en kanlı evresinde siyasal İslamcılar Washington-Tel Aviv hattına sıkı sıkı sarıldılar. Bölgenin dizaynında “mıntıka temizliği” yaptılar. İsrail’in acımasız saldırılarına açık-örtülü destekler sundular. Amerikan politikalarına eklemlenme karşılığında ise kendi rejimlerini tahkim ettiler.

BARRACK’IN EMİRERLERİ

Bu bağımlı ilişki kendisini bugünlerde çok daha açık bir şekilde gösteriyor. Kendi gelecekleri için Trump politikalarına yaslanan gerici-otokratik rejimler Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için İsrail ile birlikte düğmeye basan ABD’nin bölgeye atadığı özel elçi Tom Barrack’ın kulaklarına üflediği talimatları dillendiriyorlar.

İki ay önce Ankara’da göreve başlayan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Elçisi Tom Barrack, çizdiği projelerle bölgede cirit atarken bir tek aktörden itirazla karşılaşmıyor. Beyrut yönetimine, Colani’ye, Kürtlere, Türklere, Dürzilere talimatlar yağdıran Barrack, herkesi hizaya çekerken adeta el üstünde tutuluyor. Türkiye için ümmetçi Osmanlı sistemini dillendiren, Suriye’de etnik-mezhepsel güç dağılımı ortaya atan Barrack, Ankara-Beyrut-Şam hattında Ortadoğu şerifi edasıyla mekik dokuyor.

Barrack önceki gün de Colani yönetimi ve İsrail’li yetkilileri Paris’te bir araya getirdi. Barrack, X’te yaptığı açıklamada, “Paris’te Suriyeliler ve İsraillilerle bir araya geldim. Amacımız diyalog ve gerginliğin azaltılmasıydı ve tam da bunu başardık. Tüm taraflar bu çabaları sürdürme kararlılıklarını yineledi” dedi. HTŞ yönetiminin İsrail’i tanıması gündemde. İsrail heyetinin Suriye ile mutabakatı tamamlamak üzere yakında Bakü’ye gitmesi bekleniyor.

ANKARA TRUMP’A BAKIYOR

Barrack, Suriye’de Amerikan-İsrail çıkarlarını önceleyen bir yeniden dizayn peşinde koşarken Türkiye buna çoktan razı olmuş durumda. Trump politikalarına asılarak çürümüş iktidarının ömrünü uzatmaya çalışan tek adam rejimi “Sam Amca”nın yönelimleri doğrultusunda pozisyon alıyor.

Suriye’de Amerikan politikalarına eklemlenen Ankara, bu ülkedeki pastadan pay kapmaya çalışıyor. Kürtlerin otonom veya özerklik gibi bir kazanımının önüne geçmeye çalışılsa da yeni Suriye’nin dizaynı için Washington ile birlikte hareket ediliyor.

∗∗∗

SİLAHLAR TESLİM EDİLMEYECEK

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Sözcüsü Ebcer Davud, HTŞ yönetimine katılmaları için 30 günlük bir takvim belirlendiği ve silahlarını teslim edecekleri yönündeki iddiaları reddetti. Davud, "Koşullar silahları teslim etmeye uygun değil" dedi. Davud, "Güneyde yaşanan şiddet olayları, IŞİD’in artan tehditleri ve genel güvenlik durumu göz önüne alındığında, koşullar silahlarımızı teslim etmemize elverişli değil" dedi. SDG olarak devlet kurumlarına katılmaya hazır olduklarını belirten Davud, “Güçlerimizin tanınacağı, anayasal bir anlaşma sağlanırsa Suriye ordusunun bir parçası olabiliriz. Ancak şu aşamada koşullar buna uygun değil” ifadelerini kullandı.

∗∗∗

ABD-TÜRKİYE-ŞAM’DAN ORTAK OPERASYON

Halep’in El Bab kırsalında, ABD, Türkiye ve Şam yönetimine bağlı güçlerin katılımıyla IŞİD’e karşı kapsamlı bir askeri operasyon düzenlendiği bildirildi. Mepa News’in aktardığına göre, Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına bağlı güçlerin sahada yürüttüğü operasyona, ABD’ye ait hava araçları da havadan destek verdi.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Paris’te Suriye Dışişleri Bakanı Esat Şeybani ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot ile bir araya geldikleri fotoğrafı paylaştı. (Fotoğraf: AA)

∗∗∗

DOÇ. DR. ÖZLEM KAYGUSUZ: TÜRKİYE BUGÜNE KADAR KENDİSİNDEN BEKLENEN ROLÜ OYNADI

Suriye’de ana siyasi denklemin SGD VE HTŞ arasında olduğu ve ülkenin yeni siyasi düzeninin, şu anda askeri gücünü devretmeyi riskli gören Kürtler ve HTŞ’nin temsil ettiği Arap çoğunluk arasında varılacak anlaşmalarla belirleneceği düşünülürken tabloya ülkenin güneyini kontrol eden İsrail’in güçlü desteğini alan Dürzilerin de girmesi durumu epey karmaşıklaştırdı. İlk bakışta ülkenin Lübnanlaşma riskinin arttığını ve bunun yeni emperyalist tasarım olduğunu düşünmek mümkün. Ancak tam olarak böyle olmayabilir. Suriye’de merkezi bir otoritenin olabildiğince hızla oluşturulması da isteniyor. Çünkü siyasi karmaşanın uzaması, Suriye’yi yeniden inşa edecek Körfez ve Avrupa sermayesini bekletmek anlamına geliyor. Diğer yandan zaman içinde Rusya’nın da bu karmaşadan yararlanarak İran üzerinden bir takım hamleler planlamaya çalışması mümkün. Bir başka nokta da, Suriye’de HTŞ kontrolünün kurulamadığı bölgelerde mevcut koşullardan yararlanarak kimi aşiret güçlerinin ve/veya örgütlerin siyasete dahil olmaları ve durumun hepten kontrolden çıkma olasılığı. Dolayısıyla kısa vadede anayasal bir çerçeveye kavuşturulamasa da, Suriye’deki tüm aktörler İsrail ve Türkiye üzerinden disipline edilmeye çalışılıyor.

Trump yönetimi Suriye’de tablonun karmaşıklaşmasını, sahada hareket alanını genişletebilecek yeni vekil güç/şiddet odaklarının oluşmasını hiç istemiyor ancak böyle bir durumu kışkırtan İsrail’i tam olarak kontrol edemiyor. Dolayısıyla ABD ile İsrail arasında Suriye’nin siyasal düzeni konusunda ciddi bir ayrışma olduğu söylenemez ama nihai bir anlaşma da henüz yok gibi görünüyor. Burada ilginç olan İsrail’in Kürtlerden çok Dürzilerin destekçisi olarak Suriye’de işgalcilikten aktörlüğe doğru gitmekte oluşudur. Türkiye’nin son çıkışı da bununla ilgili görünüyor. Türkiye, İsrail’in Dürziler ve Kürtler üzerinden, ülkenin güneyindeki askeri varlığına dayanarak belirleyiciliğini arttırmasını istemiyor.  Aynı şekilde ABD de İsrail’in bu kadar fütursuzlaşarak Suriye’deki merkezi bir otorite inşasını istikrarsızlaştırmasını istemiyor. Türkiye’ye İsrail’i sınırlama konusunda destek veriyor. Bu durum bir bakıma geçtiğimiz ekim ayından bu yana Suriye’de ABD, Türkiye ve İsrail arasında oluşan uyum/paslaşma siyasetinin ve aslında AKP iktidarının tarihsel olarak bölgede ABD ile uyum içinde hareket etme politikasının yeni bir tezahürü.

Bu uyum Cumhur ittifakını içerde de oldukça güçlendiriyor ve elini rahatlatıyor. ABD desteğinin Cumhur ittifakının iç siyasetteki her türlü girişimi, özellikle ana muhalefete karşı yürütülen süreçlerdeki önemi yadsınamaz. Türkiye bugüne kadar HTŞ’nin tüm Suriye’de hakimiyetini güçlendirmesi, IŞİD vb radikal güçlerin kontrol altında tutulması ve İsrail’in oldubittiyle sonuçlanan eylemlerine rağmen bir ölçüde sınırlandırılması gibi konularda kendisinden beklenen rolü oynadı ve bu konular ABD’nin mevcut iktidara desteğinin en temel nedenleri. Sonuç olarak Trump yönetiminin Suriye’de işleri istediği hızda götüremediğini, ancak bir süre daha bölgedeki aktörleri birbirine karşı konumlandırarak HTŞ ve liderinin performansını izleyeceğini öngörebiliriz. ABD, Türkiye’nin desteği ile HTŞ’nin radikal İslamcılıktan görünürde sıyrılarak IŞİD’i kontrol ettiğini görüp, ardından bölgede savaşın yerini ticaret ve altyapı inşasının alacağı süreci başlatmak istiyor. Aynı zamanda da İsrail’i Türkiye ile dengeleyerek durdurmayı planlıyor. Bu durum Türkiye’nin iç siyasetinde iktidarın elinin bir süre daha rahat olacağı anlamına da geliyor.

∗∗∗

PROF. DR. MUSTAFA TÜRKEŞ: BARRACK, BAHÇELİ, ERDOĞAN ÜÇLÜSÜNE BAKILDIĞINDA PLAN KOKUSU GELİYOR

Soğuk Savaş döneminde siyasal İslamcıların, biraz da milliyetçilerin, dahil edildiği süreç bugün de devam ediyor. Yeşil Kuşak’tan 90’ların sonunda hayata geçirilmeye çalışılan, adına ister BOP deyin isterse de başka bir şey, Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme girişimi kesintisiz sürüyor. Dönüştürmekti amaç bölgedeki ülkeleri finans kapitale, neo liberal politikalara açık hale getirmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamak. Irak, Libya sonrasında da Suriye kanlı bir şekilde dönüştürüldü. Bütün bu süreçlerle kullanılan silahlı aparatlar bugün siyasi parti veya düşünce kuruluşlarıymış gibi hareket ediyorlar. Silahlı İslamcıları transforme edip nerede ihtiyaç varsa orada kullandılar. Siyasal İslamcılara biçilen roller Soğuk Savaş’ta da aynıydı, bugün de. Suriye’de İslamcıları ve de milliyetçileri nasıl kullandıkları ortada. HTŞ’yi terör listesinden çıkarıp ortakları yaptılar.

EMPERYALİSTLER TEK ATA OYNAMAZ

Emperyalizm tek bir ata oynamaz, HTŞ’ye, SDG’ye, diğer aktörlere birden fazla ata oynar. Bütün bunları neden yapıyor; İsrail’i rahatlatmak, ikincisi bölge ülkelerinin Tel Aviv ile barıştırmak. İsrail’i küresel finansın merkezi yapmak istiyorlar.

Emperyalizm bölgesel aktörleri nasıl tanzim eder; Güçlü liderler, tek adam yönetimleri isterler, çünkü bu liderler finans kapitalin dediklerini rahat uygularlar. Ama aynı zamanda bu liderler bıçak sırtındadırlar. Her an her şey yapılabilir. Bıçak sırtında tutulan bir lider, ülke arzu ederler. Bıçak sırtındaki bir iktidar birçok şeyi göz ardı edemeyecek kadar bağımlı halde olur.

BARRACK’TAN ALIYORUZ HABERLERİ

Erdoğan yönetimi yeni sürece eklemlenmiş halde. Çözüm sürecine dair gelişmeleri Bahçeli ve Barrack’tan öğreniyoruz. Barrack Osmanlı sistemi öneriyor, bölgede dinsel kimlikler üzerinden bölünmüş bir düzen istiyorlar. Bunu destekleyen açıklamalar da Erdoğan ve Bahçeli’den geldi. Barrack, Bahçeli ve Erdoğan üçlüsüne bakıldığında sadece Ortadoğu’nun değil Türkiye’nin de yeniden projelendirme arzusunun kokuları geliyor. Lozan’ın, Cumhuriyet’in bir hezimet olduğu lakırdılarının tedavüle sokulması tesadüfü değil. Bunların hepsini birlikte ele aldığımızda ortada bir projelendirme olduğu görülecektir. Tabi bu projelendirme girişimleri kapalı kapılar ardında yapılıyor, açıktan konuşulmuyor. Resmin bütünü bize şunları gösteriyor; ABD, Batı emperyalizmi Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de siyasal İslamcılara biçilen görev ve roller var. Rejim de üzerine düşeni yerine getiriyor. SDG’ye karışmama karşılığında içeride kendi rejimlerine yönelik eleştirileri savuşturuyorlar. Aynı zamanda kredi muslukları açılacak. Özetle içeride gerçekleştirmek istediği siyasal dizaynı garantiye alıyor. İktidarın bu konudaki tutumu net, ne yapmak istediğini açıkça ortaya sermiş durumda. Burada muhalefetin tutumu belirleyici. Muhalefet ne yapmalı, burası önemli. Net bir duruş sergilemeli. İçerideki ve dışarıdaki dizaynların faturası emekçilere, halka çıkacak. Sosyalistler ise yaşananları, süreci netleştirmeli, teşhir etmeli. Çok şey oluyor, çok kafa karışıklığı yaratacak gelişme var. Öncelikle bu kafa karışıkları giderilmeli. Kürt sorununun bu şekilde çözülmeyeceği anlatılmalı.

Kutsallığın gölgesinde Recep Karagöz+25/07/2025

DİNİN SİYASALLAŞMASI VE KRİZ ÇAĞI

İslam dünyası, uzun süredir çok katmanlı bir kriz yaşamaktadır. Kolonyal mirasın açtığı yaralar, emperyal müdahalelerin sürekliliği, yerel otoriter rejimlerin kurumsallaşması ve ekonomik bağımlılık… Tüm bunlar kadar önemli bir başka boyut daha var: Bu kriz, aynı zamanda düşünsel ve teolojik bir bozulmanın da ürünüdür.

Din, tarihsel olarak toplumun ahlaki mayasını oluşturan bir değer sistemiyken; zamanla siyasal otoritelerin meşruiyet aracına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, yalnızca modern çağın sorunu değildir; kökeni, erken dönem İslam siyasetinde yaşanan kırılmalara uzanır.

Kader, hilafet, sabır, biat gibi kavramlar; zamanla adalet, sorumluluk ve özgürlük ilkeleri aleyhine yeniden yorumlanmış, kutsallık ise tahakkümün zırhı haline getirilmiştir.

Bu yazı, İslam düşüncesindeki bazı temel kavramların (özellikle kader, hilafet ve itaat) tarih boyunca nasıl siyasal işlev kazandığını ve bu işlevin günümüz İslam toplumlarında adaleti, hukuku ve özgür düşünceyi nasıl bastırdığını analiz etmektedir. Türkiye örneği üzerinden, modern siyasal İslamcılığın temsil krizi, hukukun araçsallaştırılması ve genç kuşakların sorgulayıcı tepkileri ele alınarak, yeni bir düşünsel ve ahlaki yöneliş ihtiyacı vurgulanacaktır.

KADER SÖYLEMİNDEN SİYASAL DİSİPLİNE

Kader kavramı, metafizik bir inanç olmaktan çıkıp iktidarın kalkanına dönüştüğünde, zulüm ilahî bir yazgı gibi sunulmaya başlandı. Kader söylemi, böylece bir siyasal disiplin aracına dönüştü.

İslam metafiziğinde kader, insanın eylemleriyle ilahî takdir arasındaki ilişkinin izahıdır. Ancak bu soyut tartışma, Emevîlerden itibaren pratik bir siyasi stratejiye dönüştü. Yönetici sınıflar, zulmü, ayrımcılığı, adaletsizliği ilahî planın sonucu olarak takdim ederek hem sorumluluktan kaçtı hem de halkın tepkisini bastırmayı başardı.

“Olan her şeyin bir hikmeti vardır” türünden söylemler, halkı edilgenliğe, iktidarı ise dokunulmazlığa taşıdı.

Bu anlayış bugün de hâlâ güçlü biçimde sürmektedir. Türkiye’de 1999 Gölcük ve 2023 Maraş depremleri sonrası yapılan “kader planı” açıklamaları, sadece enkaz altındaki sorumluluğu görünmez kılmakla kalmadı; ihmali metafizik sisle örttü. Aynı söylem, yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk gibi alanlarda da “imtihan” diliyle halkın öfkesini yatıştırmaya yönelmiştir.

Oysa Kur’an’ın teklifi açıktır: Bireyi sorumluluk sahibi bir özneye dönüştürmek ve adaletsizliği sorgulayan bir bilinç üretmek.

HİLAFETTEN SALTANATA: KIRILMANIN TEOLOJİK TEMELİ

İslam toplumunun erken döneminde yaşanan siyasi kırılma, zamanla dinin yorumunu da dönüştürdü. Hilafetin “ilahî vekâlet”e evrilmesiyle birlikte iktidar, kutsal bir dokunulmazlık kazandı. Bu kırılmanın teolojik temellerini birlikte sorgulamalıyız.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra oluşan siyasal yapı, başlangıçta şura esasına ve toplumsal temsil fikrine dayanıyordu. Ancak bu yapı, kısa sürede Emevî hanedanlığıyla birlikte kalıtsal bir saltanata dönüştü.

Bu evrim yalnızca iktidar biçimini değil, dinin yapısal yorumunu da değiştirdi. Halifeye muhalefet “fitne” olarak damgalandı. “Sultana isyan eden, Allah’a isyan etmiş olur” anlayışı, çok geçmeden Sünni siyaset felsefesinin temel kabullerinden biri haline geldi.

Bu zihniyet modern zamanlarda biçim değiştirerek yaşamaya devam etti. Bugün hâlâ siyasal liderlere kutsallık atfedilmekte; eleştiri imansızlıkla, muhalefet ise ihanetle eş tutulmaktadır.

Oysa Kur’an’da yönetim bir emanet, lider ise hesaba çekilebilir bir sorumludur. Dini söylemin iktidarı tahkim eden bir doktrine dönüşmesi, adaletin önündeki en büyük engeldir.

SİYASAL İSLAMCILIĞIN KRİZİ: MUHALEFETTEN MEŞRUİYETE

Bir zamanlar mazlumların sesi olan siyasal İslamcılık, bugün iktidarın diliyle konuşuyor. Direniş mirası, iktidar konforuna dönüştü. Bu çelişkiler yumağı, artık sürdürülemez bir temsil krizine dönüşmüştür.

20.yüzyıl boyunca İslamcılık, baskıcı rejimlere ve sömürgeci yapılara karşı özgürlükçü ve ahlaki bir direnişin adıydı. Türkiye’de Milli Görüş çizgisiyle başlayan bu siyasal yönelim, AKP iktidarıyla birlikte merkezileşti.

Başlangıçta “temiz siyaset”, “adil düzen”, “mazlumun sesi” gibi kavramlarla hareket eden bu yapı, zamanla sistemin dili ve alışkanlıklarını benimsedi. Eleştirel akıl yerini dogmatizme; muhalif duruş, iktidar konforuna bıraktı.

Bugün Türkiye’de siyasal İslamcılık, genç kuşakların gözünde bir umut değil; bir çelişkiler yumağıdır. Özellikle sosyal medyada ve akademik alanlarda dinin değil, dindarlık iddiasındaki yapıların sorgulanması dikkat çekicidir.

Bu sorgulama dine karşı değil; temsil biçimlerine, çifte standartlara ve tahakküm diline karşıdır. Aynı zamanda yeni bir temsil arayışının da önünü açmaktadır.

HUKUKUN ASKIDA OLMASI VE TOPLUMSAL DİRENÇ

Adaletin terazisi siyasetin terazisine bağlandığında, hukuk bir ceza aygıtına dönüşür. Fakat halkın vicdanı susmuyor. Bu başlık, adalet talebiyle yükselen toplumsal direnci görünür kılmaktadır.

Modern devletin meşruiyet dayanağı hukukun üstünlüğüdür. Ancak Türkiye’de yargı, giderek siyasal iktidarın bir aygıtına dönüşmektedir. Özellikle muhalif aktörler hakkında açılan davalar, hukukun ceza aracı olarak işlediğini göstermektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen yargı süreci, bu eğilimin sembolik bir örneğidir.

Toplumda bu türden hukuksuzluklara karşı oluşan duyarlılık, özellikle genç kuşaklar nezdinde yeni bir siyasal bilinç üretmektedir. Üniversitelerdeki forumlar, sokak gösterileri ve dijital alandaki direniş söylemleri; adaletin yalnızca mahkeme salonlarında değil, meydanlarda da arandığını göstermektedir.

Hukuk artık yalnızca bir norm değil; halkın vicdanıyla bütünleşen bir değer alanıdır.

ADALET MERKEZLİ YENİ BİR DİN VE TOPLUM TASAVVURU MÜMKÜN

Bu yazı, İslam düşüncesindeki bazı kavramların tarih boyunca nasıl araçsallaştırıldığını ve çağdaş siyasal rejimlerin bu kavramlar üzerinden toplumu nasıl tahakküm altına aldığını ortaya koymuştur.

Kader, hilafet, itaat gibi kavramlar; iktidarın meşruiyetini tahkim ederken, adalet, özgürlük ve sorumluluk gibi asli ilkeler bastırılmıştır. Siyasal İslamcılık ise muhalefet edebiyatından iktidar pragmatizmine savrularak temsil krizini derinleştirmiştir.

Bugün yapılması gereken, dinin yeniden adaletle, sorumlulukla ve özgürlükle buluştuğu yeni bir düşünsel ve toplumsal zemin kurmaktır. Bu sadece siyasal yapının değişmesiyle değil; dini yorumlayan zihinlerin dönüşmesiyle mümkündür.

Kutsal olanı zalimin gölgesinden çıkarmak; dini, halkın sesi ve mazlumun çağrısı haline getirmek gerekmektedir.

Artık açıkça ifade etmeliyiz:

• Hakikate yaslanmayan hiçbir din dili sahih değildir.

• Adaleti öncelemeyen hiçbir siyaset meşru değildir.

• Sorgulamayan hiçbir toplum özgür değildir.

RECEP KARAGÖZ KİMDİR?

1999-2001 yılları arasında Almanya merkezli HDR’nin başkanlığını, 2009-2017 yılları arasında ise MAZLUMDER’in Genel Başkan Yardımcılığı ve Genel Sekreterliği görevlerini üstlendi.Recep Karagöz’ün, çok sayıda ulusal ve uluslararası yayında makaleleri yayımlanmıştır.

24 Temmuz 2025 Perşembe

Lozan’la birlikte Şark meselesinde son sözü Türkler söyledi Prof. Dr. Sevtap Demirci:-24/07/2025

LOZAN NEDEN KURULUŞ SENEDİ?

“Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş senedidir" cümlesini, Türkiye'de okul eğitimi almış hemen herkes duymuştur. Lozan için böyle bir tabir kullanmamızın sebebi nedir? Milli Mücadele'yi bitirmiş olması mı sadece?

Bu aslında doğru bir ifade. Yerleşmiş olduğunu duymak da ayrıca sevindirici. Evet, Lozan; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş senedidir, kurucu belgedir, Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusudur. Ve Milli Mücadele'nin askeri alanda kazanılan zaferlerin masa başında, diplomatik anlamda da tescil ettirilmesidir. Ve Cumhuriyet'e, Cumhuriyet’in ilanına giden yolda en önemli belgedir. Daha henüz devletinizi kurmamışsınız. Ankara Hükümeti olarak görüşmelerdesiniz. Henüz Türkiye Cumhuriyeti falan değil. Çünkü Osmanlı yıkıldı, sizin de bildiğiniz gibi. Onu temsilen İstanbul Hükümeti ve Ankara Hükümeti birlikte davet edildiler. Fakat Ankara Hükümeti tek başına temsil ediyor, Türk milletini. Böyle olduğu halde, devlet ilan edilmediği halde, kurulmadığı halde, sadece bir hükümet tarafından temsil edildiği halde, bu belgeyle beraber, bu belgenin imzasıyla beraber, Türkiye uluslararası alanda milli bir devlet olarak hukuken tanınmıştır. Batılılar tarafından, Batılı Büyük Devletler tarafından ve onlarla birlikte hareket eden, emperyal gayeye hizmet etmekle görevlendirilmiş irili ufaklı diğer devletler tarafından uluslararası alanda teyit edilmiştir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesidir, doğum belgesidir, tapusudur.

‘LORD CURZON MÜTTEFİKLER ARASINDAKİ GÖRÜŞ AYRILIKLARINI KAMUFLE ETMEYİ BAŞARDI’

Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye, Misak-ı Milli'deki altı maddelik hedeflerine büyük ölçüde ulaştı. Bu hedeflere ulaşmada Türk heyetinin diplomatik başarısı önemli kuşkusuz. Ama bir taraftan da dünya konjonktürü var. İngiltere'deki iç siyasetin bu konudaki bölünmüşlüğü ve müttefik devletler arasındaki ilişkiler bizim bu sonucu almamızı ne derece etkilemiştir?

Şimdi burada birkaç soru var cevaplamam gereken. Bir kere şu: Büyük devletlerin, kendi aralarında bir bölünmüşlük demeyelim. Çıkarları ortak. Osmanlı İmparatorluğu'nun oturduğu coğrafyanın paylaşılması bütün mesele. Zaten son 150-200 yıldır mesele buydu. Şark Meselesini nasıl çözeceğiz? Şimdi burada hedeflerini ortak bir noktada buluşturdular ve bunu da ancak büyük bir krizle çözebiliriz dediler. O büyük bir kriz de Birinci Dünya Savaşı. Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesiyle beraber bu ülkeler hedeflerine ulaştılar. Şart Meselesini çözdüler. Onların ifadelerini kullanıyorum, belgedeki ifadelerini kullanıyorum: "Türkler, taslarını taraklarını toplayarak geldikleri Orta Asya bozkırlarına gönderileceklerdir"in altını çizdiler, başardılar. Çünkü 1918’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu yoktur. Şimdi bu bölünmüşlük değil, burada ortak hedef vardı. Yine Lozan'da da bu ortak hedefi tutturabilmek için İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un müthiş bir çabası var. Diplomatik becerisi var. Son derece yetenekli, ömrünü dış işlerinde geçirmiş, onlarca yüzlerce konferansı idare etmiş, deneyimli bir diplomat Lord Curzon.

Buna şans denir mi bilmiyorum, Ankara Hükümeti açısından. Lozan başlarken bir kabine değişikliği oldu Londra'da. Bu şahin politikacı dediğimiz, işte “Türkleri sürelim, uygarlıktan nasibini almamış Türkleri geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri göndermemiz lazım. Bizim tek önünde eğileceğimiz uygarlık Helen uygarlığıdır, Grek uygarlığıdır” diyen Lloyd George devre dışı kaldı. Seçimler kaybedildi. Tabii bunun çok farklı sebepleri var. Neden kaybedildi? En önemli değil ama kaybetmesine katkıda bulunan faktörlerden bir tanesi de kamuoyu, İngiliz kamuoyu. Çünkü İngiliz kamuoyu savaş karşıtıydı. Milyonlarca çocukları ölmüş Birinci Dünya Savaşı'nda. Artık yeni bir kriz istemiyorlar, bir an önce barış istiyorlar. Ekonomileri berbat bir vaziyette. Çözmek zorunda oldukları İrlanda sorunu var. Amerika’ya, ödemek zorunda oldukları borçlar var. Ayrıca kendi dominyonlarında, sömürgelerinde herhangi bir problem istemiyorlar. Türkiye’yle bir barış imzalanmazsa veya koşulları çok ağır olan bir barış dayatılırsa sömürgelerindeki, özellikle de Hindistan’daki Müslümanların ayaklanabileceği endişesi, korkusu var. Bunlarla ilgili Dışişleri Bakanlığı'na, Savunma Bakanlığı'na, Sömürgeler Bakanlığı'na yüzlerce rapor yazılıyor. Onları okudum tek tek. Dolayısıyla bu gerekçelerle bir an önce barış yapmak istiyorlar. Evet, iktidar değişti. Daha, “ılımlı.” Ilımlı derken Ankara'ya karşı ılımlı değil. Ama kendi iç problemlerimize odaklanmalıyız, ekonomiyi ayağa kaldırmalıyız, kitleleri mutlu etmeliyiz, yaralarımızı sarmalıyız diyen bir iktidar var.

Müttefikler arasındaki şeye gelirsek; uyuşmazlık dediniz siz ya da işte çıkar çatışmaları. Evet, bu çıkar çatışmaları var. Tamam, imparatorluğu çökerttiler ama çıkar çatışmaları hâlâ devam ediyor. Fakat bu çıkar çatışmalarını çok başarılı bir şekilde örten, diplomasi masasında, müzakerelerde göstermemeye çalışan bir Dışişleri Bakanı var. Müzakere İtilaf Devletleriyle Ankara Hükümeti arasında oldu. Evet doğru ama esas tartışma, bütün patırtı gürültü, bütün tartışma, İngiltere ile -o dönem isim Türkiye değil ama Türkiye diyelim- Türkiye arasında oldu. Biraz daha mikro düzeye inersek Londra ile Ankara arasında, biraz daha inersek İngiliz Başdelegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Ankara'nın başdelegesi ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa arasında cereyan etti. Ve o görüş ayrılıklarını Lord Curzon, başarılı bir şekilde örterek, kapatarak İsmet Paşa’ya ya da Türk delegasyonuna göstermemeyi başardı. Göstermemek konusunda önemli çaba harcadı. Dolayısıyla Ankara bu ayrılığı bilmiyor. Bugün buradan biliyoruz tabii. Çünkü belgeler açıldı. Ama o gün perde açıldığı zaman net bir blok görüntüsü vardı. Hatta İsmet Paşa; “Ben bunları, bu bloğu nasıl yarayacağım, nasıl deşeceğim, ne yapmam lazım, Fransız delegasyonunu çaya mı çağırayım, bir ikili görüşme mi yapayım?” falan diye defalarca Rauf Bey'e ve Bakanlar Kurulu’na telgraflar çekiyor. Nereden bir çatlak bulup da bu bloğun içine girebilirim? Aslında blok yok ama gösterilen o. Bunu bilmek için ne gerekiyor? Sizin de bildiğiniz gibi istihbarat gerekiyor. Her zaman söylüyorum, istihbarat çok şeydir, istihbarat her şeydir. Ne yazık ki Osmanlı Devleti çökmüş ve Ankara Hükümeti de kendi istihbarat kadrosunu hazırlayacak zamana sahip değil. Yunanlıların malum İzmir’den 9 Eylül’de ayrılmalarının arkasından hemen Mudanya: 12 Ekim. Bir ay geçmedi Lozan'a gittiniz. Hangi yetişmiş kadroyu bulacaksınız, hangi istihbarat elemanını yetiştirip yanınıza alacaksınız bu arada. Dolayısıyla böyle ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya Ankara Hükümeti.

 Lord Curzon Lozan Konferansı'nda

NEDEN İSMET PAŞA TERCİH EDİLDİ?

O zaman biraz bizim delegasyonumuzdan bahsedelim. Barış Konferansı’na katılmak için dönemin Başbakanı Rauf Orbay'ın da istekli olduğunu biliyoruz. Bir taraftan Ankara Hükümeti içinde Bekir Sami Bey gibi diplomasi geleneğinden gelen isimler de var ama o güne kadar pek diplomatik tecrübesi olmayan İsmet Paşa tercih ediliyor. İlk olarak İsmet Paşa'nın tercih edilmesinde ne etkili olmuştur? Bir de İsmet Paşa'nın diplomasi geleneğinden gelmemesi, masada sanki bizim için daha yararlı olmuş izlenimi oluşturdu bende. Siz katılır mısınız?

Böyle de değerlendirilebilir. Dediğiniz doğru. İsmet Paşa bir diplomat değil. İsmet Paşa hepimizin bildiği gibi bir asker. Ekimde Mudanya Ateşkesi'nde 3-5 günlük diplomat. Orada postallarını çıkardı. O ateşkesten sonra iskarpinlerini giydi ve Lozan'a gitti. Dolayısıyla İsmet Paşa diplomat değil, İsmet Paşa bir asker. Doğru, Dışişleri Bakanı olarak seçildi. Daha önceki Dışişleri Bakanımız Yusuf Kemal. Normalde onun gitmesi lazım. Dediğiniz gibi Rauf Bey de gitmek istedi. Çünkü Rauf Bey bir kara leke olarak kabul ettiğimiz Mondros'un imzacılarından biri. O ateşkesle imparatorluk paramparça hale geldi. Zaten paramparçaydı. Onun tescili oldu. Silah bırakımlar; limanlar, garlar ele geçirildi. Asker dağıtıldı, ordu dağıtıldı vesaire. Boğazlar falan her şey yabancıların kontrolünde. Şimdi böyle bir ateşkeste, yani imparatorluğun sonunu belgeleyen bir ateşkeste -Bahriye Nazırı'ydı o dönem- imzası olması nedeniyle tabii ki sıkıntı duyuyor. Bunu Lozan’a giderek belki telafi edebilirim diye düşünmüştü. Fakat, Mustafa Kemal’in tercihi İsmet Paşa'dan yana. Bakın Yusuf Kemal'den değil. Rauf Bey’in başbakan olarak görev yapması uygun görülüyor, zaten başbakan. Ama gitmesi gereken Yusuf Kemal Bey'in değişimiyle beraber İsmet Paşa gidiyor.

Neden İsmet Paşa diye sordunuz. Şimdi onun cevabını vereyim. Bir kere İsmet Paşa asker. Asker ne demek? Asker aldığı emri uyguluyor. İsmet Paşa son derece kararlı, -hatta bu basına da dayanıyor, yabancı basında da görüyoruz bunu- son derece inatçı. “Stubborn” İsmet Paşa diye manşet atıyorlar. “Bir türlü uzlaşmıyor, Lord Curzon'un söylediğini kabul etmiyor”. Hatta biliyorsunuz, bilinen bir anekdottur. Lord Curzon, “Nedir bu, İsmet Paşa?” diyor. “Her söylediğime hayır diyorsun, her söylediğime hayır diyorsun. Ben bu hayırları, şimdi burada alıyorum ve cebime koyuyorum. Ve Londra'ya dönüyorum. Sen ya da ben, biz olmasak bile bu anlaşma imzalanacak. İmzalandıktan sonra ne olacak biliyor musun?” “Ne olacak?” diyor İsmet Paşa? “Sen”, diyor “Benim kapıma geleceksin. Londra'ya geleceksin. Kapımı çalacaksın.” “Neden?”, diyor İsmet Paşa. “Çünkü,” diyor “senin ülkeyi ayağa kaldırman için paraya ihtiyacın var. O para, o kapital, o kredi bende. Sen o para için kapıma geldiğinde, kapımı çaldığında ben ne yapacağım biliyor musun İsmet Paşa? Bu şimdi masadan alıp da cebime koyduğum hayırları tek tek senin önüne çıkaracağım. Her birini kabul etmek zorunda kalacaksın!” Böyle deyince İsmet Paşa, “Sayın Curzon; bir dakika, biz bir gelelim, siz ondan sonra çıkarırsınız” diyor. Ve İsmet Paşa, ondan sonra sıkı bir devletçi politika izleyecek. Aman işte kimseden para almayalım, kendi yağımızla kavrulalım şeklinde. (48'e kadar öyle gitti, son şeyde aldı. Biliyorsunuz işte Marshall yardımları falan o dönemde. Artık iktidarın değişimi arefesinde bunu aldılar.) O zaman parayı nereden yaratacaksınız? Hükümet ne yapar? Zam yapar değil mi? Dolayısıyla zamlar, zamlar, zamlar. Bu da CHP'yi ve İnönü dönemini halkın gözünde pek de popüler bir hale getirmedi.

Soruya döneyim. Rauf Orbay gitmek istedi. Ama Atatürk, İsmet Paşa'dan yana ağırlığını koydu. Çünkü İsmet Paşa aldığı emri uygulayan biri. Emirler, talimatlar burada telgraflarla geliyor. “Mesela kapitülasyonlar konusunda çok ısrarcılar, ne yapmamız lazım” diye soruyor İsmet Paşa, telgrafla. “Şu şu yol izlenebilir” diye cevap geliyor. O yolun bir milim dışına çıkmıyor, İsmet Paşa. Onu alana kadar mücadele ediyor. Onun için de “yeter artık” diyor Lord Curzon İsmet Paşa’ya. “Mısır'daki sfensklere konuşuyorum, Tutankamon’a konuşuyorum” diyor. “Taşa konuşuyorum gibi geri dönüyor, bana çarpıyor. Yeter artık" diyor. “Bir tutturmuşsun milli egemenlik, milli egemenlik. Ağzına pelesenk olmuş. Yeter artık” diyor. Çünkü her seferinde bizim ulusal bağımsızlığımız, milli egemenlik diye bağırıyor İsmet Paşa. Dolayısıyla o talimatı yerine getirene kadar hakikaten Lord Curzon’un burnundan getiriyor diyeceğim. Dolayısıyla bir diplomat değil, asker olması belki sizin söylediğiniz gibi işe yaramıştır. Çünkü ısrarlı bir şekilde mücadele ediyor. Öyle tartışalım falan değil; “Hayır bu olmayacak” ya da “Buradan bir gram dışarı çıkılmayacak” “Ben,” diyor “Misak-ı Milli’yi almak için buraya geldim. Başka hiçbir şey istemiyorum sizden. Bize Misak-ı Milli’yi verin gidelim. Ben Misak-ı Milli’yi almadan gitmem. Ben bunu imzalasam bile, Misak-ı Milli’yi almadan, -6 madde sizin dediğiniz gibi- gerçekleştirmeden bu anlaşmayı imzalasam bile bu meclisten geçmez. Dolayısıyla hiç tartışmayalım, biz Misak- Milli için buradayız” diye, böyle kararlı bir şekilde mücadele ediyor. Dolayısıyla o kararlılığını biliyor, Mustafa Kemal. Nereden biliyor? Dava arkadaşı, silah arkadaşı, yakın arkadaşı. Yani yeteneklerini biliyor, kapasitesini biliyor, neyi yapıp neyi yapamayacağını biliyor. Evet, diplomat değil. Evet, 3-5 günlük diplomatlık tecrübesi var sadece Mudanya'dan. Ama kararlı, azimli ve kendisine verilen talimatı harfiyen yerine getirmek konusunda müthiş bir çaba harcayan bir Dışişleri Bakanı.

'BİZ LOZAN GÖRÜŞMELERİNDE KARŞIMIZDAKİNİN ELİNİ BİLEN BRİÇ OYUNCULARI GİBİYDİK’

Bu da sonradan öğrendiğimiz bir husus. Lozan'daki Türk heyetinin Ankara ile olan telgraf yazışmaları okunuyor İngilizler tarafından. Yani o görüşmeler devam ederken, toplantılardan önce kırmızı çizgilerimizi ve nelerden taviz verebileceğimizi biliyorlar.

Evet, doğru.

Bunun sonuçlar üzerinde ne gibi etkileri olmuştur? Bu telgrafların okunması meselesini ilk siz yazmıştınız değil mi?

Evet. Şimdi bunu ben bulduğum, arşivde çalışırken bunu gördüğüm zaman bakıyorum o telgraflara şey diyor. 10:35, mesela diyor ki “Boğazlar konusunda şu şu şeyler getirildi, biz de şunları söyledik. Daha ne diyelim, hangi argümanlar üzerinden tartışmayı yürütebiliriz?” diye talimat sormuş. Onun üzerine Ankara’dan da buraya cevap geliyor. “Şöyle yapın böyle yapın.” Şimdi 10.35. Sonra bakıyorum, bizim telgrafın aynısı açılmış, okunmuş, deşifre edilmiş Lord Curzon'un masasında. 10.45 ya da 11, açılmış. Şimdi, “Allah Allah bu tesadüf mü” dedim. İkinci telgraf, üç, beş, yedi bütün telgraflar. Bizim gönderdiğimiz telgraf tabii şifreli telgraf ama şifreler kırılmış, açılmış ve Lord Curzon’un masasında.

Nasıl oluyor, nereden geçiyor bu telgraf hattı, diye baktım. Gördüm ki Doğu hattı, Eastern Line diye bir telgraf hattı var. Telgraflar onun üzerinden geçiyor.

Şimdi bununla tabii çok büyük bir avantaj kazanıyor İngilizler ya da müttefikler. Çünkü burada sizin kırmızı çizgilerinizi biliyorlar. Neyi, nereye kadar itebileceklerini, sizi nereye kadar sıkıştırabileceklerini çok net biliyorlar. Ve stratejilerini ona göre oluşturuyorlar. İşin ilginç tarafı sadece sizin duruşunuzu, konumunuzu, pozisyonunuzu ya da sizin hedeflerinizi bilmekle de kalmayıp, bir de üstelik kendi müttefiklerinin de durumuna anlıyorlar. Çünkü İsmet Paşa o telgrafta yazıyor. Ankara'ya çektiği, Rauf Bey’e çektiği telgrafta yazıyor. Diyor ki işte ben yarın, diyelim ki Fransız delegesiyle, saat işte öğleden sonra ikide bir kahve içeceğim. Ve orada acaba Fransızlarla bir yakınlaşma sağlanabilir mi? Bir göreceğim, arayacağım, bir araştıracağım diyor. Bu görünüyor. Onun üzerine bir bakıyorsunuz. Sabah saat 11'de, daha biz görüşmeden Lord Curzon bir kahve, bir çay davetiyle, Fransız delegeyle bizden önce görüşmüş. Ve böyle parmak da sallayarak “Musul petrollerinden pay istiyorsan hani olmaz ama bizim çizgimizden çıkma, bu şeyi çatlak gibi gösterme, bu bloğu bozma.” Ona “Alive Unity” deniyor. “Bu birliği, bütünlüğü bozamazsın” diye tedbir alıyor. Ben okurken ona da şaşmıştım. Belgede diyor ki “Biz Lozan görüşmelerinde karşımızdakinin elini bilen briç oyuncuları gibiydik.” Bu kadar vahim. İşte onun için her zaman ne diyorum, “İstihbarat her şeydir, istihbarat çok şeydir.” Çok büyük bir avantaj kazandılar. Biz bundan şüphelenerek hattı değiştirdik. Köstence Hattı’na geçtik. Çünkü yazıştılar. Telgrafları açıp okuyorlar mı diye şüphe oluşunca. Çünkü çok net cevaplar geliyor. Yani böyle nokta atışı, Türkiye- Ankara'nın tezlerini çürüten. Hat değiştirildi, Köstence Hattına geçildi. Köstence Hattı’na geçilince bu sefer de telgraflar kayboldu, gelmedi, geç geldi, bir hafta sonra gelen telgraf okunmadı, karalandı. Bir şekilde o hat da işlemez hale geldi. Ya da köhneliğinden dolayı kayboldu telgraflar. Dolayısıyla baktılar ki Ankara ve Lozan arasındaki iletişim tamamen koptu, tekrar döndüler. O gizli oturumda milletvekilleri soruyor, İsmet Paşa cevap veriyor. Oradan bilgi sızıyor. İçeride ne tartışıldığını ben Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un masasında görüyorum. Diyarbakır Milletvekili Diyap Ağa bunu demiş, Bursa Milletvekili Dursun Bey bunu demiş, işte Karasi Milletvekili Hüseyin Bey bunu demiş. Nasıl oluyor bu? Ben bir oturdum, bir düşündüm, İngilizce bilen milletvekillerini bir çıkarayım dedim. Milletvekillerini çıkardım, sonra dedim ki ben niye adamların günahını alıyorum. Yani İngilizce bilen milletvekillerinin... Belki adam Türkçe gönderiyor. Ama Dışişleri Bakanlığı’nda, orada İngilizce ve Türkçeyi çok iyi bilen uzmanlar var.

Heyet içinde bilgi sızdıran birileri var mı?

Var ama kim bilmiyorum. Bu mecliste de böyle heyette de böyle. Bakın, bunları bilmemiz gerekiyor, bu kadar dezavantajlı konumdayken siz bugün Anadolu'yu kurtardınız. Yani o işgal altındaki Anadolu’yu. Ve Anadolu'da tutundunuz siz. Sadece o coğrafyayı kurtarmakla kalmadınız. Zaten Balkanlar Osmanlı'dan gitmişti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu da gitti, Orta Doğu da gitti. Ama siz Anadolu coğrafyasında tutundunuz. Türkler, Anadolu’da tutunmakla da kalmadı. Bir de üstüne üstlük devlet kurdunuz orada. Az buz bir şey değil. Ve o kurduğunuz devleti de bunlara, bu büyük devletlere, Batılı emperyal güçlere kabul ettirdiniz. Bu kadar olumsuzluğa rağmen. Az buz başarı değil bu.

 İsmet İnönü Lozan'ı imzalarken...

‘BOĞAZLAR’DA UZLAŞILMASA ANLAŞMA OLMAZDI’

Musul meselesi Lozan’da çözülememişti. Boğazlar konusunda 1936’da Montrö’yle bir düzenleme yapıldı. Hatay, 1938’de bağımsız oldu, 1939’da Türkiye’ye katıldı. Bende oluşan izlenim, Lozan büyük bir başarıydı ama sonuçlarda genç Cumhuriyetin de memnun olmadığı noktalar vardı ki revize ettirmek istedi.

Doğru. Şimdi Lozan'da önceliklerimiz vardı. Önceliğiniz milli bir devlet kurabilmek, bu devleti de karşı tarafa kabul ettirebilmek. Ulusal egemenlik, tam bağımsızlık. Bunlar bizim olmazsa olmazlarımız Lozan'da. Yani milli sınırlar içerisinde tam bağımsız bir devlet. Milli sınırlar dediğimiz Misak-ı Milli. Yani kabaca bugünkü Anadolu toprakları diyelim. Misak-ı Milli sınırları içerisinde bağımsız bir devlet kurmak. Bunu başardık.

Doğu Anadolu'da kurulması planlanan, Sevr'de de İstanbul hükümetine dikte ettirilen bir Ermeni devletini orada kurdurmadık. Aşağıda, Sevr’de dikte ettirilen Güneydoğu Anadolu'daki Kürt Devleti'ni, Kürdistan'ı kurdurmadık. Birinci öncelik iktisadi, siyasi bağımsızlığı almaktı. Bunu sağlayan bir belgeydi. Bu bir müzakeredir. Keşke hepsi bizim olsaydı diyelim ama Adaların da hepsi bizim olsaydı, Musul da olsaydı ama bu bir müzakere. Önceliklerinizi belirledikten sonra o müzakere içerisinde karşılıklı sizin ve onların verdiği tavizler vardır. En büyük çatlak, burada benim de gördüğüm burada Musul'dur. Ama Musul için de çok ciddi bir mücadele verildi.

Önce Boğazlardan başlayayım. Boğazlar konusunda mutlaka uzlaşılması gerekiyordu. Eğer Boğazlar konusunda Batı’yla uzlaşılıp bir ortak noktada buluşulmamış olsaydı bu barış alınamayabilirdi. Bu barış alınmamış olsaydı iş, savaşa gidecekti. Çünkü ordular hâlâ bekliyor, hazır vaziyetteler. Savaşa gittiğiniz noktada da artık belki kazandığınız bu Millî Mücadele’yi ve kazandığınız bu Anadolu coğrafyasını da yeniden riske atma gibi bir durum söz konusu olabilirdi. Çünkü siz sürekli 1854'den beri, 1877-1878, olmadı 1908'de ilhak, olmadı 1911'de İtalyan Savaşı, haydi 1912-13 Balkan Savaşları, haydi 1914-18 Birinci Dünya Savaşı. Yetmedi, nefes alamadan 1919-22. Sürekli savaş halinde bitik, yitik bir ülkeden bahsediyoruz. Ve cansiperane bir mücadeleyle kurtarılmış bir Anadolu var. Şimdi bu kurtardığınız Anadolu'yu, gönderdiğiniz yabancı güçlerle, işgalci güçlerle yeniden bir savaşa soksaydınız... Ben vermiyorum, Musul’u. Savaşıyorum. Siz savaşabilecek durumda değildiniz. Eğer öyle bir noktada olsaydınız mutlaka savaşırsınız tabii. Kaçınılmaz ise elbette savaşacaksınız ama sonuçları çok vahim olabilirdi. Çünkü ne insan kaynağı, ne para, ne top, ne tüfek anlamında, ne malzeme anlamında yeterli bir ülkeden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla savaşı opsiyon dışı bırakmak istediğiniz noktada da uzlaşı gündeme geliyor.

Burada da sizin söylediğiniz gibi Ankara hükümetinin çıkarlarını tam anlamıyla realize eden bir Boğazlar Sözleşmesi değildi. Ama bu biliniyordu. Bu biliniyordu ve 1923'te imzalanan o sözleşmede biliyorsunuz Uluslararası Komisyon var. Askersizleştirdiler Boğazları. Yani Türk askeri barındırılamaz ve serbest geçiş. Herkesin gemisi elini kolunu sallayarak geçecek. Kimsenin kontrolünde olamaz. Şimdi bu sıkıntılı bir durum. Doğru. Fakat Cumhuriyet’in kurucu kadrosu bunu net biçimde gördü ve doğru zamanı kolladı. Doğru zaman da İkinci Dünya Savaşı'na gidiyordu dünya. Büyük bir kriz geliyor. İkinci Dünya Savaşı 1939'da başladı. Mustafa Kemal Atatürk de diyor ki 1936'da bunu yeniden görüşelim. Bak dünya krize gidiyor. Türkiye’yi yanınızda görmek istiyorsanız o zaman Türkiye'nin hükümranlık haklarını güçlendiren bir barışa imza atmamız lazım diyor. Konjonktürü doğru değerlendiriyor. Herkesle masaya oturuluyor. Ve bugün hâlâ geçerli olan ve Türkiye’nin hükümranlık haklarını tescil eden Montreux Boğazlar Sözleşmesi Lozan’ın yerine geçiyor.

Hatay her zaman anavatanın bir parçası olarak görüldü ve Atatürk sizin de bildiğiniz gibi çok mücadele etti, sağlığında görebilmek için. Sağlığında değil ama arkasından gelen kadrolar onun vasiyetini yerine getirdiler ve ölümünden bir yıl sonra bunu da Türk topraklarına kattılar.

‘MUSUL’UN ALINMA ŞANSI YOKTU’

Büyük çatlak Musul meselesidir. Musul da Misak ı Millî içindedir. Fakat dediğim gibi o günkü koşullarda alınma şansı yoktu. Bunu net biçimde söylüyorum: Yoktu. Ve şunu da söylemem lâzım. Hani sağda solda okuyorum, internette orada burada görüyorum. Şimdi herkes tarihçi ya da herkes her şeyi biliyor, yazıyor her şeyleri. Diyor ki: “Türkiye Musul’dan vazgeçti.” Hayır, Ankara Musul’dan vazgeçmedi. Ankara Musul için cansiperane bir mücadele verdi. Ben size dört tane örnek vereceğim:

Musul görüşmeleri Lozan’da İsmet Paşa ve Lord Curzon arasında cereyan ederken İsmet Paşa iki kişiyi görevlendirdi: Rüstem Bey ve Şevki Bey. Londra’ya gönderdi. Londra’daki şirketlerle görüşüyorlar. Neyle ilgili görüşüyorlar? “Biz size burada imtiyaz verebiliriz: Demiryolu inşa etmek; petrol aramak, çıkarmak, işletmek, satmak, fiyatlamak. Hepsini siz yapın. Ama toprağın, mülkiyetin bizim olduğunu tescil et. Toprak benim ama ben bir İngiliz şirketine bu imtiyazı veririm. Toprak benim, kabul et.” Tabii bu öğrenilince Lord Curzon kıyameti kopardı: “İsmet Paşa, arkamdan iş mi çeviriyorsun? Biz burada masada tartışıyoruz seninle. Nasıl gönderirsin?” Birinci çaba bu.

LORD CURZON: KÜRTLER O KAĞITLARI YER

İkinci çaba: Halk oylaması. Musul’da yaşayan insanlara soralım. Siz Türkiye’ye mi katılmak istiyorsunuz, yoksa İngiliz mandası altındaki Irak’ın bir parçası mı olmak istiyorsunuz? Çünkü Irak biliyorsunuz İngiltere tarafından işgal edildi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra mandater ülke olarak orayı yönetiyor. Soralım oradaki halka: Türkler var, Türkmenler var, Kürtler var. Hepsine soralım. Bunun üzerine İngilizlerin cevabı: “Hayır, böyle plesibit falan olamaz.” Orada Kürt aşiretleri var. O Kürt aşirelerine ‘soralım’ diyor İsmet Paşa, ‘kimden yana oy kullanacaklar?’ Lord Curzon, “Hayır, böyle bir şey söz konusu olamaz. Şimdi oylama hem masraflı, hem rantâbl değil: Eşekler bulacaksın; insanlar bulacaksın; kağıtlar bulacaksın; dağları, taşları çıkacaksın; o araziler çok yüksek; bilmem ne... Zaten bu kağıtlar; Kürtler bundan anlamazlar, -ifade böyle- bu Kürtler bu kağıtları yerler” gibi şeyler söylüyor. Hâni “Türkler barbar", "unspeakable Turks, gibi şeyler var ya onlar Kürtler için de aynı. Bunu yapamazsın’ diyor İsmet Paşa’ya. Ve bu plebisitin, halk oylamasının önünde duruyor. Ama ben bunun arka planını biliyorum. Çünkü ben yüzlerce, onlarca, binlerce istihbarat raporu okudum. İngiliz istihbarat elemanlarının bölgeden gönderdikleri, ajanlarının düzenli olarak gönderdikleri raporları okuyorum. Diyor ki o raporlar, “eğer burada, Türkiye’nin bir plesibit yapmasına müsaade edersen, kendi rakamları bak bu, buradaki Kürt aşiretlerinin yüzde 99’u Türkiye’yi seçecek ve biz Musul’u kaybedeceğiz. Türkmenler zaten seçecek. Biz Musul’u kaybedemeyiz. İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nı boşuna mı verdi? Musul petrolleri için verdi. Bu kadar İngiliz askeri boşuna mı öldü? Musul petrolleri için öldü. Dolayısıyla asla ve kat’a plesibit yapmasına izin verilemez” dendi. Ve yaptırmadı. Bu ikinci çaba.

Üçüncüsü, çok bilinmez: İsmet Paşa dedi ki, Lord Curzon’a gitti: “Sayın Curzon, al sana a4 beyaz kâğıt, altını da imzalıyorum boş kâğıdın. Üstünü doldur, ne istiyorsan yaz; ben bunu imzalamaya hazırım. Delegasyon Başkanı olarak, hükümetim olarak!” Bir şok oldular. Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi, Savunma Bakanlığı’na gönderildi, Sömürgeler Bakanlığı’na gönderildi, istihbarat birimleri ayağa kalktı. Üç gün tartıştılar. Genelkurmay, İngiliz Genelkurmayı üç gün tartıştı. Olumlu karar çıktı, imzalayacaklar. Kim bozdu kararı dersin? Lord Curzon. Ne diye bozdu? Lozan’dan bir rapor döşedi. Özü şu raporun. Dantel dantel, dehşet bir İngilizceyle. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz askerleri öldü, bunlar Musul için de öldü. İngiliz askerlerinin kanı üzerinden politika üretemezsiniz. Asla verilemez dedi. Ve sonunda kabul etmediler.

‘OPERATION KURDISTAN’

Dördüncü çaba: Ankara Hükümeti dördüncü diplomatik hamleyi yaptı. Ara verildi görüşmelere. Yani koptu görüşmeler, 4 Şubat 1923’te… Delegasyon Türkiye’ye döndü. Meclis’ten 9 Nisan’da bir yasa geçti. Yasanın adı da “Chester and Kennedy” İmtiyazı. Chester İmtiyazı diye biliniyor. İmtiyazda şu var: İşte Musul, Kerkük, Süleymaniye, yani Musul vilayeti dâhilinde Ankara hükümeti demiryolu inşa edecek. Her türlü petrol, doğalgaz, işte ne varsa yeraltındaki zenginlikleri arama, çıkarma, işletme, satma hakkını Ankara Hükümeti Amerikalılara verdi. Bu Chester ve Kennedy iki amiral. Birinin soyadı Chester, diğerininki Kennedy. Bu iki amiralin şirketi var. Bunun üzerine kızılca kıyamet koptu. Diyorlar ki “Sen bize ait olan imtiyazı nasıl kalkıp da Amerikalılara verirsin.” İngiltere diyor ki İsmet Paşa’ya, “Bu imtiyazı Sadrazam Sait Halim Paşa 1914 yılında bize verdi” diyor. Bize derken, şirketin ismi de Turkish Petrolium Company. TPC diye geçiyor. Turkish Petrolium adı seni yanıltmasın, adından başka hiçbir şey Turkish değil. “Senin sadrazamın bu imtiyazı bana verdi, sen bana ait olan bir şeyi kalkıp Amerikalılara veremezsin.” İsmet Paşa “doğru” diyor; “Sadrazam size verdi. Fakat gözden kaçırdığınız birkaç nokta var. Bir: O İstanbul Hükümeti’nin sadrazamıydı. Biz İstanbul Hükümeti değiliz. Biz Ankara Hükümeti’yiz. İki: İstanbul Hükümeti size bu imtiyazı verdikten kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Siz ve biz ayrı saflarda yer aldık. İnsan düşmanına böyle bir imtiyaz verebilir mi? Veremez. Üç: Biz size Musul, Misak-ı Milli sınırları içinde dedik ve biz buraya Misak-ı Milli’yi almaya geldik. Musul da bu sınırların içinde diye dedik ve bunu vermeyeceğimizi söyledik. Bunu biliyor olmanız lâzım. Siz burada illegal işgalci pozisyonundasınız. Çünkü siz, İngilizler, Mondros Ateşkesi’ne aykırı olarak burayı işgal ettiniz. Ateşkes imzalandı. İngiliz ordusu yürüdü ve işgal etti. Dolayısıyla siz burada işgalcisiniz zaten. Toprak bizim. Mülkiyet hakkı bende. Mülkiyet hakkı bendeyse, toprak da benimse, sen de burada illegal işgalcisin. Çünkü ateşkesi uygulamadın ve ona aykırı hareket ettin. O zaman bende istediğime de verebilirim, Amerikalılara da verdim gitti” dedi, Ankara Hükümeti. Bunun tabii faturası ağır oldu. Bunu asla kabul etmeyen İngiltere, çok gizli -Bu da çok bilinen bir şey değil- bir operasyonu devreye soktu: Operation Kurdistan. Çok gizli ama kimse bilmiyor. Bir kişi tepede, bir kişi genelkurmayda, müttefiklerin falan haberi yok. İki gün boyunca yoğun bir hava bombardımanı ile Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi bombaladılar. Aralıksız bombaladılar. Bak, 23 Nisan 1923’te ikinci yarı görüşmeleri başladı. 22 Nisan gecesi, saat 12’de operasyonu bitirdiler. 23 Nisan’da görüşmeler başladığında, yeniden masaya oturulduğunda Türklerin plebisit yapacak Kürdü kalmamıştı. Türkü kalmamıştı, Türkmen kalmamıştı. “Ha diyebilirsin hocam ne kadar adam gitti?” Bilmiyorum. Zaten bunu da bir belgede yakaladım. Yeni araştırmacılar gider bakabilirler. Kaç kişi öldü? Ne kadar öldü? Bunu da tesadüf eseri yakaladım zaten.

Aşiretler tamamen gitti yani?

Evet gitti, plesibit yapacak bir şeyleri yok yani. Çünkü plesibit yapılsa Ankara'nın alacağı belliydi. Dolayısıyla ne yaptı İngiltere? Burayla ilgili bir karar alınacaksa beni çiğneyerek alamazsın. Bu da dördüncü çaba.

‘ŞEYH SAİT İSYANI’NIN ZAMANLAMASI MANİDAR’

Beşinci çaba: Musul’u devre dışı bıraktılar ve anlaşmayı imzaladılar. Çünkü Musul kilit nokta herkes için. Biz vatan toprağı, Misak-ı Milli içinde diyoruz. O da diyor ki: “Ben de sana veremem; ben bu kadar askerimi boşa mı harcadım?” O da petrolleri için vermiyor. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanması kömürden petrole geçti. Petrol hayati önem arz ediyor. Dolayısıyla ikili görüşmelere bırakıldı. İkili görüşmelerde de Haliç Konferansı, Lozan imzalandıktan sonra ikili görüşmeler. Orada da tıkandı, gitmedi. Neye karar vermişlerdi? Milletler Cemiyeti’ne gitsin. “Milletler Cemiyeti’ne neye karar verirse biz ona razıyız.” Milletler Cemiyeti demek İngiltere demek. Türkiye üye bile değildi. Türkiye 1932’de üye oldu. Türkiye’nin lehine bir karar çıkması mümkün değil. Dolayısıyla Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal net biçimde görüyor: Yavaş yavaş gidiyor Musul. Lozan imzalandı, Cumhuriyet ilan edildi, devrimler geliyor arka arkaya, işte yeni bir kimlik, yeni bir devlet, yeni bir millet yaratma çabaları. Yeni değerler, kavramlar vs. O arada 1925 geldi ve Musul’a operasyon planlandı. Musul, bir sene sonra elimizden çıktı; 1926’da elimizden çıktı. Milletler Cemiyeti kararıyla, tek bir kurşun atılmadan, siyasî bir kararla Türkiye’den koparıldı Musul. Ve biz bunu görüyoruz. Yani Mustafa Kemal de dedi ki: “Musul’a operasyon planlayacağız.” Asker gönderildi, yığınak yapıldı. Tam Musul’a operasyon yapılacak. İki önemli gelişme var. Bir, paşalar Terakkiperver Fırka’yı kurmak için ayrıldılar. Ama en önemlisi Türkiye’nin güneydoğusunda Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bir anda Türkiye kendi sınırları içinde rejimini korumak, kollamakla karşı karşıya kaldı. Çünkü daha rejim oturmamış, iki sene olmuş. Korumak durumunda kaldı. Musul’a sevk ettiği birlikleri içeriye çekti. İçerideki Şeyh Said, o da karşı devrimci bir hareket. Yani işte ilkelere karşı, sekülerizme karşı, laikliğe karşı, daha İslami bir çizgide devlet kurulması gerektiğini filan söylüyorlar. Ayaklananlar Kürtler ama Türkler de Türkmenler de var içinde hasbelkader. Kürtler ayaklanıyor ama bu daha çok karşı devrimci ayaklanma. İslamî bayraklar taşıyorlar. Malûm hilafet 1924’te kaldırıldı. Bu çok manidardır, yani “zamanlaması çok manidardır.” Tam siz operasyonu planlayacaksınız bir anda ayaklanma çıkıyor ve siz birlikleri içeri çekiyorsunuz; ayaklanmayı bastırıyorsunuz. Onlar yaptı, bunlar yaptı. Zamanlama manidardır. Buna dikkat çekmek isterim. İkincisi de yakalananların, isyancıların elindeki silahlarının tamamı İngiliz yapımıdır. Dolayısıyla oradan çıkmamak konusunda kararlı olan bir İngiltere var. Musul petrolleri konusunu da biliyorsunuz. Nihayetinde 1 sene sonra da Milletler Cemiyeti siyasi bir kararla onu Türkiye’den aldı, İngiltere’nin mandater ülke olarak yönettiği Irak’a verdi. Bize de 25 yıl süreyle petrol gelirlerinin yüzde 10’unu verdiler.

LOZAN’LA İLGİLİ NE OKUYABİLİRİZ?

Son sorum: Lozan Anlaşması’yla ilgili bildikleri okul yıllarından hatırladıklarıyla sınırlı olan okuyucular için, yani genel okuyucu için bir okuma listesi verseniz hangi kitapları önerirdiniz?

Ben bu vatandaşlar için yeni bir kitap yazdım. Ben aynı zamanda Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu üyesiyim. Genel okuyucuya yönelik bir kitap benden rica edilmişti. Geçen 2023’te, Cumhuriyet’in 100. yılı için daha kolay okunabilen, genel okuyucuya yönelik bir Lozan kitabı yazdım. Orada okunabilir.

Tekrar Atatürk Araştırma Merkezi’nin bu konuda yayınlarına bakılabilir. Tabii ki Seha Meray’ın not tutanakları başucu eseri olmak zorundadır. Cemil Bilsel’in Lozan kitabı birincil kaynak olabilir. Atatürk Araştırma Merkezi’nin online sitesi var: atam.gov.tr. Oraya gidip oradan bakabilirler. Küçük küçük şeyler yayınlıyoruz her zaman. Onu takip edebilirler. İşte 19 Mayıs’ta, 23 Nisan’da 5 dakikalık minik podcastler oluyor. Bilim Kurulu üyeleri hazırlıyor. Oraya üye olup takipedebilirler.

‘ŞARK MESELESİNDE SON SÖZÜ TÜRKLER SÖYLEDİ’

Son söz olarak şeyi de söyleyeyim. Bu anlaşma çok önemli. Çünkü bir tarihî hesaplaşma vardı. Şark meselesinde, Osmanlı’yı dağıtarak son sözü söylediğini düşünen Batı’ya, son sözü Türkler söyledi. Milli Mücadele’yle ve arkasından gelen Lozan’la, diplomatik zaferle son sözü Türkler söyledi. Türkler bu coğrafyada tutundular. Dediğim gibi çok önemlidir: Kurucu belgedir, Türkiye’nin doğum belgesidir, tapusudur. Artık adın ne derseniz deyin. Tapunun ne olduğu belli. Bir evin, bir şeyin size ait olduğunu ispat ediyor. Bu da bu ülkenin size ait olduğunuzu ispat eden bir belgedir. Türkiye’nin uluslararası alanda millî bir devlet olarak tanınmasını sağlayan anlaşmadır. Birinci Dünya Savaşı’nı son veren barış anlaşmaları yerle yeksan olmuşken tek ayakta kalan, geçerli olan anlaşma Lozan Anlaşması’dır. Bugün de hâlâ geçerlidir. Sağından solundan çekiştirilmeye çalışılıyor. Ama her zamankinden daha fazla sahip çıkılması gereken bir anlaşmadır. Çünkü bu oturduğunuz toprakları size vatan kılan bir anlaşmadır.

 

 

Çözüm sürecinin hukuki mutfağı Vahap Coşkun-24/07/2025

İktidar çevreleri, 1 Ekim’de başlatılan yeni çözüm sürecinin beş aşamadan meydana geldiğini belirtiyorlar:

· Temas

· Çağrı

· Fesih ve silah bırakma

· Hukuki düzenleme

· Toplumsal entegrasyon

Bahçeli’nin Meclis’te DEM Partililerle tokalaşmasının ve akabinde İmralı Heyeti’nin Öcalan ve devlet temsilcileriyle buluşmaları sıklaştırmasının ardından, “temas” safhası geçildi. 27 Şubat’ta Öcalan’ın PKK’den silahlı mücadeleye son vermesini ve kendini feshetmesini istediğini kamuoyuna duyurmasıyla birlikte “çağrı” kısmı da tamamlandı.

PKK’nin 5-7 Mayıs’ta topladığı 12. Kongresinde “fesih” kararı alması ve 11 Temmuz’da Süleymaniye’de silah bıraktığını gösteren bir tören düzenlemesiyle üçüncü aşamaya girilmiş oldu. Silah bırakmanın belli bir zaman alması normal; her iki taraf da bölgedeki tansiyonunun yüksekliğinden bahisle mümkün olan en kısa sürede bu işlemin bitmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Bunun üç-beş ay alması öngörülüyor.

Elbette bu aşamaları kesin sınırlarla birbirinden ayırmak ve her birini diğeriyle irtibatı olmayan bağımsız kompartımanlar olarak düşünmek yanlış olur. Her aşamanın bir sonrakiyle bir bağlantısının olması kaçınılmaz. Dolayısıyla bu aşamalar eşzamanlı olarak da yürütülebilir. Aslında yeni çözüm sürecinde de böyle bir durum var; bir taraftan sahada üçüncü aşamanın nihayete ermesi için çalışmalar sürdürülürken, diğer taraftan da dördüncü aşamayı hayata geçmesi için hazırlıklara hız veriliyor.

Hukuki düzenlemeleri içeren bu aşamanın ilk adımı Meclis’te bir komisyonun kurulması. Meclis Başkanı, Komisyon’un teşekkülü için yoğun bir mesai sarf ediyor. Evvela partilerden Komisyon’a dair görüşlerini yazılı olarak istedi, akabinde partilerin yetkilileriyle bir araya geldi. Komisyon’un bu hafta içinde kurulması, üyelerinin belirlenmesi ve faaliyetlerine başlaması bekleniyor.

Muhalefet, özellikle CHP, bu komisyonun bir yasayla oluşturulması gerektiğini savunuyor. Ancak görünen o ki, yasayla değil, Meclis Başkanı’nın inisiyatifiyle kurulan ve 30-35 üyeden oluşan bir komisyon olacak. Komisyon’un yaz boyunca çalışması mümkün; Meclis’in yeni yasama dönemine 2,5 aylık bir süre olduğu düşünüldüğünde, Komisyon bu süre zarfında sürece ilişkin ciddi bir mesafenin alınmasını sağlayabilir.

SÜRECİN TAHKİMİ

Meclis Komisyonu’nun süreç bağlamında üç önemli fonksiyonundan söz edilebilir.

İlki, sürecin toplumdaki kabulünün artmasına katkı sunabilir. Çözüm süreçlerinde toplumsal taban, çeşitli mekanizmalar kullanılarak tahkim edilir. Misal, partiler tabanlarına ve halkın geneline, böyle bir yola neden girildiğini ve hedefe varılması halinde ülkenin neler kazanacağını anlatabilirler. Nitekim MHP ve DEM Parti, sürecin başından beri bu minvalde toplantılar tertipliyor.

Mamafih sürece asıl ivme kazandıracak olan, işleyen yapıların kurulması ve somut düzenlemelerin yapılmasıdır. Süreç hakkında çok laf edilip gözle görülen herhangi bir iş yapılmazsa, insanlarda havanda su dövüldüğü kanaati güçlenir ve sürece olan inanç zayıflar. 1 Ekim’den sonra süreç çerçevesinde mühim hamleler yapıldı: Öcalan’ın tecridi kaldırıldı, Öcalan açık ve net bir dille PKK’ye fesih çağrısında bulundu, PKK bu çağrıya uygun olarak kendini feshetti, 26 yıl sonra Öcalan’ın bir videosu yayınlandı ve PKK -devletle işbirliği içinde kotarılan- bir merasimle silahları terk ettiğini cümle âleme ilan etti.

Her biri kendi başına önem taşıyan bu kilometre taşları peş peşe geçildiğinde toplumun sürece olan desteği de arttı. Alanda müspet işaretler çoğaldıkça ve “Hayır, olmaz” denilenlerin olduğuna tanık olundukça, süreç daha bir güvenilir oldu. Komisyon’un bu manada bir ehemmiyet taşıdığına şüphe yok.

Öcalan da DEM Parti de Komisyon’a büyük bir değer atfediyorlar ve süreç içinde kritik bir rol oynayacağına inanıyorlar. Komisyon’un ihdası, bu itibarla, süreci iki açıdan kuvvetlendirir: Bir, taraflardan birinin değer biçtiği bir talebin yerini gelmesini sağlar. İki, toplumda sürecin rayında gittiği, gerekli mekanizmaların kurulduğu ve somut çıktılarının olduğu düşüncesini pekiştirir.

SÜRECİN ALENİLİĞİ

Komisyon’un ikinci fonksiyonu, süreci alenileştirecek olmasıdır. Meclis’te grubu bulunan bütün partilere bu komisyona katılmaları yönünde davette bulunuldu. (İYİ Parti, sürece tamamen karşı olduğundan, Komisyon’a üye vermeyeceğini önceden bildirdi.) Ayrıca grubu olmayan partilerin de Komisyon’da -en az bir üyeyle- temsil edilmesi hususunda bir mutabakat var. Yani hemen her parti bu komisyonun çalışmalarına bir şekilde katılabilecek, katılmasa da bu çalışmalardan haberdar olabilecekler.

Komisyon’un bu yönüyle hem sürecin şeffaflaşmasını hem de toplumsallaşmasını sağlayacağı aşikâr. Çünkü Komisyon’un faaliyet alan ile ilgili bir teklif ya da tasarı geldiğinde, partileri aracılığıyla bütün toplum bu teklif ya da tasarının içeriğini öğrenebilecek. Hangi partinin ne istediğini, hangi partinin nerede durduğunu ve pozisyonunun ne olduğunu görebilecek. Komisyon’da görüşülen mevzulara dair endişelerini, kaygılarını ya da önerilerini dillendirebilecek; kafasına yatana arka çıkacak, yanlış bulduğunun ise karşısına çıkacak.

Binaenaleyh Komisyon işbaşı yaptıktan sonra “Gizli kapaklı işler çeviriyorlar” yollu suçlamaların altı boşalacak. Çünkü süreçle alakalı her konu, Meclis’te açıkça tartışılacak. “Süreci toplumun gözünden kaçırıyorlar” şeklinde ithamların anlamı kalmayacak. Zira her şey toplumun gözünün önünde cereyan edecek, herkes her şeyi görecek ve duyacak. Partileri ve vekilleri vasıtasıyla toplumun sürece vakıf olması da sürecin hem şeffaflaşmasına hem de toplumsallaşmasına hizmet edecek.

SÜRECİN HUKUKİLİĞİ

Komisyon’un üçüncü fonksiyonu ise, sürecin ihtiyaç duyduğu hukuki hazırlığı yapacak olmasıdır. Çatışmalara son verecek süreçler birbiriyle irtibatlı üç evreyi içerir: Silah bırakma, eve dönüş ve toplumsal entegrasyon. Her bir evre de çok ciddi siyasi ve hukuki hazırlıkların yapılmasını gerektirir.

Meclis Komisyonu hakkında asıl üzerinde durulması gereken konu da budur. Süreci hukuki bir yörüngeye oturtacak olan Komisyon’dur, Komisyon’un hukuki hazırlıklarıdır. Komisyon, bir hukuki mutfak işlevi görmelidir. Sürecin ilerlemesini temin etmek için mevzuatta ne tür değişiklikler yapılmalıdır? Sürecin ihtiyaç duyduğu yeni yasal düzenlemeler nelerdir?

Komisyon, bu konularda ayrıntılı ve alternatifli bir çalışma yapmalı, böylelikle Meclis’in yeni yasama dönemine hazırlıklı girmesini sağlamalıdır. Bunun için yaz dönemini iyi geçirmeli, konuya vakıf hukukçuların, akademisyenlerin ve siyasi aktörlerin düşüncelerine başvurmalıdır. Bu meyanda Komisyon’un, İmralı Heyeti’ne her seferinde Komisyon ile görüşmek istediğini ve onlara çok ciddi bilgiler vereceğini söyleyen Öcalan ile bir araya gelmesinde de fayda vardır.

Kendisinden bekleneni vermesi için Komisyon’un çalışma alanının sınırları net çizilmelidir. İki görüş var bu konuda: Birinci görüş, Komisyon’un Kürt meselesinin ve hatta Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarının tamamını ele almasını savunuyor. İkinci görüş ise, Komisyon’un silah bırakma süreci ile sınırlı bir çalışma yürütmesi gerektiğini belirtiyor.

Ben ikinci görüşe yakınım. Çünkü ilk görüş kabul edildiğinde, Komisyon’un sırtına kaldırmayacağı kadar ağır bir yük bindirilmiş olur. Uzlaşılması zor bütün meselelere el atması istenir hale geldiğinde, Komisyon’un odağı kayar ve böylelikle çalışması da karar alması da zorlaşır. O nedenle, arzu edilen sonuca ulaşmak bakımından, Komisyon’un bütün dikkatini silah bırakmaya, eve dönüşe ve toplumsal bütünleşmeye vermesi daha uygun olacaktır.

VAHAP COŞKUN KİMDİR?

Lisans ve yüksek lisansını Dicle Üniversitesi’nde, doktorasını Ankara Üniversitesi’nde tamamlayan Vahap Coşkun, İnsan hakları, Türkiye siyaseti ve Kürt meselesi üzerinde çalışmaları bulunmaktadır ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi olarak görev almaktadır.

 

 

 

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Süreç karşıtları: Çözümün alternatifi çözümsüzlük mü? Tarık Çelenk+22/07/2025

TERÖRİSTLE KONUŞMAK

Masamda Jonathan Powell’ın Teröristlerle Konuşmak adlı kitabı duruyordu. Bilindiği gibi Powell, “Hayırlı Cuma” diye anılan ve IRA sorununun çözümüyle sonuçlanan süreçte İngiltere’nin baş müzakerecisiydi. Powell, etnik talepler ya da kolektif kimlik üzerinden yürütülen silahlı hareketlerin bastırılarak değil, taleplerinin meşru zeminlere çekilerek çözülebileceğini savunmaktaydı. Bu görüşüne IRA ve Sinn Féin deneyimini örnek gösterir. Powell’a göre teröristlerle konuşmak bir zayıflık değil, stratejik bir gerekliliktir. Diyalog kapısını erken açmak, şiddetin maliyetini azaltır; her çatışmada siyasi talepler vardır ve bu talepler muhatap alınmadan barış sağlanamaz. Diyalog, empatiyle değil stratejik akıl ve uzun vadeli planlamayla yürütülmelidir.

Powell’ın dünya çapındaki saha ve diplomasi deneyimlerine dayanan temel tezleri bugün de geçerliliğini korumaktadır: “Her silahlı çatışma, ne kadar karmaşık ve ahlaki olarak sorunlu görünse de diyalog ve müzakereyle çözülebilir.” Ona göre, hiçbir hükümet “teröristlerle konuşmayacağız” şeklindeki sert tutumunu uzun süre sürdüremez. Tarihsel olarak neredeyse tüm silahlı gruplarla — IRA, ETA, FARC, Taliban vb. — sonunda müzakere masalarında buluşulmuştur. Bu görüşmeler genellikle başta inkar edilir, gizli yürütülür ve kamuoyuna açıklanmaz.

Powell bu yaklaşımı nedeniyle, ülkemiz de dahil olmak üzere bazı çevrelerce “terörü meşrulaştırmakla” suçlansa da o pragmatik bir pozisyonda durur: “Terörizm bir yöntemdir; biz düşmanı değil, yöntemi reddetmeliyiz.” Demektedir.

Kitabın sayfaları masamda açıkken, bir zamanlar Ergenekon’dan mağdur olmuş emekli albay dostumdan bir mesaj aldım. PKK-YPG’nin samimi olmadığını, sürecin bir göstermelik olduğunu iddia ediyor, öfkeli bir çıkış yapan genç milliyetçi bir siyasetçiyle PKK yöneticilerinin videolarını paylaşıyordu. Hak vermemek elde değildi.

Dayanamayıp Cengiz Çandar’ın önsözünü yazdığı Powell’ın kitabının fotoğrafını gönderdim ve okumasını tavsiye ettim. Nezaketini koruyarak tartışmayı uzatmadı ama önyargılı sert tutumunu da belli etti.

KÜRT VE KÜRT SORUNU YOK MUDUR?

Yıllar önce CHP Genel Merkezi’ne giderken eski bir milletvekili, Risale-i Nur öğrencisi hemşerim dostumu da yanıma almıştım. Kabul beklerken o, “Kürt diye bir unsur yoktur” şeklinde bir ifade kullandı. Bunu duyan, yakındaki bir kişi yüzü kızarmış ve yanakları şişmiş şekilde yanımıza yaklaştı ve “Kürt diye bir halk vardır Sayın Vekilim, ben de onlardan biriyim” dedi. İşini sorduğumda, Şırnak il başkanı olduğunu söylemişti.

“Kürt sorunu yok” diyenleri bazı kategorilere ayırabiliriz:

1. “Sorun yok, sadece adalet ve yurttaş sorunu var” diyenler: Bu grup en makul ve diyaloğa açık kesimdir. PKK ve Öcalan’ın muhatap alınmasına karşıdır. Ancak gizli müzakereler konusunda bir açık kapı da bırakmaktalar.

2. “Sadece terör sorunu vardır” diyenler: Ulusalcı ve popülist milliyetçi siyaset çevrelerinde bu söylem yaygındır. Kürtlerin kamusal alandaki varlığını yeterli görerek daha fazlasına gerek olmadığını savunurlar. Bu kesimin toplumsal tabanını çoğunlukla Balkan savaşları ve 93 harbi göçmen kökenliler teşkil eder. Bu kesimde empati yetersizliğinin nedeni, göçmen kökenli toplulukların mekânsal travmalarından kaynaklı anlam kargaşasından kaynaklanmaktadır.

3. “Kürt sorunu lafı fitnedir” diyenler: Özellikle mahalleli bazı ağır ağabeyli kesimde bu düşünce yaygındır. Sorunun adının sadece “Güneydoğu sorunu” olarak adlandırılmasının bile fitneden koruyucu olacağı kabul edilir. Fazla kurcalamadan kardeşlik yapalım modu yaygındır. Gizli müzakereler içinse çok gizlilik şartıyla göz yumma eğilimlerindedirler.

Bu üç kesimde de milyonlarca DEM parti veya AK Kürt oy desteğinin nedenini ise merak konusunda hiçbir duyarlılık veya merak söz konusu değildir.

SADECE TERÖRLE MÜCADELE: ÇÖZÜMSÜZLÜK MODEL

Geçenlerde silah bırakma örneği olarak ulusalcı veya seküler milliyetçi üst düzey değerli bir siyasetçi bir PKK’lının zelil halde dizleri çökmüş halde silah teslim görüntülerini göstererek, silah bırakacaklarsa böyle bırakmalılar diye belirmekteydi. Önce sormak gerekir bu şekilde teslim alınan insanlar ileride tehdit olmayacak normal bir entegrasyon sürecine girebilirler mi acaba? M. Kemal Paşa bile yerden Yunan bayrağını toplamadı mı? Düşman terörist olsa bile devlete yakışan onun onurunu kırmadan bir entegrasyon yolu açabilmesinden geçmektedir. Tamamen boyun eğdirme veya kırma modeli ne kadar sürdürülebilir ilgili siyasi hedeften bir insan ütopyası ne kadar vaz geçer ayrı bir tartışma. Ancak bu yaklaşım da bir şekilde Terörle mücadelenin sürdürülebilirliğinin belirsizliği altında bir şekilde çözümsüzlüğü işaret etmektedir.

Terör ile mücadele sorunu vardır düşüncesinde olanlarda genel tutum, devletin sadece güvenlik eksenli yaklaşmasının yeterli olduğu yönündedir. Bu tutum seküler tepkisel negatif milliyetçiliği ve hiyerarşik vatandaşlık anlayışını besleyen bir modeldir. Ayrıca bu ısrarın devlet sert gücü açısından sürdürülebilir bir gerçek tarafı da mevcuttur

Sadece Güvenlikçi politikalarda kör ısrar iyi niyeti barındırıyorsa da asker şehitlerin sadece profesyonel olması acıyı dindirmeyecektir. Siyasi ve toplumsal çözüm olmadan Terör yapılanmaları mutant yapıda her zaman içeride-dışarıda karşımıza çıkacaktır. Belki bu ısrar ancak yeni kuşaklara seküler yeni milliyetçilik tipini ve hiyerarşik vatandaşlık modelini benimsetecektir. Ne yazık ki süreç karşıtı genel yaklaşıma artık “çözümsüzlük çözümdür” yaklaşımı diyebilmekteyiz.

BÜROKRATİK PERSPEKTİF

Cumhuriyet bürokrasisi, 1921’den bu yana Kürt meselesinin potansiyel tehdit boyutunun farkındaydı. Ancak zaman içinde bu farkındalık sadece demografik gözlemlere sıkışmıştı. Turgut Özal gibi siyasetçiler vizyonerliğiyle bu soruna yaklaşsa da devlet bürokrasisi yeterli destek veremedi. 2013-2020 arasında ise Suriye merkezli riskler nedeniyle çözüm girişimi donduruldu. Şimdi ise 7 Ekim süreci ile oluşan yeni Ortadoğu’da Sayın Bahçeli’nin temsilinde devlet aklı bu çözümün zamanlamasının tecelli ettiğini göstermektedir. Sayın Erdoğan’da bu süreci sahiplenmektedir. Ancak Suriye istikrarsızlığı, hukuk üstünlüğü tartışmaları ve kutuplaşmada siyasi ısrar nedeniyle bu sürecin kolay gerçekleşmeyeceği de ortadadır.

SONUÇ

Sayın Demirtaş’ın da ifade ettiği gibi, bu ülkenin çocuklarının hayatı, “çözümsüzlük çözümüdür” diyenler için ne kadar anlamlı? Sürece karşı çıkmak, çözüme karşı çıkmak anlamına gelmemeli. Süreç Karşıtları dünyadaki gibi “Terörist ile konuşmadan” nasıl terörü bitirebileceklerini izah edebilmelidirler. Herkes, bu ülkenin refahı ve birlikteliği adına, adını koymaktan imtina etse de bu sorunun çözümüne dair samimi bir tezi sunabilmelidir.

Süreci sadece politik oportünizm, eksik altyapı ya da metodoloji sorunuyla eleştirenlerin kaygıları dikkate değerdir. Ancak süreci eleştirenlerin bu tutarlılığı sürdürebilmeleri, sıradan karşı çıkışların ötesinde alternatif bir çözüme dair tarihsel ve toplumsal bir tez sunmalarına bağlıdır.

Sadece güvenlikçi yaklaşım gösterenlerin, sorunun özünün tarihsel geçmişinden geldiğini görmeleri gerekmektedir. İlgili aktörler sürece karşı olabilirler ancak artık toplumsal ve siyasal ilgili gerçeğin inkarı üzerinden çözümsüzlük fikrinin ısrarından da vaz geçebilmeliler.

TARIK ÇELENK KİMDİR?

Ekopolitik Düşünce Merkezi’nin kurucusudur.