LOZAN NEDEN KURULUŞ SENEDİ?
“Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluş senedidir" cümlesini, Türkiye'de okul eğitimi almış hemen herkes
duymuştur. Lozan için böyle bir tabir kullanmamızın sebebi nedir? Milli
Mücadele'yi bitirmiş olması mı sadece?
Bu aslında doğru bir ifade. Yerleşmiş
olduğunu duymak da ayrıca sevindirici. Evet, Lozan; Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluş senedidir, kurucu belgedir, Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusudur. Ve Milli
Mücadele'nin askeri alanda kazanılan zaferlerin masa başında, diplomatik
anlamda da tescil ettirilmesidir. Ve Cumhuriyet'e, Cumhuriyet’in ilanına giden
yolda en önemli belgedir. Daha henüz devletinizi kurmamışsınız. Ankara Hükümeti
olarak görüşmelerdesiniz. Henüz Türkiye Cumhuriyeti falan değil. Çünkü Osmanlı
yıkıldı, sizin de bildiğiniz gibi. Onu temsilen İstanbul Hükümeti ve Ankara
Hükümeti birlikte davet edildiler. Fakat Ankara Hükümeti tek başına temsil
ediyor, Türk milletini. Böyle olduğu halde, devlet ilan edilmediği halde,
kurulmadığı halde, sadece bir hükümet tarafından temsil edildiği halde, bu
belgeyle beraber, bu belgenin imzasıyla beraber, Türkiye uluslararası alanda
milli bir devlet olarak hukuken tanınmıştır. Batılılar tarafından, Batılı Büyük
Devletler tarafından ve onlarla birlikte hareket eden, emperyal gayeye hizmet
etmekle görevlendirilmiş irili ufaklı diğer devletler tarafından uluslararası
alanda teyit edilmiştir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesidir,
doğum belgesidir, tapusudur.
‘LORD CURZON MÜTTEFİKLER ARASINDAKİ
GÖRÜŞ AYRILIKLARINI KAMUFLE ETMEYİ BAŞARDI’
Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye,
Misak-ı Milli'deki altı maddelik hedeflerine büyük ölçüde ulaştı. Bu hedeflere
ulaşmada Türk heyetinin diplomatik başarısı önemli kuşkusuz. Ama bir taraftan
da dünya konjonktürü var. İngiltere'deki iç siyasetin bu konudaki bölünmüşlüğü
ve müttefik devletler arasındaki ilişkiler bizim bu sonucu almamızı ne derece
etkilemiştir?
Şimdi burada birkaç soru var cevaplamam
gereken. Bir kere şu: Büyük devletlerin, kendi aralarında bir bölünmüşlük
demeyelim. Çıkarları ortak. Osmanlı İmparatorluğu'nun oturduğu coğrafyanın
paylaşılması bütün mesele. Zaten son 150-200 yıldır mesele buydu. Şark
Meselesini nasıl çözeceğiz? Şimdi burada hedeflerini ortak bir noktada
buluşturdular ve bunu da ancak büyük bir krizle çözebiliriz dediler. O büyük
bir kriz de Birinci Dünya Savaşı. Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesiyle beraber
bu ülkeler hedeflerine ulaştılar. Şart Meselesini çözdüler. Onların ifadelerini
kullanıyorum, belgedeki ifadelerini kullanıyorum: "Türkler, taslarını
taraklarını toplayarak geldikleri Orta Asya bozkırlarına
gönderileceklerdir"in altını çizdiler, başardılar. Çünkü 1918’den itibaren
Osmanlı İmparatorluğu yoktur. Şimdi bu bölünmüşlük değil, burada ortak hedef
vardı. Yine Lozan'da da bu ortak hedefi tutturabilmek için İngiliz Dışişleri
Bakanı Lord Curzon'un müthiş bir çabası var. Diplomatik becerisi var. Son
derece yetenekli, ömrünü dış işlerinde geçirmiş, onlarca yüzlerce konferansı
idare etmiş, deneyimli bir diplomat Lord Curzon.
Buna şans denir mi bilmiyorum, Ankara
Hükümeti açısından. Lozan başlarken bir kabine değişikliği oldu Londra'da. Bu
şahin politikacı dediğimiz, işte “Türkleri sürelim, uygarlıktan nasibini
almamış Türkleri geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri göndermemiz lazım.
Bizim tek önünde eğileceğimiz uygarlık Helen uygarlığıdır, Grek uygarlığıdır”
diyen Lloyd George devre dışı kaldı. Seçimler kaybedildi. Tabii bunun çok
farklı sebepleri var. Neden kaybedildi? En önemli değil ama kaybetmesine
katkıda bulunan faktörlerden bir tanesi de kamuoyu, İngiliz kamuoyu. Çünkü
İngiliz kamuoyu savaş karşıtıydı. Milyonlarca çocukları ölmüş Birinci Dünya
Savaşı'nda. Artık yeni bir kriz istemiyorlar, bir an önce barış istiyorlar.
Ekonomileri berbat bir vaziyette. Çözmek zorunda oldukları İrlanda sorunu var.
Amerika’ya, ödemek zorunda oldukları borçlar var. Ayrıca kendi dominyonlarında,
sömürgelerinde herhangi bir problem istemiyorlar. Türkiye’yle bir barış
imzalanmazsa veya koşulları çok ağır olan bir barış dayatılırsa sömürgelerindeki,
özellikle de Hindistan’daki Müslümanların ayaklanabileceği endişesi, korkusu
var. Bunlarla ilgili Dışişleri Bakanlığı'na, Savunma Bakanlığı'na, Sömürgeler
Bakanlığı'na yüzlerce rapor yazılıyor. Onları okudum tek tek. Dolayısıyla bu
gerekçelerle bir an önce barış yapmak istiyorlar. Evet, iktidar değişti. Daha,
“ılımlı.” Ilımlı derken Ankara'ya karşı ılımlı değil. Ama kendi iç
problemlerimize odaklanmalıyız, ekonomiyi ayağa kaldırmalıyız, kitleleri mutlu
etmeliyiz, yaralarımızı sarmalıyız diyen bir iktidar var.
Müttefikler arasındaki şeye gelirsek;
uyuşmazlık dediniz siz ya da işte çıkar çatışmaları. Evet, bu çıkar çatışmaları
var. Tamam, imparatorluğu çökerttiler ama çıkar çatışmaları hâlâ devam ediyor.
Fakat bu çıkar çatışmalarını çok başarılı bir şekilde örten, diplomasi
masasında, müzakerelerde göstermemeye çalışan bir Dışişleri Bakanı var.
Müzakere İtilaf Devletleriyle Ankara Hükümeti arasında oldu. Evet doğru ama
esas tartışma, bütün patırtı gürültü, bütün tartışma, İngiltere ile -o dönem
isim Türkiye değil ama Türkiye diyelim- Türkiye arasında oldu. Biraz daha mikro
düzeye inersek Londra ile Ankara arasında, biraz daha inersek İngiliz
Başdelegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Ankara'nın başdelegesi ve
Dışişleri Bakanı İsmet Paşa arasında cereyan etti. Ve o görüş ayrılıklarını
Lord Curzon, başarılı bir şekilde örterek, kapatarak İsmet Paşa’ya ya da Türk
delegasyonuna göstermemeyi başardı. Göstermemek konusunda önemli çaba harcadı.
Dolayısıyla Ankara bu ayrılığı bilmiyor. Bugün buradan biliyoruz tabii. Çünkü
belgeler açıldı. Ama o gün perde açıldığı zaman net bir blok görüntüsü vardı.
Hatta İsmet Paşa; “Ben bunları, bu bloğu nasıl yarayacağım, nasıl deşeceğim, ne
yapmam lazım, Fransız delegasyonunu çaya mı çağırayım, bir ikili görüşme mi
yapayım?” falan diye defalarca Rauf Bey'e ve Bakanlar Kurulu’na telgraflar
çekiyor. Nereden bir çatlak bulup da bu bloğun içine girebilirim? Aslında blok
yok ama gösterilen o. Bunu bilmek için ne gerekiyor? Sizin de bildiğiniz gibi
istihbarat gerekiyor. Her zaman söylüyorum, istihbarat çok şeydir, istihbarat
her şeydir. Ne yazık ki Osmanlı Devleti çökmüş ve Ankara Hükümeti de kendi
istihbarat kadrosunu hazırlayacak zamana sahip değil. Yunanlıların malum
İzmir’den 9 Eylül’de ayrılmalarının arkasından hemen Mudanya: 12 Ekim. Bir ay
geçmedi Lozan'a gittiniz. Hangi yetişmiş kadroyu bulacaksınız, hangi istihbarat
elemanını yetiştirip yanınıza alacaksınız bu arada. Dolayısıyla böyle ciddi bir
sıkıntıyla karşı karşıya Ankara Hükümeti.
Lord Curzon Lozan Konferansı'nda
NEDEN İSMET PAŞA TERCİH EDİLDİ?
O zaman biraz bizim delegasyonumuzdan
bahsedelim. Barış Konferansı’na katılmak için dönemin Başbakanı Rauf Orbay'ın
da istekli olduğunu biliyoruz. Bir taraftan Ankara Hükümeti içinde Bekir Sami
Bey gibi diplomasi geleneğinden gelen isimler de var ama o güne kadar pek
diplomatik tecrübesi olmayan İsmet Paşa tercih ediliyor. İlk olarak İsmet
Paşa'nın tercih edilmesinde ne etkili olmuştur? Bir de İsmet Paşa'nın diplomasi
geleneğinden gelmemesi, masada sanki bizim için daha yararlı olmuş izlenimi
oluşturdu bende. Siz katılır mısınız?
Böyle de değerlendirilebilir. Dediğiniz
doğru. İsmet Paşa bir diplomat değil. İsmet Paşa hepimizin bildiği gibi bir
asker. Ekimde Mudanya Ateşkesi'nde 3-5 günlük diplomat. Orada postallarını
çıkardı. O ateşkesten sonra iskarpinlerini giydi ve Lozan'a gitti. Dolayısıyla
İsmet Paşa diplomat değil, İsmet Paşa bir asker. Doğru, Dışişleri Bakanı olarak
seçildi. Daha önceki Dışişleri Bakanımız Yusuf Kemal. Normalde onun gitmesi
lazım. Dediğiniz gibi Rauf Bey de gitmek istedi. Çünkü Rauf Bey bir kara leke
olarak kabul ettiğimiz Mondros'un imzacılarından biri. O ateşkesle imparatorluk
paramparça hale geldi. Zaten paramparçaydı. Onun tescili oldu. Silah
bırakımlar; limanlar, garlar ele geçirildi. Asker dağıtıldı, ordu dağıtıldı
vesaire. Boğazlar falan her şey yabancıların kontrolünde. Şimdi böyle bir
ateşkeste, yani imparatorluğun sonunu belgeleyen bir ateşkeste -Bahriye
Nazırı'ydı o dönem- imzası olması nedeniyle tabii ki sıkıntı duyuyor. Bunu
Lozan’a giderek belki telafi edebilirim diye düşünmüştü. Fakat, Mustafa Kemal’in
tercihi İsmet Paşa'dan yana. Bakın Yusuf Kemal'den değil. Rauf Bey’in başbakan
olarak görev yapması uygun görülüyor, zaten başbakan. Ama gitmesi gereken Yusuf
Kemal Bey'in değişimiyle beraber İsmet Paşa gidiyor.
Neden İsmet Paşa diye sordunuz. Şimdi onun
cevabını vereyim. Bir kere İsmet Paşa asker. Asker ne demek? Asker aldığı emri
uyguluyor. İsmet Paşa son derece kararlı, -hatta bu basına da dayanıyor,
yabancı basında da görüyoruz bunu- son derece inatçı. “Stubborn” İsmet Paşa
diye manşet atıyorlar. “Bir türlü uzlaşmıyor, Lord Curzon'un söylediğini kabul
etmiyor”. Hatta biliyorsunuz, bilinen bir anekdottur. Lord Curzon, “Nedir bu,
İsmet Paşa?” diyor. “Her söylediğime hayır diyorsun, her söylediğime hayır
diyorsun. Ben bu hayırları, şimdi burada alıyorum ve cebime koyuyorum. Ve
Londra'ya dönüyorum. Sen ya da ben, biz olmasak bile bu anlaşma imzalanacak.
İmzalandıktan sonra ne olacak biliyor musun?” “Ne olacak?” diyor İsmet Paşa?
“Sen”, diyor “Benim kapıma geleceksin. Londra'ya geleceksin. Kapımı
çalacaksın.” “Neden?”, diyor İsmet Paşa. “Çünkü,” diyor “senin ülkeyi ayağa
kaldırman için paraya ihtiyacın var. O para, o kapital, o kredi bende. Sen o
para için kapıma geldiğinde, kapımı çaldığında ben ne yapacağım biliyor musun
İsmet Paşa? Bu şimdi masadan alıp da cebime koyduğum hayırları tek tek senin
önüne çıkaracağım. Her birini kabul etmek zorunda kalacaksın!” Böyle deyince
İsmet Paşa, “Sayın Curzon; bir dakika, biz bir gelelim, siz ondan sonra
çıkarırsınız” diyor. Ve İsmet Paşa, ondan sonra sıkı bir devletçi politika
izleyecek. Aman işte kimseden para almayalım, kendi yağımızla kavrulalım
şeklinde. (48'e kadar öyle gitti, son şeyde aldı. Biliyorsunuz işte Marshall
yardımları falan o dönemde. Artık iktidarın değişimi arefesinde bunu aldılar.)
O zaman parayı nereden yaratacaksınız? Hükümet ne yapar? Zam yapar değil mi?
Dolayısıyla zamlar, zamlar, zamlar. Bu da CHP'yi ve İnönü dönemini halkın
gözünde pek de popüler bir hale getirmedi.
Soruya döneyim. Rauf Orbay gitmek istedi.
Ama Atatürk, İsmet Paşa'dan yana ağırlığını koydu. Çünkü İsmet Paşa aldığı emri
uygulayan biri. Emirler, talimatlar burada telgraflarla geliyor. “Mesela
kapitülasyonlar konusunda çok ısrarcılar, ne yapmamız lazım” diye soruyor İsmet
Paşa, telgrafla. “Şu şu yol izlenebilir” diye cevap geliyor. O yolun bir milim
dışına çıkmıyor, İsmet Paşa. Onu alana kadar mücadele ediyor. Onun için de
“yeter artık” diyor Lord Curzon İsmet Paşa’ya. “Mısır'daki sfensklere konuşuyorum,
Tutankamon’a konuşuyorum” diyor. “Taşa konuşuyorum gibi geri dönüyor, bana
çarpıyor. Yeter artık" diyor. “Bir tutturmuşsun milli egemenlik, milli
egemenlik. Ağzına pelesenk olmuş. Yeter artık” diyor. Çünkü her seferinde bizim
ulusal bağımsızlığımız, milli egemenlik diye bağırıyor İsmet Paşa. Dolayısıyla
o talimatı yerine getirene kadar hakikaten Lord Curzon’un burnundan getiriyor
diyeceğim. Dolayısıyla bir diplomat değil, asker olması belki sizin
söylediğiniz gibi işe yaramıştır. Çünkü ısrarlı bir şekilde mücadele ediyor.
Öyle tartışalım falan değil; “Hayır bu olmayacak” ya da “Buradan bir gram
dışarı çıkılmayacak” “Ben,” diyor “Misak-ı Milli’yi almak için buraya geldim.
Başka hiçbir şey istemiyorum sizden. Bize Misak-ı Milli’yi verin gidelim. Ben
Misak-ı Milli’yi almadan gitmem. Ben bunu imzalasam bile, Misak-ı Milli’yi
almadan, -6 madde sizin dediğiniz gibi- gerçekleştirmeden bu anlaşmayı
imzalasam bile bu meclisten geçmez. Dolayısıyla hiç tartışmayalım, biz Misak-
Milli için buradayız” diye, böyle kararlı bir şekilde mücadele ediyor.
Dolayısıyla o kararlılığını biliyor, Mustafa Kemal. Nereden biliyor? Dava
arkadaşı, silah arkadaşı, yakın arkadaşı. Yani yeteneklerini biliyor,
kapasitesini biliyor, neyi yapıp neyi yapamayacağını biliyor. Evet, diplomat
değil. Evet, 3-5 günlük diplomatlık tecrübesi var sadece Mudanya'dan. Ama
kararlı, azimli ve kendisine verilen talimatı harfiyen yerine getirmek
konusunda müthiş bir çaba harcayan bir Dışişleri Bakanı.
'BİZ LOZAN GÖRÜŞMELERİNDE
KARŞIMIZDAKİNİN ELİNİ BİLEN BRİÇ OYUNCULARI GİBİYDİK’
Bu da sonradan öğrendiğimiz bir husus.
Lozan'daki Türk heyetinin Ankara ile olan telgraf yazışmaları okunuyor
İngilizler tarafından. Yani o görüşmeler devam ederken, toplantılardan önce
kırmızı çizgilerimizi ve nelerden taviz verebileceğimizi biliyorlar.
Evet, doğru.
Bunun sonuçlar üzerinde ne gibi etkileri
olmuştur? Bu telgrafların okunması meselesini ilk siz yazmıştınız değil mi?
Evet. Şimdi bunu ben bulduğum, arşivde
çalışırken bunu gördüğüm zaman bakıyorum o telgraflara şey diyor. 10:35, mesela
diyor ki “Boğazlar konusunda şu şu şeyler getirildi, biz de şunları söyledik.
Daha ne diyelim, hangi argümanlar üzerinden tartışmayı yürütebiliriz?” diye
talimat sormuş. Onun üzerine Ankara’dan da buraya cevap geliyor. “Şöyle yapın
böyle yapın.” Şimdi 10.35. Sonra bakıyorum, bizim telgrafın aynısı açılmış,
okunmuş, deşifre edilmiş Lord Curzon'un masasında. 10.45 ya da 11, açılmış.
Şimdi, “Allah Allah bu tesadüf mü” dedim. İkinci telgraf, üç, beş, yedi bütün
telgraflar. Bizim gönderdiğimiz telgraf tabii şifreli telgraf ama şifreler
kırılmış, açılmış ve Lord Curzon’un masasında.
Nasıl oluyor, nereden geçiyor bu telgraf
hattı, diye baktım. Gördüm ki Doğu hattı, Eastern Line diye bir telgraf hattı
var. Telgraflar onun üzerinden geçiyor.
Şimdi bununla tabii çok büyük bir avantaj
kazanıyor İngilizler ya da müttefikler. Çünkü burada sizin kırmızı
çizgilerinizi biliyorlar. Neyi, nereye kadar itebileceklerini, sizi nereye
kadar sıkıştırabileceklerini çok net biliyorlar. Ve stratejilerini ona göre
oluşturuyorlar. İşin ilginç tarafı sadece sizin duruşunuzu, konumunuzu,
pozisyonunuzu ya da sizin hedeflerinizi bilmekle de kalmayıp, bir de üstelik
kendi müttefiklerinin de durumuna anlıyorlar. Çünkü İsmet Paşa o telgrafta
yazıyor. Ankara'ya çektiği, Rauf Bey’e çektiği telgrafta yazıyor. Diyor ki işte
ben yarın, diyelim ki Fransız delegesiyle, saat işte öğleden sonra ikide bir
kahve içeceğim. Ve orada acaba Fransızlarla bir yakınlaşma sağlanabilir mi? Bir
göreceğim, arayacağım, bir araştıracağım diyor. Bu görünüyor. Onun üzerine bir
bakıyorsunuz. Sabah saat 11'de, daha biz görüşmeden Lord Curzon bir kahve, bir
çay davetiyle, Fransız delegeyle bizden önce görüşmüş. Ve böyle parmak da
sallayarak “Musul petrollerinden pay istiyorsan hani olmaz ama bizim çizgimizden
çıkma, bu şeyi çatlak gibi gösterme, bu bloğu bozma.” Ona “Alive Unity”
deniyor. “Bu birliği, bütünlüğü bozamazsın” diye tedbir alıyor. Ben okurken ona
da şaşmıştım. Belgede diyor ki “Biz Lozan görüşmelerinde karşımızdakinin elini
bilen briç oyuncuları gibiydik.” Bu kadar vahim. İşte onun için her zaman ne
diyorum, “İstihbarat her şeydir, istihbarat çok şeydir.” Çok büyük bir avantaj
kazandılar. Biz bundan şüphelenerek hattı değiştirdik. Köstence Hattı’na
geçtik. Çünkü yazıştılar. Telgrafları açıp okuyorlar mı diye şüphe oluşunca.
Çünkü çok net cevaplar geliyor. Yani böyle nokta atışı, Türkiye- Ankara'nın
tezlerini çürüten. Hat değiştirildi, Köstence Hattına geçildi. Köstence
Hattı’na geçilince bu sefer de telgraflar kayboldu, gelmedi, geç geldi, bir
hafta sonra gelen telgraf okunmadı, karalandı. Bir şekilde o hat da işlemez
hale geldi. Ya da köhneliğinden dolayı kayboldu telgraflar. Dolayısıyla
baktılar ki Ankara ve Lozan arasındaki iletişim tamamen koptu, tekrar döndüler.
O gizli oturumda milletvekilleri soruyor, İsmet Paşa cevap veriyor. Oradan
bilgi sızıyor. İçeride ne tartışıldığını ben Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un
masasında görüyorum. Diyarbakır Milletvekili Diyap Ağa bunu demiş, Bursa
Milletvekili Dursun Bey bunu demiş, işte Karasi Milletvekili Hüseyin Bey bunu
demiş. Nasıl oluyor bu? Ben bir oturdum, bir düşündüm, İngilizce bilen
milletvekillerini bir çıkarayım dedim. Milletvekillerini çıkardım, sonra dedim
ki ben niye adamların günahını alıyorum. Yani İngilizce bilen
milletvekillerinin... Belki adam Türkçe gönderiyor. Ama Dışişleri
Bakanlığı’nda, orada İngilizce ve Türkçeyi çok iyi bilen uzmanlar var.
Heyet içinde bilgi sızdıran birileri var
mı?
Var ama kim bilmiyorum. Bu mecliste de
böyle heyette de böyle. Bakın, bunları bilmemiz gerekiyor, bu kadar
dezavantajlı konumdayken siz bugün Anadolu'yu kurtardınız. Yani o işgal
altındaki Anadolu’yu. Ve Anadolu'da tutundunuz siz. Sadece o coğrafyayı kurtarmakla
kalmadınız. Zaten Balkanlar Osmanlı'dan gitmişti. Birinci Dünya Savaşı'ndan
sonra Anadolu da gitti, Orta Doğu da gitti. Ama siz Anadolu coğrafyasında
tutundunuz. Türkler, Anadolu’da tutunmakla da kalmadı. Bir de üstüne üstlük
devlet kurdunuz orada. Az buz bir şey değil. Ve o kurduğunuz devleti de
bunlara, bu büyük devletlere, Batılı emperyal güçlere kabul ettirdiniz. Bu
kadar olumsuzluğa rağmen. Az buz başarı değil bu.
İsmet İnönü Lozan'ı imzalarken...
‘BOĞAZLAR’DA UZLAŞILMASA ANLAŞMA
OLMAZDI’
Musul meselesi Lozan’da çözülememişti.
Boğazlar konusunda 1936’da Montrö’yle bir düzenleme yapıldı. Hatay, 1938’de
bağımsız oldu, 1939’da Türkiye’ye katıldı. Bende oluşan izlenim, Lozan büyük
bir başarıydı ama sonuçlarda genç Cumhuriyetin de memnun olmadığı noktalar
vardı ki revize ettirmek istedi.
Doğru. Şimdi Lozan'da önceliklerimiz
vardı. Önceliğiniz milli bir devlet kurabilmek, bu devleti de karşı tarafa
kabul ettirebilmek. Ulusal egemenlik, tam bağımsızlık. Bunlar bizim olmazsa
olmazlarımız Lozan'da. Yani milli sınırlar içerisinde tam bağımsız bir devlet.
Milli sınırlar dediğimiz Misak-ı Milli. Yani kabaca bugünkü Anadolu toprakları
diyelim. Misak-ı Milli sınırları içerisinde bağımsız bir devlet kurmak. Bunu
başardık.
Doğu Anadolu'da kurulması planlanan,
Sevr'de de İstanbul hükümetine dikte ettirilen bir Ermeni devletini orada
kurdurmadık. Aşağıda, Sevr’de dikte ettirilen Güneydoğu Anadolu'daki Kürt
Devleti'ni, Kürdistan'ı kurdurmadık. Birinci öncelik iktisadi, siyasi
bağımsızlığı almaktı. Bunu sağlayan bir belgeydi. Bu bir müzakeredir. Keşke
hepsi bizim olsaydı diyelim ama Adaların da hepsi bizim olsaydı, Musul da
olsaydı ama bu bir müzakere. Önceliklerinizi belirledikten sonra o müzakere
içerisinde karşılıklı sizin ve onların verdiği tavizler vardır. En büyük
çatlak, burada benim de gördüğüm burada Musul'dur. Ama Musul için de çok ciddi
bir mücadele verildi.
Önce Boğazlardan başlayayım. Boğazlar
konusunda mutlaka uzlaşılması gerekiyordu. Eğer Boğazlar konusunda Batı’yla
uzlaşılıp bir ortak noktada buluşulmamış olsaydı bu barış alınamayabilirdi. Bu
barış alınmamış olsaydı iş, savaşa gidecekti. Çünkü ordular hâlâ bekliyor,
hazır vaziyetteler. Savaşa gittiğiniz noktada da artık belki kazandığınız bu
Millî Mücadele’yi ve kazandığınız bu Anadolu coğrafyasını da yeniden riske atma
gibi bir durum söz konusu olabilirdi. Çünkü siz sürekli 1854'den beri,
1877-1878, olmadı 1908'de ilhak, olmadı 1911'de İtalyan Savaşı, haydi 1912-13
Balkan Savaşları, haydi 1914-18 Birinci Dünya Savaşı. Yetmedi, nefes alamadan
1919-22. Sürekli savaş halinde bitik, yitik bir ülkeden bahsediyoruz. Ve
cansiperane bir mücadeleyle kurtarılmış bir Anadolu var. Şimdi bu kurtardığınız
Anadolu'yu, gönderdiğiniz yabancı güçlerle, işgalci güçlerle yeniden bir savaşa
soksaydınız... Ben vermiyorum, Musul’u. Savaşıyorum. Siz savaşabilecek durumda
değildiniz. Eğer öyle bir noktada olsaydınız mutlaka savaşırsınız tabii.
Kaçınılmaz ise elbette savaşacaksınız ama sonuçları çok vahim olabilirdi. Çünkü
ne insan kaynağı, ne para, ne top, ne tüfek anlamında, ne malzeme anlamında
yeterli bir ülkeden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla savaşı opsiyon dışı bırakmak
istediğiniz noktada da uzlaşı gündeme geliyor.
Burada da sizin söylediğiniz gibi Ankara
hükümetinin çıkarlarını tam anlamıyla realize eden bir Boğazlar Sözleşmesi
değildi. Ama bu biliniyordu. Bu biliniyordu ve 1923'te imzalanan o sözleşmede
biliyorsunuz Uluslararası Komisyon var. Askersizleştirdiler Boğazları. Yani
Türk askeri barındırılamaz ve serbest geçiş. Herkesin gemisi elini kolunu
sallayarak geçecek. Kimsenin kontrolünde olamaz. Şimdi bu sıkıntılı bir durum.
Doğru. Fakat Cumhuriyet’in kurucu kadrosu bunu net biçimde gördü ve doğru
zamanı kolladı. Doğru zaman da İkinci Dünya Savaşı'na gidiyordu dünya. Büyük
bir kriz geliyor. İkinci Dünya Savaşı 1939'da başladı. Mustafa Kemal Atatürk de
diyor ki 1936'da bunu yeniden görüşelim. Bak dünya krize gidiyor. Türkiye’yi
yanınızda görmek istiyorsanız o zaman Türkiye'nin hükümranlık haklarını
güçlendiren bir barışa imza atmamız lazım diyor. Konjonktürü doğru
değerlendiriyor. Herkesle masaya oturuluyor. Ve bugün hâlâ geçerli olan ve
Türkiye’nin hükümranlık haklarını tescil eden Montreux Boğazlar Sözleşmesi Lozan’ın
yerine geçiyor.
Hatay her zaman anavatanın bir parçası
olarak görüldü ve Atatürk sizin de bildiğiniz gibi çok mücadele etti,
sağlığında görebilmek için. Sağlığında değil ama arkasından gelen kadrolar onun
vasiyetini yerine getirdiler ve ölümünden bir yıl sonra bunu da Türk
topraklarına kattılar.
‘MUSUL’UN ALINMA ŞANSI YOKTU’
Büyük çatlak Musul meselesidir. Musul da
Misak ı Millî içindedir. Fakat dediğim gibi o günkü koşullarda alınma şansı
yoktu. Bunu net biçimde söylüyorum: Yoktu. Ve şunu da söylemem lâzım. Hani
sağda solda okuyorum, internette orada burada görüyorum. Şimdi herkes tarihçi
ya da herkes her şeyi biliyor, yazıyor her şeyleri. Diyor ki: “Türkiye
Musul’dan vazgeçti.” Hayır, Ankara Musul’dan vazgeçmedi. Ankara Musul için
cansiperane bir mücadele verdi. Ben size dört tane örnek vereceğim:
Musul görüşmeleri Lozan’da İsmet Paşa ve
Lord Curzon arasında cereyan ederken İsmet Paşa iki kişiyi görevlendirdi:
Rüstem Bey ve Şevki Bey. Londra’ya gönderdi. Londra’daki şirketlerle
görüşüyorlar. Neyle ilgili görüşüyorlar? “Biz size burada imtiyaz verebiliriz:
Demiryolu inşa etmek; petrol aramak, çıkarmak, işletmek, satmak, fiyatlamak.
Hepsini siz yapın. Ama toprağın, mülkiyetin bizim olduğunu tescil et. Toprak
benim ama ben bir İngiliz şirketine bu imtiyazı veririm. Toprak benim, kabul
et.” Tabii bu öğrenilince Lord Curzon kıyameti kopardı: “İsmet Paşa, arkamdan
iş mi çeviriyorsun? Biz burada masada tartışıyoruz seninle. Nasıl gönderirsin?”
Birinci çaba bu.
LORD CURZON: KÜRTLER O KAĞITLARI
YER
İkinci çaba: Halk oylaması. Musul’da
yaşayan insanlara soralım. Siz Türkiye’ye mi katılmak istiyorsunuz, yoksa
İngiliz mandası altındaki Irak’ın bir parçası mı olmak istiyorsunuz? Çünkü Irak
biliyorsunuz İngiltere tarafından işgal edildi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra
mandater ülke olarak orayı yönetiyor. Soralım oradaki halka: Türkler var,
Türkmenler var, Kürtler var. Hepsine soralım. Bunun üzerine İngilizlerin
cevabı: “Hayır, böyle plesibit falan olamaz.” Orada Kürt aşiretleri var. O Kürt
aşirelerine ‘soralım’ diyor İsmet Paşa, ‘kimden yana oy kullanacaklar?’ Lord
Curzon, “Hayır, böyle bir şey söz konusu olamaz. Şimdi oylama hem masraflı, hem
rantâbl değil: Eşekler bulacaksın; insanlar bulacaksın; kağıtlar bulacaksın;
dağları, taşları çıkacaksın; o araziler çok yüksek; bilmem ne... Zaten bu
kağıtlar; Kürtler bundan anlamazlar, -ifade böyle- bu Kürtler bu kağıtları
yerler” gibi şeyler söylüyor. Hâni “Türkler barbar", "unspeakable
Turks, gibi şeyler var ya onlar Kürtler için de aynı. Bunu yapamazsın’ diyor İsmet
Paşa’ya. Ve bu plebisitin, halk oylamasının önünde duruyor. Ama ben bunun arka
planını biliyorum. Çünkü ben yüzlerce, onlarca, binlerce istihbarat raporu
okudum. İngiliz istihbarat elemanlarının bölgeden gönderdikleri, ajanlarının
düzenli olarak gönderdikleri raporları okuyorum. Diyor ki o raporlar, “eğer
burada, Türkiye’nin bir plesibit yapmasına müsaade edersen, kendi rakamları bak
bu, buradaki Kürt aşiretlerinin yüzde 99’u Türkiye’yi seçecek ve biz Musul’u
kaybedeceğiz. Türkmenler zaten seçecek. Biz Musul’u kaybedemeyiz. İngiltere
Birinci Dünya Savaşı’nı boşuna mı verdi? Musul petrolleri için verdi. Bu kadar
İngiliz askeri boşuna mı öldü? Musul petrolleri için öldü. Dolayısıyla asla ve
kat’a plesibit yapmasına izin verilemez” dendi. Ve yaptırmadı. Bu ikinci çaba.
Üçüncüsü, çok bilinmez: İsmet Paşa dedi
ki, Lord Curzon’a gitti: “Sayın Curzon, al sana a4 beyaz kâğıt, altını da
imzalıyorum boş kâğıdın. Üstünü doldur, ne istiyorsan yaz; ben bunu imzalamaya
hazırım. Delegasyon Başkanı olarak, hükümetim olarak!” Bir şok oldular.
Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi, Savunma Bakanlığı’na gönderildi, Sömürgeler
Bakanlığı’na gönderildi, istihbarat birimleri ayağa kalktı. Üç gün tartıştılar.
Genelkurmay, İngiliz Genelkurmayı üç gün tartıştı. Olumlu karar çıktı,
imzalayacaklar. Kim bozdu kararı dersin? Lord Curzon. Ne diye bozdu? Lozan’dan
bir rapor döşedi. Özü şu raporun. Dantel dantel, dehşet bir İngilizceyle.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz askerleri öldü, bunlar Musul için de öldü.
İngiliz askerlerinin kanı üzerinden politika üretemezsiniz. Asla verilemez
dedi. Ve sonunda kabul etmediler.
‘OPERATION KURDISTAN’
Dördüncü çaba: Ankara Hükümeti dördüncü
diplomatik hamleyi yaptı. Ara verildi görüşmelere. Yani koptu görüşmeler, 4
Şubat 1923’te… Delegasyon Türkiye’ye döndü. Meclis’ten 9 Nisan’da bir yasa
geçti. Yasanın adı da “Chester and Kennedy” İmtiyazı. Chester İmtiyazı diye
biliniyor. İmtiyazda şu var: İşte Musul, Kerkük, Süleymaniye, yani Musul
vilayeti dâhilinde Ankara hükümeti demiryolu inşa edecek. Her türlü petrol,
doğalgaz, işte ne varsa yeraltındaki zenginlikleri arama, çıkarma, işletme,
satma hakkını Ankara Hükümeti Amerikalılara verdi. Bu Chester ve Kennedy iki
amiral. Birinin soyadı Chester, diğerininki Kennedy. Bu iki amiralin şirketi
var. Bunun üzerine kızılca kıyamet koptu. Diyorlar ki “Sen bize ait olan
imtiyazı nasıl kalkıp da Amerikalılara verirsin.” İngiltere diyor ki İsmet
Paşa’ya, “Bu imtiyazı Sadrazam Sait Halim Paşa 1914 yılında bize verdi” diyor.
Bize derken, şirketin ismi de Turkish Petrolium Company. TPC diye geçiyor.
Turkish Petrolium adı seni yanıltmasın, adından başka hiçbir şey Turkish değil.
“Senin sadrazamın bu imtiyazı bana verdi, sen bana ait olan bir şeyi kalkıp
Amerikalılara veremezsin.” İsmet Paşa “doğru” diyor; “Sadrazam size verdi.
Fakat gözden kaçırdığınız birkaç nokta var. Bir: O İstanbul Hükümeti’nin
sadrazamıydı. Biz İstanbul Hükümeti değiliz. Biz Ankara Hükümeti’yiz. İki:
İstanbul Hükümeti size bu imtiyazı verdikten kısa bir süre sonra Birinci Dünya
Savaşı patlak verdi. Siz ve biz ayrı saflarda yer aldık. İnsan düşmanına böyle
bir imtiyaz verebilir mi? Veremez. Üç: Biz size Musul, Misak-ı Milli sınırları
içinde dedik ve biz buraya Misak-ı Milli’yi almaya geldik. Musul da bu
sınırların içinde diye dedik ve bunu vermeyeceğimizi söyledik. Bunu biliyor
olmanız lâzım. Siz burada illegal işgalci pozisyonundasınız. Çünkü siz, İngilizler,
Mondros Ateşkesi’ne aykırı olarak burayı işgal ettiniz. Ateşkes imzalandı.
İngiliz ordusu yürüdü ve işgal etti. Dolayısıyla siz burada işgalcisiniz zaten.
Toprak bizim. Mülkiyet hakkı bende. Mülkiyet hakkı bendeyse, toprak da benimse,
sen de burada illegal işgalcisin. Çünkü ateşkesi uygulamadın ve ona aykırı
hareket ettin. O zaman bende istediğime de verebilirim, Amerikalılara da verdim
gitti” dedi, Ankara Hükümeti. Bunun tabii faturası ağır oldu. Bunu asla kabul
etmeyen İngiltere, çok gizli -Bu da çok bilinen bir şey değil- bir operasyonu
devreye soktu: Operation Kurdistan. Çok gizli ama kimse bilmiyor. Bir kişi
tepede, bir kişi genelkurmayda, müttefiklerin falan haberi yok. İki gün boyunca
yoğun bir hava bombardımanı ile Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi bombaladılar.
Aralıksız bombaladılar. Bak, 23 Nisan 1923’te ikinci yarı görüşmeleri başladı.
22 Nisan gecesi, saat 12’de operasyonu bitirdiler. 23 Nisan’da görüşmeler
başladığında, yeniden masaya oturulduğunda Türklerin plebisit yapacak Kürdü
kalmamıştı. Türkü kalmamıştı, Türkmen kalmamıştı. “Ha diyebilirsin hocam ne
kadar adam gitti?” Bilmiyorum. Zaten bunu da bir belgede yakaladım. Yeni
araştırmacılar gider bakabilirler. Kaç kişi öldü? Ne kadar öldü? Bunu da
tesadüf eseri yakaladım zaten.
Aşiretler tamamen gitti yani?
Evet gitti, plesibit yapacak bir şeyleri
yok yani. Çünkü plesibit yapılsa Ankara'nın alacağı belliydi. Dolayısıyla ne
yaptı İngiltere? Burayla ilgili bir karar alınacaksa beni çiğneyerek alamazsın.
Bu da dördüncü çaba.
‘ŞEYH SAİT İSYANI’NIN ZAMANLAMASI
MANİDAR’
Beşinci çaba: Musul’u devre dışı
bıraktılar ve anlaşmayı imzaladılar. Çünkü Musul kilit nokta herkes için. Biz
vatan toprağı, Misak-ı Milli içinde diyoruz. O da diyor ki: “Ben de sana
veremem; ben bu kadar askerimi boşa mı harcadım?” O da petrolleri için
vermiyor. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanması kömürden
petrole geçti. Petrol hayati önem arz ediyor. Dolayısıyla ikili görüşmelere
bırakıldı. İkili görüşmelerde de Haliç Konferansı, Lozan imzalandıktan sonra
ikili görüşmeler. Orada da tıkandı, gitmedi. Neye karar vermişlerdi? Milletler
Cemiyeti’ne gitsin. “Milletler Cemiyeti’ne neye karar verirse biz ona razıyız.”
Milletler Cemiyeti demek İngiltere demek. Türkiye üye bile değildi. Türkiye
1932’de üye oldu. Türkiye’nin lehine bir karar çıkması mümkün değil.
Dolayısıyla Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal net biçimde görüyor: Yavaş yavaş
gidiyor Musul. Lozan imzalandı, Cumhuriyet ilan edildi, devrimler geliyor arka
arkaya, işte yeni bir kimlik, yeni bir devlet, yeni bir millet yaratma çabaları.
Yeni değerler, kavramlar vs. O arada 1925 geldi ve Musul’a operasyon planlandı.
Musul, bir sene sonra elimizden çıktı; 1926’da elimizden çıktı. Milletler
Cemiyeti kararıyla, tek bir kurşun atılmadan, siyasî bir kararla Türkiye’den
koparıldı Musul. Ve biz bunu görüyoruz. Yani Mustafa Kemal de dedi ki: “Musul’a
operasyon planlayacağız.” Asker gönderildi, yığınak yapıldı. Tam Musul’a
operasyon yapılacak. İki önemli gelişme var. Bir, paşalar Terakkiperver
Fırka’yı kurmak için ayrıldılar. Ama en önemlisi Türkiye’nin güneydoğusunda
Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bir anda Türkiye kendi sınırları içinde rejimini
korumak, kollamakla karşı karşıya kaldı. Çünkü daha rejim oturmamış, iki sene
olmuş. Korumak durumunda kaldı. Musul’a sevk ettiği birlikleri içeriye çekti.
İçerideki Şeyh Said, o da karşı devrimci bir hareket. Yani işte ilkelere karşı,
sekülerizme karşı, laikliğe karşı, daha İslami bir çizgide devlet kurulması
gerektiğini filan söylüyorlar. Ayaklananlar Kürtler ama Türkler de Türkmenler
de var içinde hasbelkader. Kürtler ayaklanıyor ama bu daha çok karşı devrimci
ayaklanma. İslamî bayraklar taşıyorlar. Malûm hilafet 1924’te kaldırıldı. Bu
çok manidardır, yani “zamanlaması çok manidardır.” Tam siz operasyonu
planlayacaksınız bir anda ayaklanma çıkıyor ve siz birlikleri içeri
çekiyorsunuz; ayaklanmayı bastırıyorsunuz. Onlar yaptı, bunlar yaptı. Zamanlama
manidardır. Buna dikkat çekmek isterim. İkincisi de yakalananların,
isyancıların elindeki silahlarının tamamı İngiliz yapımıdır. Dolayısıyla oradan
çıkmamak konusunda kararlı olan bir İngiltere var. Musul petrolleri konusunu da
biliyorsunuz. Nihayetinde 1 sene sonra da Milletler Cemiyeti siyasi bir kararla
onu Türkiye’den aldı, İngiltere’nin mandater ülke olarak yönettiği Irak’a
verdi. Bize de 25 yıl süreyle petrol gelirlerinin yüzde 10’unu verdiler.
LOZAN’LA İLGİLİ NE OKUYABİLİRİZ?
Son sorum: Lozan Anlaşması’yla ilgili
bildikleri okul yıllarından hatırladıklarıyla sınırlı olan okuyucular için,
yani genel okuyucu için bir okuma listesi verseniz hangi kitapları önerirdiniz?
Ben bu vatandaşlar için yeni bir kitap
yazdım. Ben aynı zamanda Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu üyesiyim. Genel
okuyucuya yönelik bir kitap benden rica edilmişti. Geçen 2023’te, Cumhuriyet’in
100. yılı için daha kolay okunabilen, genel okuyucuya yönelik bir Lozan kitabı
yazdım. Orada okunabilir.
Tekrar Atatürk Araştırma Merkezi’nin bu
konuda yayınlarına bakılabilir. Tabii ki Seha Meray’ın not tutanakları başucu
eseri olmak zorundadır. Cemil Bilsel’in Lozan kitabı birincil kaynak olabilir.
Atatürk Araştırma Merkezi’nin online sitesi var: atam.gov.tr. Oraya gidip
oradan bakabilirler. Küçük küçük şeyler yayınlıyoruz her zaman. Onu takip
edebilirler. İşte 19 Mayıs’ta, 23 Nisan’da 5 dakikalık minik podcastler oluyor.
Bilim Kurulu üyeleri hazırlıyor. Oraya üye olup takipedebilirler.
‘ŞARK MESELESİNDE SON SÖZÜ TÜRKLER
SÖYLEDİ’
Son söz olarak şeyi de söyleyeyim. Bu
anlaşma çok önemli. Çünkü bir tarihî hesaplaşma vardı. Şark meselesinde,
Osmanlı’yı dağıtarak son sözü söylediğini düşünen Batı’ya, son sözü Türkler
söyledi. Milli Mücadele’yle ve arkasından gelen Lozan’la, diplomatik zaferle
son sözü Türkler söyledi. Türkler bu coğrafyada tutundular. Dediğim gibi çok
önemlidir: Kurucu belgedir, Türkiye’nin doğum belgesidir, tapusudur. Artık adın
ne derseniz deyin. Tapunun ne olduğu belli. Bir evin, bir şeyin size ait
olduğunu ispat ediyor. Bu da bu ülkenin size ait olduğunuzu ispat eden bir
belgedir. Türkiye’nin uluslararası alanda millî bir devlet olarak tanınmasını
sağlayan anlaşmadır. Birinci Dünya Savaşı’nı son veren barış anlaşmaları yerle
yeksan olmuşken tek ayakta kalan, geçerli olan anlaşma Lozan Anlaşması’dır.
Bugün de hâlâ geçerlidir. Sağından solundan çekiştirilmeye çalışılıyor. Ama her
zamankinden daha fazla sahip çıkılması gereken bir anlaşmadır. Çünkü bu
oturduğunuz toprakları size vatan kılan bir anlaşmadır.