2 Mart 2026 Pazartesi

Komisyon Raporu ve Öcalan’ın çağrısını nasıl okumalı? Prof. Dr. Ahmet Özer/2 Mart 2026

Giriş

Türkiye bir seneyi aşkın bir süredir bölgesel gelişmelerin ülkede tetikleyeceği yeni gelişmeleri önlemek için başlattığı bir süreci konuşuyor.  Zira bu yeni adımın başarısı sadece Türkiye’de iç barışı sağlamayacak aynı zamanda bölge barışına da büyük katkılar sağlayacaktır.

Bu minvalde Bahçelinin çağrısı, Öcalan’ın buna yanıtı ve örgütün Öcalan’ın çağrısını dinlemesi, süreci bir noktaya taşıdı ve o süreç geçtiğimiz Ağustos’ta Mecliste kurulan bir komisyonla resmiyet kazandı.

Komisyon altı ay boyunca çalıştı, toplantılar gerçekleştirdi, her kesimden konuyla ilgili kurumları ve aktörleri dinledi ve beklenen ortak rapor yazıldı. Rapor; komisyonda 47 evet, iki ret, bir çekimser oyla kabul edildi.

Kapsam

Bir kere bu rapor bir tavsiye metnidir. Gereğinden fazla abartmamalı, üstlendiği rolü ve fonksiyonu da küçümsememeli. Doğrusu, objektif bir gözle bakıp, meseleyi yerli yerine oturtmak ve ona göre değerlendirmektir.

İkincisi raporun önerdiği husus yasallaşıp yasallaşmaması, yasallaşırsa nasıl bir yasa/yasalar haline geleceği meselesidir ki bu tamamen meclisin uhdesindedir. Sözgelimi raporda olmayan bazı hususlar çıkacak yasada yer alabileceği gibi, raporda önerilen kimi hususlar yer almayabilir de. Bu tamamen iktidar blokuna ve özellikle de iktidar partisinin niyetine ve yanı sıra diğer siyasi partilerin bu süreçte göstereceği siyasi performansa bağlıdır.

Dolayısıyla, rapor önemlidir ama nasıl ve ne zaman yasallaşacağı daha önemlidir. İktidar bugüne değin bu konuda hiçbir somut adım atmadı, gelinen noktada raporun hayata geçirilmesi konusunda patinaj yapmamalı. Zira şimdiye kadar toplumun bekleme konusunda gerekçesi vardı, şimdi o da ortadan kalktı, sıra artık seri ve hızlı bir biçimde icraata geldi.

Diğer gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu raporun bir son değil bir başlangıç olmasıdır. Her şey bundan sonra verilecek mücadeleye ve gösterilecek performansa bağlı olarak gelişecektir.

Üçüncü nokta şudur ki, Kürt sorununun raporda yer almaması bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Zaten daha baştan itibaren komisyon böyle bir görevinin olmadığını deklere etmişti. Kaldı ki Kürt sorunun çözümü daha kapsayıcı ve daha uzun erimli bir çalışmayı gerektirir. Rapor ve bundan sonraki çalışmalar bu sorunun çözümünün yolunu açmada katkı sağlayabilir. Rapor bir çeşit başlangıç çizgisi işaretledi, bundan sonrası bizim performansımıza bağlı.

Çokça eleştiri derz edilebilir. Nasıl baktığınıza bağlı. Bardağın dolu tarafından bakacak olursak burada CHP ile AKP’nin; MHP ile DEM’ in aynı rapora imza atmış olmasının önemi ortaya çıkar. Eksikler pekâlâ vardır. Şunlar şunlar da olabilirdi, denebilir. Ancak böyle işlerde azami müştereklerde değil asgari müştereklerde buluşma daha gerçekçi ve sonuç alıcıdır. Üstelik bu bile her ne kadar reel politiğin bir sonucu olsa da her zaman kolay ve olası değildir.

Eleştiriler ve öneriler

Rapora imza atan 5’i Mecliste grubu olan 10 partinin temsilcileri parlamento temsilinin yaklaşık % 90’ına tekabül ediyor. Bu yüksek bir temsildir. Dolayısıyla ilk defa böyle netameli bir konuda bu denli yüksek bir temsilin bir metinde buluşmalarının sağlanmasını önemsemek gerekir.

Bu noktadan sonra daha önemlisi parlamentoda oluşan bu siyasal mutabakatı toplumsal mutabakata dönüştürmektir. Zira bugüne kadar yürütülen çözüm süreçlerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri çözümün topluma mal edilmemesi, toplumsallaşmaması idi. Bu kez geçmişin tecrübelerinin ışığında bu eksik giderilmeli, onurlu ve kalıcı barışa mutlaka ulaşılmalıdır. Toplumun kahir ekseriyetinin beklentisi budur. Diğer bir değişle meseleye ve bu konuda yapıp ettiklerimize toplumsal rıza üretmemizdir. Çünkü toplumsal rıza hala istenen düzeyde değil, bu da sürecin en kırılgan yönünü teşkil etmektedir.  O halde sürece destek verenlerin bunu üretecek hale getirmesi en önemli görevlerdendir.

Toplum barışı istiyor ancak bu konuda iktidar partisine güvenmiyor. Amiyane deyimi ile bu işin arakasında başka bir “bit yeniği” olabileceğini düşünüyor. İktidarın bu güveni sağlaması sürecin başarısı için elzem görünüyor. Ben, cezaevinden çıktıktan sonra Şanlıurfa, Mersin, Adana ve Ankara’da toplantılara katıldım, süreçle ilgili konferanslar verdim. En çok bu süreçte yasal değişiklik gerektirmeyen “AYM ve AHİM kararları neden uygulanmıyor, Kayyum garabetine neden son verilmiyor?” gibi sorulara muhatap oldum. Bunlar her gün her yerde en çok muhatap olduğumuz sorulardır. Madem barış yapıyoruz hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması bu kadar zor mu, belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması ha keza.. Raporda belirtildiği üzere tutukluluğun istisna olduğu tespitinin gereğinin yapılması sürece inancı yükseltecek, bu da sürecin baş tutmasına büyük katkı sağlayacaktır.

Öte tarafta karşılıklı oluşmuş önyargıların empati işletilerek ortadan kaldırılması son derece önemlidir. Öcalan’ın çağrısındaki “dönemin dili buyurgan ve otoriter bir dil olamaz” yaklaşımı taraflar ve aktörler başata olmak üzere toplum tarafından içselleştirilmeli ve gereği yapılmalıdır.  Zira 40 yıllık çatışma ortamında kimi yalanlarla ve resmi ideolojinin pompalanmasıyla oluşmuş ön yargıları kırk günde yok edemezsiniz, bu hiç de kolay değildir. Öte taraftan yaratılan önyargılar neticesinde toplumun önemli bir kesimi bütün olumlu tutum ve katkılarına rağmen Öcalan’ın bu denli muhatap alınmasına itiraz ediyor, bunun da bir hal çaresine bakılmalıdır.  Çözümün başa gitmesi için bu önyargıların giderilmesi diğer bir deyişle meselenin toplumsallaşması büyük önem arz ediyor.

Elbette toplumun kahir ekseriyeti barışın gelmesini istiyor. Kim durumunun değişmesini ve daha iyiye gitmesini istemez? İster ama bu nasıl olacak, bu noktada kimi belirsizlikler kuşkuları artırıyor. Değişim için ne yapmalı? Bu belirsizlik can yakıyor. Zira herkes değişim olsun istiyor, bu olumlu. Ama öte tarafta kendi dışındaki herkes değişsin ama kendisi aynı kalsın istiyorsa orada değişim meydana gelmez. Değişim biraz feragat ister, empati ister ve iyi niyet ister. Bu durum toplum için geçerli olduğu gibi siyasi partiler için de geçerlidir. Onun için birbirini hırpalamak, bir bilek güreşine girişmek, öfkeli ve kibirli bir dil kullanmak yerine daha mutedil davranılmalı, barışın dili kullanılmalıdır. Diğeri kimseye bir şey kazandırmaz.

Gelelim eleştirilere. Bir kere siyasi partiler ayrı dünya görüşü, program ve ilkelere sahip oldukları için doğal olarak ayrı ayrı siyasi partiler halinde örgütlenmişlerdir. O yüzden birbirlerini eleştirmeleri doğaldır. Raporu da hem halkın hem siyasi partilerin eleştirmesini tahammül ile karşılamak lazım. Zira tahammül ve eleştiri kültürü demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Fakat burada niyet de önemli. Niyetiniz bu konuda nedir. Üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?

Olumlu tarafından bakarsanız eksikleri söyler ama aynı zamanda bu fırsatı heba etmemek için ileriye bakarsınız. Niyetiniz bağcıyı dövmekse yerden yere vurursunuz, çözümden çözümsüzlük üretmeye çalışırsınız. O nedenle bakın etrafınıza niyetlerine göre kimi raporu gereğinden fazla idealize ederken kimi karikatürize ediyor. Oysa bana göre (bir çok farklı partinin bir araya gelerek ortak bir metin oluşturup altına imza atmaları nedeniyle)  raporun kendisi içeriğinden daha önemli. Bize eksik ve yanlışları ile bir niyet beyan ediyor ve bundan sonrası bizim vereceğimiz demokrasi mücadelesine kalıyor.

Burada pratiği temsil eden Erdoğan’ı adım atmaya zorlamak siyaset kurumu ve halkın göstereceği tutuma bağlı olarak gelişecektir.

İçerik

Gelelim raporun içeriğine. Daha önce partilerin hazırladığı raporlara baktığımızda DEM Kürt Meselesini, CHP demokratikleşmeyi, MHP silahların bırakılmasını, AKP ise silah bırakmanın koşullarını (tespit ve teyidi) önceleyen raporlar sunmuşlardı. Bütün bunlar hatızatında Kürt sorunun birer çıktısı..

Bizce bu sorunun çözümünün iç içe geçmiş üç aşaması söz konusu: silahların bırakılması, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözüme kavuşturulması.

Silahlar bugüne değin siyasette otoriterleşmenin, ekonomide eşitsiz gelişmenin gerekçesi yapılmıştı. Şimdi ortadan kalkacak olması Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve zenginleşmesinin ve bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesinin önünü açması gerekir. Bu açıdan bu adım önemlidir ve tarihidir.

Bahçeli’nin çağrısı (12 Ekim) ve Öcalan’ın ona cevabı (27 Şubat) ve nihayet örgütün 5 Mayıs’ta kendini feshederek silah bırakma kararı Türkiye’nin önüne tarihi bir fırsat sunuyor, bu tarihi fırsat hiçbir nedenle heba edilmemelidir. Bu noktada Öcalan’ın çağrısına değinmekte yarar var.

Öcalan'ın çağrısı

Öcalan öncelikle devlete ve iktidara, ikincil olarak da topluma ve siyasi partilere çağrıda bulunarak temelde iki şey söylüyor: 1) Silahlı mücadele fiilen ve zihnen bitmiştir. 2) Demokratik mücadele bir süredir zihnen vardı bizim açımızdan şimdi fiilen başlayacaktır, diyor.

Öcalan 1993 yılından itibaren silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyordu, bunun için birtakım adımlar da atıldı. Özal ölmeseydi muhtemelen silahlara veda süreci o zaman başlayacaktı. Sonrasında da birçok girişim oldu. 2009 Oslo süreci, 2013 Habur süreci en bilindik olanları. Ancak bunlarda silah bırakılmadan müzakereler başlamıştı. Şimdi ise silah bırakma iradesi ortaya konulduktan ve üstelik örgüt kendini feshettikten sonra barış, çözüm ve demokratikleşme süreci başlatıldı. Bu sonuç alıcı olması bakımından en belirgin farktır.

Silahların sembolik de olsa Süleymaniye kırsalında 11 Temmuz’da yakılması silah işinin zihinlerde de bırakılmasının ilk adımı ve diğerlerinden en farklı tarafıydı. Bu aynı zamanda bu sürecin her iki taraf açısından da geri dönülmesi mümkün olmayan bir süreç olduğunun da göstergesidir.  

İkinci önemli kısım ise demokratikleşemeye dair adımalardır ki TBMM Raporunun 6. Bölümünün konusu da tamamen budur.  Öcalan da çağrısında buna paralel dil ve idare siyasetine ilişkin tespit ve önerilerde bulunuyor ki bunların bir kısmı yasal bir kısmı anayasal değişiklik gerektiriyor. Bu adımlar sadece Kürtler için değil Türkiye’nin demokratikleşmesi için de elzem ve zorunlu olan adımalardır. Bu noktada çağrının muhatabı iktidar kadar DEM ve muhalefettir.

Raporun altıncı ve yedinci bölümleri kısman bu konuları işliyor. Altıncı bölümde PKK’ya mahsus yasal bir çerçeve çiziliyor. Çıkarılacak yasanın müstakil (örgüte mahsus), kapsayıcı (ilgili ve ilişkili herkesi kapsayan), dönüştürücü (silah bırakanların toplumsal entegrasyonunu) öneriyor ve ön görüyor. Ek olarak bu sorunun çözümünde rol ve görev alanların yasal güvenceye alınması gerektiğini söylüyor. Öcalan da çağrısında bu işin selameti için sürüncemede bırakılmamasının önemini vurguluyor.

Rapordaki sıkıntılı yönler

Buraya kadar iyi. Fakat baştan beri iktidar partisinin bu noktada ileri sürdüğü “tespit ve teyit” meselesi bir muğlaklığı içeriyor. Kim nasıl tespit edecek, teyide kim karar verecek. Örneğin bütün örgüt silah bıraktığı halde devletin bir kurumu (MİT) çıkıp falan mağarada 50 silahlı adam hala silah bırakmadı derse ne olacak? Kaldı ki örgüt kongresini toplamış, kendini fesih kararı almış, silah bıraktığını ilan etmiş daha da önemlisi Öcalan silahın artık bir mücadele aracı olmayacağını en üst perdeden söyleyerek silah bırakmayı güçlü bir biçimde ilan etmişken hala armudun sapı üzümün çöpünün arkasından koşturmak ne koşana ne koşturana hiçbir fayda sağlamaz.

Niyet halisane ise aslolan yasal sürecin derhal başlatılmasıdır. Zira silah bırakanlar yasal çerçeveyi bilmeden, görmeden bir belirsizliğe gelip teslim olur mu? Bunda ısrar ipe un sermektir ve sonuç alıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada görülen o ki Sayın Bahçeli netleşmekten yana iken sayın Erdoğan muğlak olana oynamaktadır. Bu da süreci olan inancı zayıflatmakta ve toplumsallaşmasını engellemektedir. Dolayısıyla belirsizliğin bir program dahilinde ilan edilerek ortadan kalkması, sürecin hızlandırılması herkesin hayrına ve yararına olacaktır.

Demokratikleşme

Raporun diğer önemli kısmı CHP’nin ısrarı sonucu ortaya çıkan demokratikleşme bölümü olan 7. bölümdür. Demokratikleşme konusunda yapılması gerekenler son derece önemlidir ve silah bırakma işi ile bir madalyonun iki yüzü gibidir. Biri olamadan diğeri olmaz. Örneğin nasıl ki silah bırakılmadan demokratikleşme olmaz deniliyorduysa aynı şekilde demokratik adımlar atılmadan silah bırakma işi baş tutmaz.

AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, kayyumlara son verilmesi, hasta tutuklu ve mahkumların serbest bırakılması, tutukluluğun istisna olması, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ifade özgürlüğü, baştan itibaren savunduğumuz -kimi yasal değişiklik bile gerektirmeyen- toplumsal beklentilerdir.

Yargılama ve infaza ilişkin düzenlemeler, siyasi partiler kanunu, seçim yasası, siyasi etik yasası ise hemen her siyasi partinin muhalefetteyken dillendirdiği, iktidar olduktan sonra unuttuğu Türkiye siyasi yapısının ve demokrasisinin temel ihtiyaçlarıdır. Bize düşen bundan sonra bunların bir an önce hayata geçirilmesi için mücadele etmek ve bunları sağlamaktır.

Bu noktada Demirtaş, Kavala, Atalay, Kahraman’ın tahliyelerinin, başta Ahmet Türk ve Ahmet Özer olmak üzere belediye başkanlarının görevlerine dönmelerinin, İmamoğlu ve belediye başkanlarının tutuksuz yargılanmalarının, hasta tutukluların ve hükümlülerin serbest bırakılmalarının önünde hiçbir hukuki engel yoktur. Barışa duyulan niyet halis ise bu adımların birer iyi niyet göstergesi olarak atılması hem sürece olan inancı arttıracak hem de çözümün toplumsallaşmasına büyük katkı yapacaktır.

Kürt sorunu meselesi

Gelelim Kürt sorunun çözümüne. Öncelikle belirtelim ki Kürt sorunun çözümü bu komisyonun görevleri arasında yer almıyordu. Zaten bu tarihi ve komplike sorun bir komisyon raporu ile çözülemeyeceği aşikardır. Ancak raporda bir iki cümle ile bu soruna atıfta bulunabilinirdi, bu eksik bırakıldı. Zira silah bırakmak otomatik olarak eşittir Kürt sorunun çözümü demek değil.

Silah bırakmanın ve demokratikleşmenin hiç kuşkusuz Kürt sorununun çözümüne çok büyük katkıları olacaktır. Zira Türkiye demokratikleştikçe Kürt sorununun çözümü daha kolaylaşacak, Kürt sorunu çözüldükçe Türkiye daha demokratik daha müreffeh bir ülke olacaktır. Ancak bu sorun yokmuş gibi davranmak kimseye bir şey kazandırmaz. Çünkü gündüz gerçeğe gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece yapar.  Bütün bunlara rağmen Raporun gereklerinin yerine getirilmesi bunun için iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç

Son olarak belirtmek isterim ki geldiğimiz noktada insanlar söylenenleri, yazılanları objektif bir gözle doğru değerlendirmek yerine kimi kendi kişisel veya siyasal çıkarları bağlamında ele almakta ya değer atfetmekte ya da çoğunluk psikolojine uyarak değer biçmektedir. Şöyle bakılıyor, süreç kendi siyasi çıkarları için iyiyse iyi, kendi siyasi çıkarları için kötü ise kötü addediliyor. Oysa bu insani ve vicdani yönü büyük toplumsal bir meseledir. Toplumsal barış birinin siyasi çıkarlarından ve hatta birilerinin cumhurbaşkanı olmasından daha önemli ve daha büyük bir şeydir. Barış, çocuklarımızın bundan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacaklarının güvencesidir. O nedenle barış siyasi olmanın ötesinde insani ve vicdani bir meseledir. Oy hesabı yapılarak bakılacak bir şey değil. Hele hele siyasi çıkarlarla, oy hesaplarıyla gerçekleştirilecek bir durum hiç değildir.

 Bir kesim değer atfederken bir kesim de genelin etkisinde kalarak değer biçiyor. Oysa doğru olan, doğru bilgi ile süreci ve raporu doğru değerlendirmektir. Ne gereğinden fazla değer affetmek ne de hiçleştirmektir. Esas olan objektif ve doğru değerlendirmektir.

Sonuç olarak ben bütün eksik ve aksaklıklara rağmen bu adımı bir başlangıç olması anlamında atılmış önemli bir adım olarak görüyor, esas işin bundan sonra ne yapılacağı ile ilgili olduğunu belirtmek istiyorum. Bunun için de hepimize büyük görevler düştüğünü unutmamak lazım.

Ekonomi-politik gerçeklik, derinleşen yoksulluk ve sözün düşüşü Abdulbaki Değer+02/03/2026

İnsanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde, öncelikle sözü kurtarmalıdır” demişti Jacques Ellul. Çünkü “sözün düşüşü”nün yaşandığı trajik bir çağın insanlarıyız. Tam da bu yüzden sanıyorum, hümanist bir söylenceyle kulaklarımız sağır olmuşken gözlerimiz öldürülen, aşağılanan, değersizleştirilen milyarlarca insana tanıklık ediyor. Manzara o kadar utanılası bir görünümde ki; insan ancak derin bir suskunlukla karşılık verirse insanlığını muhafaza edebilir. Bu şekilde davranırsa şayet durumun nezaketini, sözün kıymetini muhafaza etmiş olabilir. Takatimiz kesiliyor, kesif bir umutsuzluğun girdabında savruluyoruz.

Yoruma, şerhe muhtaç olmayana ilişkin yalansız, hakikatsiz ne söylenebilir ki? Görmek, yüzleşmek ve şüphesiz gereğini yapmak için apaçık orta yerde durana dair yapacağımız her konuşma lüzumsuz bir eklenti olmayacak mı? Apaçık olan şeyi açıklama gereği duyma üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Karanlık, karmaşık, izaha muhtaç bir durumu açıklamaya çalışmak, insanları böyle bir durumun varlığına ikna etmeye çabalamak çok önemli, çok değerli çok da gerekli. Ancak tersi de o oranda alçaltıcı ve kahredici. Çünkü apaçık olanın apaçıklığını birilerine izah etmeye çabalamak bir mevzunun ne olduğuna ilişkin kavrayış eksikliğine veya kavranması güç bir şeyin varlığına göndermede bulunmaz. Aksine anlaşılır olan bir şeyin anlaşılır olmaktan çıkararak herhangi bir sorumluluğa mahal bırakmamasını ve işleyişin bu şekilde süreklileştirilmesini sağlamaktadır.

Burası gerçekliğin yitirildiği, konuşmanın bir hakikat arayışı olmaktan çıktığı ve belirli bir amaca matuf şekilde operasyonel olarak kullanıldığı sahte bir konuşmadır. Mevzu artık ne hakikat arayışı ne hakikat duyarlılığı ne de var olan sorunun uygun bir çözüme kavuşturulmasıdır. Söz düşmüştür ve dünyayı kurtarma isteği, iddiası büyük oranda bir konfor arayışı ve örtüsüdür. Zira ne hakikatin bir değeri kalmıştır ne de bunun en somut yansıması sayılabilecek gerçeğe hürmet söz konusudur. Dil ile dünyanın perdesini aralama çabasında olan insan, adeta kendisine tuzak kurar şekilde dille, bile bile gerçeği çarpıtma yolunu seçmiştir. Elbette çarpıtma dilin parçasıdır hem de önemli bir parçasıdır. Ancak kamusal görünümde bunun resmi anlatının ve işleyişin temel unsuruna dönüşmüş olması hazindir, hazinden de ötedir.

Türkiye’de ekonomideki görünüm bunun en somut örneği olarak karşımızdadır. Açıklanan asgari ücret rakamı, daha açıklandığı gün açlık sınırının altındaydı. Milyonlarca emeklinin aldığı maaş, şu an bile asgari ücretin ve doğal olarak açlık sınırının altında. Açlık sınırının üzerinde bir ücret alan çalışanların neredeyse tamamı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırının üstündeki bir avuç insanın varlığı zaten kendi başına ne tür bir Serengeti düzlüğünde yaşam sürdüğümüze delalet etmeye yetiyor. Paylaşımda adalet yok, bölüşümde hakkaniyet yok! Görünüm böyle iken büyümeden, dünyayı dönüştürmekten, medeniyet vurgularından bahsediliyorsa, “çalışanlarımızı, emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik, ezdirmeyeceğiz” ifadeleri özgüvenle dile geliyorsa o zaman hakikatin boğazlandığını, sözün ayağa düştüğünü söylemek zaruridir. Sözün düşüşünden, hakikatin katlinden, gerçeğin karartılmasından geçilmeyen bir yerde esenlikten, yarınlara dair umuttan, güzel günler göreceğimizden nasıl bahsedebiliriz? Rahmetli Sezai Karakoç bir şiirinde yaşadığımız bu çağ çarpıklığını şöyle dile getiriyordu:

…Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim…

Sadece ekonomik vaziyette yaşadıklarımızın ibretlik hâli ortada. Mevcut bakan göreve başladığı gün “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır” demişti. Görevi devreden bakan devir teslimin finalinde gayri ihtiyari olarak bu kafkaesk anlatıda görünür figüran olmaktan çıkmış olmanın getirdiği rahatlamayla “oh!” deyivermişti. Ne, niçin irrasyonellik girdabında savrulduğumuza ilişkin bir muhasebe yürütebildik ne de şu an bile ne kadar rasyonel işlediğimizi muhakeme edebiliyoruz. Yüzyıllık hedeflerden, kronik sorunların çözümünden bahsedilen yerde bunların taşıyıcı kolonlarından birisi olan ekonomi alanında görünümümüz bu yönde.

Meseleyi çalışanların vaziyetinin içler acısı bir durumda olmasıyla sınırlı tutmamak lazım. Nitekim bizim meselemizin asıl ölümcül boyutu da burası değil. Şartlar ağırlaşabilir, kötüleşebilir, dar boğazlarla, büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliriz. Bunların pençesinde çarpıcı yoksulluklar, yoksunluklar yaşayabiliriz. Hatta insanların, ailelerin, toplumların tarihlerinde bu tip durumlar az da değil.

Konuştuğumuz dil yaşadığımız dünyanın betimlemesini iyi yapmalı, başımıza gelenin ne olduğunu olguyu çarpıtmayacak şekilde vermeli. İnsan pek çok zorluğa göğüs gerebilir, başına gelen felakete karşı dayanıklılık gösterebilir. Ancak felaketleri kadere, işkenceye, kasten yaşanan bir sistematik yağmaya dönüştürüldüğünde insan, büyük bir haksızlık duygusu içinde alt üst olmakla kalmıyor aynı zamanda kendisiyle ve ait olduğu dünyayla olan bağlarında derin bir kopuş yaşıyor. Aralık ayı enflasyon rakamının % 1’in altına çıktığı yerde aynı düzen işlemeye devam edip Ocak ayında rakam bunun 4-5 katı çıkıyorsa gerçekliğin iktidarın elinde balmumuna dönüştüğünü görmemek ancak sözü paçavraya çevirmekle mümkün. Aynı tabloya ilişkin TÜİK ve ENAG verilerini yan yana getirmek yetiyor.

Hayatla bağı kopan ekonomi-politik maalesef iktidarın kullanışlı bir aygıtına indirgenmiştir. Ne dil, ne veriler herhangi bir rasyonaliteye göndermede bulunmaz. Toplumsal afaziye yol açan “yenikonuş”un hükümranlığı altındayız. Gerçeklik yerine statükonun devamlılığını sağlayacak ikame gerçeklik için rakamların, göstergelerin işleme alındığı bir düzlemdeyiz. Böyle bir ekonomi-politikte artık medeniyetten, insandan, değerden, adaletten bahsetmek ancak gerçeğe hürmetsizlikle mümkündür. Oysa bizi gerçek özgür kılabilir. Gerçekçi olabilirsek ancak imkânsızı isteyebiliriz. Gerçekçi olmayanların imkânsız etrafında ördükleri anlatı bir postmodern kandırmaca olarak tarihe not düşülmelidir.

Açlık sınırı, asgari ücret temelinde bir ücretin temel geçim ücretine dönüştüğü ülkemizde her tür iddianın turnusol kâğıdı ekonomik alandır. Bu alandaki sarsıcı görünümdür. Paylaşımdan, bölüşümden, insanca yaşamın gereklerinden yana tavır almayan her siyaset bir kara siyasa örneği olarak çerçevelenmelidir. Bölüşüm, paylaşım üzerinden hayat tanzimi yapılmaktadır. Kuşaklar arası seyreden yaşam formları dağıtılmaktadır. Adil ve ahlaki olmayan dağılımda milyonlarca insan insandışılaşmaya mahkûm edilmektedir. Bu politikalar basit birer istatistikî veri olarak geçiştirilemezler. Devlet kendi vatandaşlarını kendi eliyle kurban etmektedir. Açlığa, yoksulluğa, sefalete sistematik şekilde sürüklemektedir. Bundan çıkış elbette mümkündür ve elbette kararlılıkla savunulmalıdır. Transferler pekâlâ başka türlü yapılabilir, pekâlâ başka türlü bir bölüşüm, paylaşım mümkündür. Bunları gölgelemek için yapılan manipülatif müdahalelere, söylemlere itibar etmemek olmazsa olmazdır. Bu uğurda samimi bir mücadele bize farkında olmadığımız kapılar açacaktı. Ancak ısrarla belirttiğim gibi en büyük talihsizliğimiz, sadece bugün maruz kaldığımız bu hoyratlığın takatimizi aşan niteliği değil. Bu hoyratlık üzerinden tıpkı ölümü görüp sıtmaya razı gelmek zorunda kalınması gibi mevcut küresel ekonomi-politiğin rasyonel işleyişini normatif olarak benimsemek ve arzulamak gibi bir talihsizliğe bizi sürüklemiş olmasıdır. Mevcut adaletsiz norma razı eden işleyişin nasıl büyük bir ölümcül darbe olduğu dikkate alınırsa bu şartlarda yaşadığımız savrulmanın ölçü tanımayan boyutları çok daha iyi fark edilecektir. Bu işleyişi mümkün kılan yerde sözün ne kadar sahici olduğu, ne kadar anlamlı ve dikkate değer olduğu üzerinde düşünülmelidir. Toplumsal adalet, hakkaniyetli bir bölüşüm ve paylaşım mücadelesinden, ufkundan ve ilkesinden yoksun kalan siyaset, doğası gereği sözün düştüğü yerde mümkündür.

 

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı’dır.

1 Mart 2026 Pazar

Deccal'in tezahürleri: Harari, Netanyahu Epstein ve Trump Prof. Dr. İlhami Güler+01/03/2026

Kur’an, hayatın anlamını/hakikatı bulma konusunda: “Bunu, onlara akıllarımı emrediyor; yoksa, onlar azgın bir toplum mu?”(52/32) sorusunu sorar ve insan hakkında şöyle bir tespitte bulunur: “Hayır! İnsan, kendini müstağni/yeterli olarak görünce, azgınlaşır.”(96/6-7). Bu azgınlığın, İnsanlığın dinsel-ahlaki kültürel tarihinde iki tane “Militan” versiyonu vardır. Biri, şımarık Yahudilerden; diğeri, kuduruk Yunanlılardandır. Helen-Roma döneminden itibaren bu iki halkın, dilin ve kültürün birbiri ile ilişkisi bilinmektedir: “Yevanic-Romaniyot”

1-JUDEO(YAHUDİ) GENETİK/METAFİZİK

Tevrat ve Kur’an, Tanrının, Firavunlar tarafından Mısırda köleleştirilen İbranileri kurtarmak için Hz. Musa’yı görevlendirdiğini ve daha sonra da, onu ve soyundan birçok kişiyi peygamber yaparak onları hidayete erdirmek istediğini sarih olarak ortaya koyar. Ancak, İbranilerin büyük bir bölümü (57/26) şımarık bir şekilde Tanrı’nın kendilerini tercih etmesini, “Seçilmişlik/Üstünlük” olarak görüp; diğer insanları aşağılık (Goi-Nokri-Gentile) olarak niteleyip; Tanrı (Yahwe)’ya karşı nankörlük ederek; -O’na teslim olma ve itaat yerine-, O’nu teslim almaya/temellük etmeye, kendilerine hizmetçi yapma küstahlığına kalkışmışlardır. Hz. İsa’nın İncilller’ de ki eleştirileri (Örneğin: Matta. 23. Bölüm) ve Kur’an’daki eleştiriler (2. Bakara suresi), bu gerçeği ortaya koyar.

İbraniler, “Ahiret” inancına iltifat etmedikleri için, kendilerini hesap vermeyecek/hesap sorulmayacak kimseler olarak görüp, dünya hayatına tutku ile gömülmüşlerdi. Kur’an, bu gerçeği şöyle tasvir eder: “Andolsun, sen onları yaşamaya bütün insanlardan –hatta müşriklerden bile- daha düşkün olduğunu görürsün. Onların her biri, bin yıl yaşamak ister; oysa uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların yaptıklarını görür.”(2/96). Yine bir İbrani/Yahudi tipolojisini şöyle tasvir eder: “Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde, onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı onlara anlat: Şeytan, onu yakaladı; o da, yoldan çıktı. Biz, -eğer isteseydik-, onu ayetlerimizle yüceltir ve üstün kılardık; fakat o, hep dünyaya sarıldı/saplandı, arzu ve heveslerinin peşine takıldı. Böyle birinin durumu, bir köpeğin durumuna benzer: üzerine varsan da, kendi haline bıraksan da, dili dışarda solur. Ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların âkibeti, işte böyledir.”(7/175-176).

“Karun” tiplemesinde olduğu gibi, uzun yaşama ve zenginlik/mal-mülk biriktirme tutkusunu Kur’an, azgınlık ve nankörlüğün (küfr) asli/içgüdüsel itkisi olarak görür: “Allah, kullarına rızkı genişletseydi; yeryüzünde fesat, taşkınlık çıkarırlardı.”(42/27. Ayrıca bkz:43/33-35). Kuzey yarım-kürede uzun zamandan beri olan da, işte bu. Zenginliğ de, gasp ve teknoloji ile elde ettiler.

Yaptıkları şımarıklık ve hadsizlikler yüzünden birinci kez Asur-Babil sürgünü (Mö: 722-593); ikinci kez MS:70 de Roma imparatorluğu eliyle (17-İsra/4-7) cezalandırılan, sürgüne gönderilen Yahudiler, diasporada iki bin yıldan beri, -Ruhlarını değil-; Zekâlarını kullanarak finans (Rothschild-Rocfeller aileleri) ve bilim-teknoloji alanlarında gösterdikleri “performans” (Byung Chul Han’ın teşhis ettiği anlam) ile insanlığın başına tekrar bela olmuşlardır. Tüm dünyada karşılaşılan bir içerleme/uçuklama olarak “Anti-Semitizm”in, yabana atılmayacak ciddi bir nedeni vardır. Bu analiz, İbrani veya Yahudileri kategorik olarak kastetmez; -Tanrı’nın yaptığı gibi- bir genelleme yapar.

İşte bir Yahudi olan Yuval Noah Harari, yazmış olduğu “Homo Sapiens”, “Homo Deus” ve “Neksus” adlı -Dünyada Yahudi iletişim-medya ağı ile “Best-seller” yapılan- kitapları, Çağdaş Yahudi Metafiziğini/Dünya Görüşünü/Hayat-İnsan algısını (Yapay Zekâ- Trans-Humanizm- Metavers), insanlığa yegâne hakikat olarak lansa eder. İsrail-Siyonizm ve Netenyahu (Filistin-Gazze Dramı), bu metafiziğin aktüel tezahüründen başka bir şey değildir. Epstein sıkandalı, yine bu Yahudi Tağutluğun (Güç istenci-İstiğna-Şeytanlık) ABD ve AB’yi kontrol altına alan pedofili karanlık yüzüdür. Amerika’nın muhalif kamusal entelektüeli olarak bilinen Yahudi Noam Çomsky’nin dahi, Epstein ile olan ilişkisinde şaşılacak bir şey yoktur.

2- GREEK(YUNAN)-BATI GENETİK/METAFİZİK

Trump ve ABD’ye gelince, o ve orası, -Genellikle- Yunan’ın Dionysosçu-trajik insan ruhunun, Aydınlanma ve Avrupa üzerinden Amerika’ya göç etmiş; George Orwell’in “Domuzlar Çiftliği” romanında (“1984”) anlattığı tipin mücessem pratiğidir. Trump, Uzun süreden beri Avrupa’yı yansılayan Amerika’nın politik aklının özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, BM, anayasa, diplomasi… Maskelerini kaldırıp atarak, Amerikan toplumunun en az yarısının ruhunu açık etmiştir: Güç istenci/Üst-insan (Nietzsche), Deaser-Machine=Arzu-makinası/Kapitalizm (Deluze-Guattari).”Make America Great Again/MAGA”.

Hegel’in dediği gibi, Pagan Yunanlılar, kendilerinde bulunmayan hiçbir niteliği, tanrılarına atfetmemişlerdir. Filozof Platon, tek bir Tanrı’ya inanmış; ancak, onu tanımadığı için, sadece ona “İyi-İdea” diyebilmişti. Aristo da, tek bir Tanrı’ya inanmış; ona “Onto-teolojik” olarak “İlk neden” ve “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici” nitelikleri dışında ahlaki bir nitelik vermemiş ve Atina toplumu için “İyi Yaşam” nihai amacı ile dünyevi bir “Mutluluk (Eudaimonia)” ahlakı önermiştir. Bunlardan önce yaşamış olan Sokrates ise, pagan dinine ve ahlakına karşı çıkarak, kendi vicdani ve düşünme gayreti ile doğru bir Tanrı imgesi ve ahlak keşfetmeye çalışmış; pagan Yunanlılar tarafından idama mahkum edilmiştir.

Batı için, “Hristiyanlık/Kilise” parantezini dışarda tutarsak; Descartesle başlayıp Laeibniz, Kant, Hegel ve Nietzsche ile devam eden “Aydınlanma” sonrası düşüncesi, “Metafizik” olarak eski Yunan’a tekrar bir geri dönüştür (Re/ö-nesans). Bu süreç, Nietzsche tarafından Nihilizm olarak: “Tanrının ölümü”, “Güç istenci”, “Çölleşme”, “Üst-insan”, “Ebedi Dönüş” olarak nitelenmiştir. Yahudi Teolog Martin Buber, “Tanrı Tutulması”; Max Weber, “Kutsal Kubbenin Çöküşü”; J.Derrida, “Huzur Metafiziğ”; E.Levinas, “Ontolojik Emperyalizm”; Karl Marx, “Katı-Kutsal Olanın Buharlaşması”; T.S Eliot, “Çoraklaşma”; Peter Watson, “Hiçlik Çağı”; M. Heidegger, “Ruhtan Zekâya Geçiş” olarak isimlendirmiştir.

Heidegger, Yunan’dan başlayan Batının Felsefe-Bilim-Teknoloji faaliyetini, “Gestell=Çerçeveleme” olarak şeylerin/kendiliklerin “mevcudiyete getirilmesi”, “açığa çıkarılması” tarzı olarak “Nihilizm” diye yorumlar: “Nihilizm, modern çağın güç alanı içine çekilmiş yeryüzü insanlarının dünya-tarihsel hareketidir… Tehlike, teknoloji yarışının kendini her yere yerleştirebilecek olmasıdır. “Her şeyin”, gerçekten ve tıpkı en son, en güçlü bilim ve teknoloji içinde “olduğu gibi olduğu” varsayımı, bizim dünya üzerindeki tahakkümümüz, giderek daha iyi/yaygın hale geldikçe; üzerimizdeki tahakkümü, sağlamlaştırılabilir. Bu, sadece “Batı” için bir tehdit değildir; Çünkü “Batı tarihi”, Dünya tarihine genişlemeye başlamak üzeredir. (Çoktan tahakküm altına aldı bile-İG)” ( Jhon Richardson, Heidegger. Çev: Soner Soysal. İst.2025. s 467). Tekniğin özünün “Teknik” değil; “Metafizik” bir şey olduğunu söyleyen Heidegger, -İnsan dahil- bütün şeylerin/kendiliklerin bu “Gestell/Çerçeveleme” içinde ekonomik birer kaynak, rezerv, stok, donanım, teçhizat olarak görülmeye başladığını vurgular.(Ricgardson, a.g.e, 453 vd.)

Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin davası olan “Rahman-Rahim” ve Hayyu’l-Kayyum”, münezzeh, kişisel/şahsî bir Tanrı’nın “var” olduğu ve tüm şeylerin/kendiliklerin, O’nun “Yaratma” sı ile mevcudiyete çıktıkları; bütün kendiliklerin ve varoluşun birer “Ayet” veya rahmet, lütuf, nimet, rızık, ihsan, ikram oldukları; İnsan soyunun da, özenle hazırlanan “Güneş sistemi” ve “Eko sistem (Dünya)” içinde ahlaki bir bağlamda “Denendiği” ve ölümden sonra tekrar diriltilerek “Ahiret”te hesaba çekileceği; ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı (Din) öğretisi, son dört yüzyıldır yeryüzünde görece sönümlenmiştir. Onun yerini, Walter Suchubart’ın “Kahraman” diye isimlendirdiği insan tipi, kültürü almıştır. (Schubart, Hz.Nuh-Hz. Muhammed çizgisini, Hz. İsa’nın şahsında dolayımlayarak “Mesihçi” tip olarak niteler. Diğer iki proto-tip: Çin’in doğa ile “Uyumlu” insan tipi ve Hindistan’ın doğadan kaçan “Zahit” insan tipidir). Bu (Kahraman) tipi Schubart, şöyle tanımlar: “Bu kültür-zihniyeti veya insan tipi, dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var-olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik gururu (kibir-istiğna-İG), erk tutkusu ile (Güç İstenci-Nietzsche) ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek, egemen olmak ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya “Kahraman” insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp saygı ile bakmaz; tersine, güç tutkusu/istenci ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözler ile yeryüzüne bakar. Tanrıdan git gide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına git gide daha çok gömülür. Laikleşme, onun kaderidir; “Kahramanlık”, başlıca yaşam duygusu; tragedya ise, sonu/amacı. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür-insan tipinde her şey, dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey, statik değildir. Promethaus gibi, Kahraman insan, her güce, her Tanrı’ya meydan okur; etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak Kahraman veya Promethausçuluk çağları, hareketli ve etkindir. Roma Dünyası, gücünün doruğunda kendini böyle hissetti. 16. Yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batısında da bu proto-tip egemen olmuştur. Son dört yüzyılın promethausçu Batı Kültürü, bu proto-tipin iyi bir örneğidir.”(P.A.Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: M.Tuçay. Ank.1972. s 117).

3- SONUÇ

Son üç yüz yılda yaşadığımız yeryüzünün büyük bir bölümünün, Avrupa ve Amerika tarafından kolonileştirilmesi, köle ticareti, sömürü, emperyalizm; Kapitaliz-Komünizm ve Faşizm gibi üç büyük siyasi-İktisadi zulüm sistemi, iki Dünya savaşı; ikinci Dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı nispi bir sükunet döneminden sonra, tekrar silahlanma yarışının kızışması, Srebrenista-Gazze katliamları, Trump’ın Görnland, Venezuella, Kanada, İran….a sarkıntılıkları, Epstein Adası skandalı, yapay zekâ/dijitalleşme ile Heidegger’in bahsetmiş olduğu “Gestell=Çerçeveleme” nin radikalleşerek insanlığın ruhunu/kalbini/vicdanını öldürmesi…; insanların “Çileden”, Dünyanın “çivisinin” çıkması; bahsetmiş olduğumuz “Judeo-Greek” metafiziğin oluşturduğu acı meyveleridir. Zira, egemen metafizik çerçevelemede ölüm, eğer hiçliğin (Nihilizm) kapısı ise, -ki öyle- :” Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle, ölüm korkusu, ölümden sonrasına yönelik değil; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır… Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben; ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür; yani kötülüğün mekanizmasının içine iter.”(Alexıus J.Bucher. “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine.” Yüzyılımızda İnsan Felsefesi. Haz: İonna Kuçuradi. Ank. 1977. S 218-219.). Şu anda Dünyada yaşanan, bundan başka nedir ki?