Ne var ki Türkiye’de adli yıl açılışları, uzun zamandır bu temel işlevinden uzaklaşmış, iktidar için ihtişamlı adalet sarayları ile övünüldüğü ve tüm gerçekliğin aksine ‘Türkiye bir hukuk devletidir‘ söylemine sığınıldığı birer seremoni haline dönüşmüştür. Oysa asıl mesele, adaletin fiziki mekanlarda söyleminin değil, ruhunun ve işlevinin yokluğudur. Bugün Türkiye, ne yazık ki tarihinin en ağır yargı krizlerinden birini yaşamaktadır ve bu krizin yansımaları, toplumun her hücresinde hissedilmektedir.
Adalet kavramı, tarih boyunca her
medeniyetin üzerinde yükseldiği temel ilke olmuş; bozulduğunda ise o
medeniyetin çöküşünü hazırlamıştır. Roma hukukundan Müslümanların öncü olduğu
medeniyetlere, modern anayasalardan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne kadar
ortak payda hep aynı olmuştur: Adalet olmadan devletin meşruiyeti ve bekası
sağlanamaz. Türkiye’nin bugünkü manzarası, bu tarihsel dersleri hiçe sayan bir
tabloyu gözler önüne sermektedir. Yargı mekanizmasının, gücün ve siyasetin
vesayetine girdiği, “Adalet mülkün temelidir” sözünün bir slogandan öteye
geçemediği trajik bir sürecin içinden geçmekteyiz.
YARGIYA GÜVENİN ÇÖKÜŞÜ: İSTATİSTİKLERLE ÇÜRÜTÜLEN
PEMBE TABLOLAR
Türkiye, bugün yargıya olan güvenin
tarihsel dip yaptığı bir dönemden geçiyor. İktidarın çizdiği pembe tabloların
aksine, somut veriler ve uluslararası raporlar bu gerçeği tüm çıplaklığıyla
ortaya koyuyor. Dünya Adalet Projesi’nin Hukuk Devleti Endeksi’nde 2024
itibarıyla 142 ülke arasında 117. sırada yer almamız, yalnızca soyut bir
sıralama değil; günlük hayatımızı, hak arama hürriyetimizi ve geleceğe olan
inancımızı doğrudan etkileyen bir krizin göstergesidir. Yürütme üzerindeki
sınırlamalarda 135., temel haklarda ise 133. sırada olmamız, devletin en temel
işlevlerinden biri olan hukuku koruma ve uygulama görevinde ne kadar geriye
düştüğümüzün kanıtıdır. Honduras, Angola, Nijer gibi devletlerin bile
Türkiye’nin önünde yer alması, köklü bir devlet geleneğine sahip olan
Türkiye’nin kurumsallıkta ne denli dramatik bir düşüş yaşadığını gözler önüne
sermektedir.
Bu utanç tablosunun bir diğer yansıması da
içerde adalet arayışlarının tıkanmış olmasıdır. Vatandaşlar, hak arayışlarını
Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) kadar bireysel başvuru yoluyla sürdürmek zorunda
kalıyorlar. Ekim 2012’den Haziran 2025’e kadar AYM’ye yapılan bireysel başvuru
sayısı 686 bini aştı. Mahkeme önünde birikmiş olan 113 binden fazla dosya,
adalet beklentilerinin yıllarca askıda kaldığını gösteriyor. Karşılaştırma
yapmak gerekirse, benzer nüfusa sahip Almanya Anayasa Mahkemesinde bekleyen
dosya sayısı 2.500’ün altındayken, bizdeki dosya sayısının bunun 45 katı
olması, sistemin işlemez hale geldiğinin en somut göstergesidir. Daha da
çarpıcı olanı, esastan incelenen 81.145 dosyanın 79.565’inde hak ihlali tespit
edilmiş olmasıdır. Bu, incelenen her 100 başvurudan 98’inde vatandaşların temel
haklarının çiğnendiği anlamına geliyor.
Bu tablo, uluslararası arenada da teyit
edilmektedir. 2024 itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) 21 bin
600 dosya ile hakkında en çok başvuru yapılan ülke Türkiye’dir. Avrupa’daki
toplam başvuruların yüzde 35,8’i Türkiye’den gelmektedir. Tüm 47 üye ülkenin
toplamından bile daha fazla başvuruya konu olan bir ülkede bırakın adaletin
kendisini, adalet mekanizmasının varlığından bahsedilebilir mi?
Cumhurbaşkanı‘nın “Dünya 5’ten Büyüktür”
sloganının uluslararası arenada neden herhangi bir karşılığının olmadığını
Türkiye’nin adalet karnesi yeterince açıklamaktadır.
YARGININ BAĞIMSIZLIĞINA VURULAN
DARBELER
Bir ülkede yargı bağımsız değilse, orada
hukuk devleti yoktur. Türkiye’de yargı, eskiden beri yürütmenin gölgesinden
kurtulamamış, aksine onun bir parçası gibi hareket etmeye zorlanmıştır.
Günümüzde yargı bağımsızlığı hiç olmadığı kadar zayıflatılmıştır. Bu durumun
ana aktörlerinden biri, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)’dır. Zira HSK, fiilen
iktidarın bir uzantısı gibi çalışmaktadır. Yargıtay ve Danıştay üyeleri dışında
kalan 25 bin civarındaki hâkim ve savcının yalnızca yüzde 3’ü coğrafi teminata
sahipken, geri kalan yüzde 97’si iktidarın hoşuna gitmeyen kararlar verdiğinde
tayin tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Hakimlerin ve savcıların, mesleki
kariyerlerini güvence altına almak için iktidara yakın durma baskısı
hissetmesi, hukukun üstünlüğünü temelden sarsmaktadır. HSK kararlarına itiraz
yolunun olmaması ve kurulun Adalet Bakanlığı ile olan organik bağları, yargı
bağımsızlığını imkânsız kılmaktadır.
Bu yapının en temel sonucu, hâkimlerin
kanuna ve vicdana göre değil, siyasi iradenin bilinen veya varsayılan
beklentilerine göre karar vermek zorunda kalmasıdır. Savcılar ise delilden
ziyade, siyasi konjonktüre göre hareket ederek karar almaları yaygındır.
Bugün vatandaşlarımız, “adalet” kelimesini
duyduğunda “hakkın teslimi”ni değil, “gücü olanın işini görmesini”
anlamaktadır. Yargıdaki bu çürüme, toplumun adalet duygusunu kökten
sarsmaktadır. Yeni yapılan bir ankete göre Türkiye’de yargı sisteminin tarafsız
ve bağımsız çalıştığına inanıyor musunuz sorusuna vatandaşlarımızın yüzde
75.8’i hayır, yüzde 20.6’sı ise evet cevabını veriyor. İktidar, yargıyı siyasi
rakiplerini tasfiye etmek için bir mekanizmaya dönüştürmekle elimizde kalan
seçim demokrasisinin de yalnızca kağıt üzerinde varlığını sürdürdüğünü
gösteriyor.
YOLSUZLUK, ÇÜRÜME VE RÜŞVET DÜZENİ:
BATAN BİR GEMİ
Yargının içinde bulunduğu çürüme, yalnızca
soyut kavramlar ya da istatistiklerle değil, somut olaylarla da karşımıza
çıkmaktadır. İstanbul Anadolu Başsavcısı İsmail Uçar’ın HSK’ya gönderdiği
mektup, bu çürümenin boyutunu gözler önüne sermiştir. Mektupta yer alan rüşvet
karşılığı tahliyeler, para karşılığı alınan mahkeme kararları, yargı içinde
yaygın olduğu bilinen bir düzenin açıkça itirafı niteliğindedir. Tahliye
kararlarının 500 bin lira ile 1 milyon Euro arasında pazarlık konusu edilmesi,
uyuşturucu baronlarının ve organize suç liderlerinin kolayca serbest
kalabilmesi gibi iddialar, adaletin parayla satın alınabilir bir meta haline
geldiği bir ülkenin tablosunu çiziyor.
Bu denli yozlaşmış bir ortamda kim hukuka
güvenebilir? Hangi yatırımcı, mülkiyet hakkının korunacağına inanarak uzun
vadeli yatırım yapabilir? Bu soruların cevabı, Türkiye’nin içinde bulunduğu
ekonomik krizle de doğrudan ilişkilidir.
Yargının bu kadar çürüdüğü bir düzende,
yolsuzlukla mücadele etmek de mümkün değildir. İktidar, yolsuzluk iddialarına
kendi çevresinde gözlerini kapatmakta, bu konuda samimi bir mücadele
sergilememektedir. Muhalif belediye başkanları hakkında en ağır tedbirler
uygulanırken, aynı iddialarla haklarında soruşturma izni verilen AK Partili
belediye başkanlarından şu an için hiçbirinin tutuklanmaması, hukukun
dost–düşman ayrımı üzerinden işlediğinin açık bir göstergesidir.
Bir tarafta hukukun “düşman hukuku”
edasıyla işletildiği, diğer tarafta ise yargının bir kalkan görevi görerek
yolsuzluk yapanları koruduğu “dost hukuku” iktidarın uzun yıllardır pratiği
haline gelmiş durumdadır. İktidarın bu ikili devlet anlayışı, “tuzun koktuğu”
bir duruma işaret etmektedir.
SİYASİ MÜHENDİSLİĞİN ARACI OLARAK YARGI VE
DEMOKRASİNİN TASFİYESİ
Türkiye’de özellikle siyasi davalar,
yargının bir mühendislik aracı olarak nasıl kullanıldığını tüm dünyaya
göstermektedir. İstanbul’da başlatılan “Kent Uzlaşısı” soruşturması,
muhalefetin seçimlerde elde ettiği başarıyı cezalandırma amacı taşıyan bir hukuk
katliamıdır. Yargı, bu olayda, sandıkta kazananları cezalandırmak için bir sopa
işlevi görmektedir. Bu uygulamalar, yalnızca siyasi rakipleri değil, aynı
zamanda halkın iradesini de cezalandırma amacı taşıyan eylemlerdir.
Gazetecilere yönelik başlatılan
soruşturmalar, davalar ve tutuklamalar, etkili eleştirel seslerin susturulmak
istendiğinin bir göstergesidir. Nuray Mert, Fatih Altaylı, İsmail Saymaz, Timur
Soykan ve Şirin Payzın gibi birçok gazeteci, düşüncelerini açıklamalarından
dolayı hedef alınmıştır. Bu durum, yargının temel haklar ve ifade özgürlüğünü
korumak yerine, onu baskılamak için kullanıldığını kanıtlamaktadır. Benzer
şekilde, CHP’li belediye başkanlarına açılan davalarla birlikte tutuklamalar,
yargının siyasi bir tasfiye aracı olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
Bu “ikili devlet anlayışı”, hukuk devleti
ilkesini ortadan kaldırmaktadır. İktidar, adeta “bendensen üstünü kapatır, seni
koruruz; benden değilsen, ortada bir şey yoksa da buluruz bir gerekçe, canına
okuruz” demektedir.
TUTUKLAMALARIN CEZAYA DÖNÜŞMESİ VE CEZAEVLERİNİN ACI
GERÇEKLİĞİ
Evrensel hukukta tutuklama, istisnai bir
önlemdir; temel kural ise özgürlüktür. Ancak Türkiye’de tutuklama, iktidarın
çok kullanışlı baskı aracıdır . Gazetecilerden siyasetçilere, belediye
başkanlarından sivil toplum temsilcilerine kadar çok geniş bir kesim,
kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan, yıllarca özgürlüklerinden mahrum
edilmektedir.
1 Ağustos 2025 itibarıyla cezaevlerinde
57.503 tutuklu bulunmaktadır. Bu sayı, nüfus oranına göre Türkiye’yi Avrupa’da
en fazla tutukluya sahip ülke yapmaktadır. Almanya’da toplam mahpus sayısı
(hükümlü+tutuklu sayısı) 60 bin civarındayken, bizde sadece tutuklular bu
sayıya yakındır.
Sağlık sorunları olan tutukluların
cezaevinde tutulması, adaletin merhametsiz bir baskı aracına dönüştüğünün
kanıtıdır. Kanser hastası Murat Çalık’ın, sağlık durumuna rağmen hâlâ
cezaevinde tutulması, hukukun değil, bir “diz çöktürme projesinin” göstergesidir.
Aynı şekilde, 8 aylık hamile öğretmen Merve Zayım’ın yaşadıkları, adaletin en
temel insani ilkelerden bile ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Zayım,
doğumuna sayılı günler kala defalarca tahliye talebinde bulunmasına rağmen beş
kez talebi reddedilmiş, doğum sonrası tekrar 20 saate yakın suların kesik
olduğu Edirne Cezaevine gönderilmiştir. Merve hanım ve oğlu, yoğun tepkiler
sonrası ancak tahliye edilmiştir.
Cezaevleri, adalet krizinin en çıplak
göründüğü alanlardan biridir. Kapasitesi 304 bin olan cezaevlerinde 413 bin
kişi kalmaktadır, bu da yüzde 140’lık bir fiili doluluk oranı anlamına
gelmektedir. Haziran ayında yürürlüğe giren 10. Yargı Paketi’nin cezaevlerini
boşaltacağı iddia edilmişti, fakat birkaç ay içinde doluluk yeniden rekor
seviyeye ulaşmıştır. Bu “doldur–boşalt-doldur” döngüsü, sorunun yasalardan
değil, uygulayıcıların zihniyetinden kaynaklandığını göstermektedir. 2024
yılında 68 mahpusun intihar ederek yaşamına son vermesi, cezaevlerinin
umutsuzluk ve çaresizlik mekânlarına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Hüseyin
Parlak’ın Manisa Cezaevi’nde yaşadığı ağır ihmal sonucu ölümü, sistemin vahim
halini gözler önüne sermektedir.
YÜKSEK YARGI KARARLARININ YOK
SAYILMASI: ANAYASAL DÜZENİN ASKIYA ALINMASI
Bir ülkede yüksek yargı organlarının
kararları yok sayılıyor ve uygulanmıyorsa, o ülkede anayasal düzen bizzat
devlet eliyle askıya alınmıştır. Türkiye’de Osman Kavala, Selahattin Demirtaş,
Can Atalay ve Yüksel Yalçınkaya kararları, bu hukuksuzluğun sembolleri hâline
gelmiştir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hak ihlali
tespit etmesine, derhal serbest bırakılmaları gerektiğini belirtmesine rağmen,
iktidar ilgili kararları uygulamamakta ısrar etmektedir.
En çarpıcı örnek, milletvekili seçilmesine
rağmen hâlâ cezaevinde tutulan Can Atalay dosyasıdır. AYM, Atalay’ın seçilme ve
siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş, tahliyesini
istemiştir. Ancak yerel mahkeme bu kararı tanımamış, Yargıtay ise açıkça
Anayasa’ya aykırı biçimde AYM’yi “yetkisini aşmakla” suçlamıştır. Bu durum,
yürürlükteki anayasal düzenin sırtı sıvazlanan Yargıtay eliyle askıya alınması
anlamına gelmektedir. Benzer şekilde, on binlerce vatandaşın haklarını gasp
eden Yalçınkaya kararı da uygulanmamıştır. Hukuksuzluğun ve keyfiliğin
kişilerin en temel varoluşsal değerlerini dahi hedef aldığı bir ortamda,
vatandaş hakkını nasıl arayacak, haysiyetini nasıl koruyacaktır?
TEK ÇIKIŞ YOLU: HUKUKUN İHYASI VE
TOPLUMSAL BARIŞ
Türkiye, Ak Parti’nin kuruluş felsefesinde
dile getirdiği “hukuk devleti” ve “özgürlükçü anayasa” ideallerini terk ettiği
ölçüde bu çıkmaza girmiştir. Çıkış yolu da yine hukuk devletine dönüşten
geçmektedir. Zira hukuk devleti sadece bir slogan değil, her an kendini ispat
etmekle mükellef bir uygulamadır. İnsanlık tarihini okuyanlar, tüm güçlerin tek
elde toplandığı düzenin tiranlaşmaya yol açtığını ve devleti ve toplumu
felakete sürüklediğini çok iyi bilirler. Bu sebeple halkın egemenliğine dayanan
modern Cumhuriyet fikrinin temel esası şahıs ve talimat devleti değil, kanun ve
hukuk devleti olarak tasarlanmıştır. Bunun gereği de yürütmenin gücünü
kısıtlayacak ve yaptıklarını denetleyecek ve hukuka tabi kılacak şahsiyetli
kurum ve kurullardır.
Bu saatten sonra Türkiye’nin içinde
sürüklendiği bu derin krizden çıkış, yalnızca teknik bir reformla değil, köklü
bir zihniyet değişimiyle mümkündür.
BİR VİCDAN ÇAĞRISI
“Adalet mülkün temelidir.” Temeli sarsılan
bir mülkün, üzerine inşa edilen ihtişamlı binalar tarafından ayakta
tutulamayacağı açıktır. Türkiye’nin geleceği için ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni
binalar değil, adaletin bizzat kendisidir. Bu sorumluluk, yalnızca hukukçuların
değil, toplumun tüm kesimlerinindir. Zira adaleti hiçe sayan bir düzen, kimseye
güvenlik ve istikrar vaat edemez.
Peygamber Efendimiz’in, “Sizden önceki
milletleri helak eden nokta şudur: Aralarında kuvvetli birisi hırsızlık yaptığı
zaman hukuku bırakırlar, zayıf birisi hırsızlık yaptığı zaman hukuku tatbik
ederlerdi” sözü, içinde bulunduğumuz durumu en iyi şekilde özetlemektedir.
Türkiye’nin yeniden adaletle, hukukla ve
vicdanla buluşması mümkündür. Ve bu, hepimizin ortak vazifesidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.