Türkiye’de günümüzde genç ve eğitimli nüfusta işsizlik, toplam nüfusa göre oldukça yüksektir. Bu da aslında gençlerin büyük bir kısmının genel (Anadolu Lisesi) lise denilen liselerde okuması ve üniversite düzeyinde de öğretim kurumlarının ihtiyaç olup olmamasına bakmaksızın, çok sayıda programı açıp bu programlara öğrenci almasından kaynaklanmaktadır.
PROF. DR. MURAT
YILMAZ
Eğitim fakültesi
mezunları ile diğer fakültelerden mezun sayısının giderek artması ve yeni
kurulan öğretmen akademisi (Milli eğitim akademisi) ile birlikte Türkiye’de
öğretmen atamaları konusu son yıllarda sık sık gündeme gelmekte ve
tartışılmaktadır. Günümüzde Türkiye’de toplam doğurganlık hızının nüfusun
kendini yenilemesi için kritik değer olan 2,06 oldukça altına, 1,5’e inmesi ve
ortalama ömür ile ortanca yaşın giderek yükselmesi ve dolayısıyla nüfusun
yaşlandığı bir süreçte bu konuyu demografik veriler ışığında ve nüfus yapısının
değişimi ile birlikte ele almak faydalı olacaktır. Çünkü önümüzdeki yıllarda
demografik yapının değişimi eğitim ve sağlık başta olmak üzere bir çok hizmet
alanında ihtiyaç duyulacak-çalışacak insan sayısını etkileyecektir.
Türkiye’de son
yıllarda çocuk nüfus oranı giderek azalmakta ve çalışma çağı ile yaşlı nüfus
oranı ise artmaktadır. 2000 yılında çocuk nüfusun sayısı 20 milyon 220 binken
2024’te bu sayı 17 milyon 926 bineinmtir. Aynı süreçte çocuk nüfusun toplam
nüfustaki payı da %30’dan %21’e inmişyit. Aynı süreçte yaşlı nüfusun sayısı
yaklaşık 3,9 milyondan 9,1 milyona ve toplam nüfustaki payı da %5,7’den
%10,6’ya çıkmış, çalışma çağındaki nüfusun sayısı 43,7 milyondan 58,6 milyona
ve payı da yaklaşık %64’ten %68’e çıkmıştır.
Peki bu süreçte
Türkiye’de öğretmen ve öğrenci sayısında nasıl bir değişim yaşandı? 2000
yılında 227 bini okul öncesi eğitimi, 10 milyon 500 bini ilköğretim ve 2 milyon
400 bini de ortaöğretim (lise) kurumlarında öğrenim gören yaklaşık 13 milyon
127 bin öğrenci bulunmaktaydı. Aynı yıl okul öncesi eğitimi veren okullarda 12
bin, ilköğretim okullarında 345 bin ve liselerde 140 bin olmak üzere toplam 497
bin öğretmen göre yapmaktaydı. 2010 yılına gelindiğinde okul öncesinde öğrenci
sayısı 981 bine, ilköğretimde 11 milyona, liselerde 4,7 milyona ve toplam da 16
milyon 681 bine çıkmıştı. 2010 yılında okul öncesinden liseye kadar tüm örgün
eğitim kurumlarında görev yapan öğretmen sayısı da 774 bine çıkmıştı. 2019
yılına gelindiğinde 1 milyon 630 bini okul öncesi eğitimde, 11 milyonu
ilköğretim kurumlarında, ve 5,6 milyonu da liselerde olmak üzere toplam 18
milyon 230 bin öğrenci öğrenim görmekteydi. 2019 yılında toplam öğretmen sayısı
yaklaşık 1 milyon 161 bine ulaşmıştı. 2023-2024 eğitim öğretim yılında okul öncesinde
yaklaşık 1 milyon 954 bin, ilkokulda 5 milyon 644 bin, ortaokulda 5 milyon 315
bin ve liselerde 5 milyon 797 bin olmak üzere toplam 18 milyon 709 bin öğrenci
öğrenim görmekteydi Aynı öğretim yılında öğretmen sayısı 122 bini okul öncesi,
309 bini ilkokul, 378 bini ortaokul ve 397 bini de ortaöğretimde olmak üzere
toplamda 1 milyon 206 bine çıkmıştı (Tablo 1).
Yaklaşık çeyrek
asırlık süreçte okul öncesi eğitim veren kurumlarda öğrenci sayısı 227 binden 1
milyon 954 bine çıkmıştır. Diğer bir ifade ile 23 yılda okul öncesi eğitim
kurumlarında eğitim alan öğrenci sayısı 1 milyon 727 bin yani %761 artmıştı.
Şüphesiz 2000’li yılların başında yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan okul öncesi
eğitim kurumları, sonraki süreçte hızla ülke sathına yayıldı. 2000-2023 yılları
arasında okul öncesi öğretmenlerinin sayısı da giderek arttı. 2000 yılında
sadece 12 bin olan bu sayı, 2023’te 122 bine çıktı. Öğretmen sayısı 23 yılda
110 bin yani %916 artmış oldu (Tablo 1). Okul öncesinde öğretmen başına düşen
öğrenci sayısı ise aynı süreçte 18,9’dan 16’ya indi.
2000-2023
sürecinde ilkokul ve ortaokulu kapsayan ve bir dönem 8 yıl, bir dönem 5+3 ve
son yıllarda da 4+4 yıllık olan ilköğretim kademesindeki öğrenci 10,5 milyondan
10 milyon 959 bine (2010 ve 2019’da yaklaşık 11 milyona çıktıktan sonra sonra
son yıllarda biraz azaldı aslında) çıkmıştı. Yani 23 yılda ilköğretimdeki
öğrenci sayısı yaklaşık 459 bin, diğer bir ifade ile %4 arttı. 2000 yılı
öncesinde de ilköğretim kademesinde okullaşma oranı yüksek olduğu için son 23
yılda bu kademedeki artış, okul öncesine göre çok az olmuştur. İlköğretim
kademesinde 2000 yılında 345 bin olan öğretmen sayısı ise 2023’te 687 bine
çıktı ve öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 30,4’dan 15,9’a indi. Diğer bir
ifade ile bu kademede 23 yılda öğretmen sayısı 342 bin yani %99 arttı ve bu
nedenle öğretmen başına düşen öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı
(Tablo 1).
23 yılda orta
öğretim yani lise öğrencisi sayısı ise yaklaşık 2,4 milyondan yaklaşık 5,8
milyona çıktı. Yani bu sayı 3,4 milyon, diğer bir ifade ile %142 arttı.
Şüphesiz 2005-2006 eğitim öğretim yılı birlikte zorunlu eğitimin 12 yıla
çıkması yani lise eğitiminin de zorunlu olması, son 23 yılda lise öğrencisi
sayısının giderek artmasına neden olmuştur. 2000-2023 arasında liselerde görev
yapan öğretmen sayısı da 140 binden 398 bine çıktı. Diğer bir ifade ile 23
yılda lise öğretmeni sayısı 258 bin yani %184 arttı (Tablo 1). Bu süreçte orta
öğretim kurumlarında öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 17,1’den 14,6’ya
indi.
Kısaca 23 yılda
okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretimde düzeyinde eğitim gören öğrenci sayısı
13 milyon 127 binden 18 milyon 709 bine çıktı yani 5,6 milyon (%42,5) artttı.
Bu süreçte belirtilen eğitim kademelerinde görev yapan toplam öğretmen sayısı
da 497 binden 1 milyon 206 bine çıktı. 23 yılda öğretmen sayısı 709 bin yani
%143 arttı (Tablo 1). Öğretmen sayısı öğrenci sayısına göre daha büyük oranda
arttığı için toplamda öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 26,4’ten 15,5’e
düştü. Bu da yukarıda detaylı olarak anlatıldığı gibi öğrenim-okul düzeylerine
göre farklı olmakla tüm düzeylerde ve toplamda öğretmen başına düşen öğrenci
sayısında ciddi bir iyileşme anlamına gelmektedir.
Yukarıda da
değinildiği gibi Türkiye’de son yıllarda nüfusun yapısı değişmekte ve nüfus
hızla yaşlanmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de kabaca 5-17 yaş grubuna
denk gelen okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise düzeyi öğrenci sayısı giderek
azalacaktır. Zira 2000-2024 arasında 0-14 yaş grubu yani çocuk sayısı kabaca 20
milyon 220 binden 17 milyon 926 bine inmiştir. Aynı süreçte bu nüfusun toplam
nüfustaki payı da %30’dan %21’e inmiştir. 2000-2023 arasında 5-17 yaş arası
eğitim çağındaki nüfus yaklaşık 17 milyon 961 binden 16 milyon 771 bine
inmiştir. Yani yaklaşık 1 milyon 200 bin azalmıştır. Oysa aynı dönemde öğrenci
sayısı 13 milyon 127 binden 18 milyon 709 bine çıkmıştır. Bu durumun nedeni
özellikle belirtilen dönemde okul öncesi ve orta öğretim düzeyinde okullaşma
oranının artmasıdır. Çünkü her iki kademede de başlangıçta zorunlu olmayan
eğitim, zamanla zorunlu hale gelmiş ve bu nedenle okullaşma oranı ve öğrenci
sayısı hızla artmıştır. Bu süreçte ilkokul ve ortaokuldan oluşan ilköğretim
öğrencilerinin sayısında cılız bir artış yaşanmıştır. Çünkü bu düzeyde zorunlu
eğitim zaten 1998’de başlamıştı. Ancak önümüzdeki süreçte okul öncesinden
başlayarak her kademede her yıl daha az öğrenci eğitim görecektir. Çünkü 0-4,
5-9 ve 10-14 yaş gruplarının toplam nüfustaki payı her geçen yıl azalmaktadır.
Bu veri aslında Türkiye’de öğretmen ihtiyacının da önümüzdeki süreçte giderek
azalacağını göstermektedir.
Önümüzdeki
yıllarda Türkiye’de derslik, okul ve öğretmen ihtiyacı demografik gerçekler
çerçevesinde planlanmalıdır. Tüm düzeylerde derslik ve öğretmen başına düşen
öğrenci sayısı gelişmiş ülkeler düzeyine (ortalamasına) ulaşmıştır. Ancak
eğitimde bölgesel farklılıklar ve fırsat eşitsizlikleri hala devam etmektedir.
Bu anlamda öğretmen ve derslik sayısının yetersiz olduğu bölgeleri ayrı
değerlendirip o bölgelerde yeni fiziki alt yapı yatırımı ve öğretmen istihdamı
sağlanmalıdır. Fakat çocuk nüfusun ve dolayısıyla eğitim çağındaki insan
sayısının azaldığı gerçeğinden hareketle eğitim fakültelerine alınan öğrenci
sayısınında yeni planlamalar ve radikal değişiklikler yapılmalıdır. Öte yandan
yıllardır popülist politikalara bağlı olarak ihtiyaç olmamasına rağmen bir çok
kişiye formasyon belgesi verilmesi, öğretmenliğin her bölüm mezununun kolayca
yapabileceği bir meslek olarak algılanmasına neden olmuştur. Bu politikanın
realiteden uzak, çok yanlış bir politika olduğu yeni kurulan öğretmen
akademisine alınacak öğretmen adayı sayısının sadece 10 binle sınırlı
kalmasıyla ortaya çıkmıştır. Çünkü hali hazırda eğitim fakültesi ve formasyon
belgesi almış diğer fakülte mezunlarının sayısının 650 bin (2023’te KPSS’ye
giren aday sayısı yaklaşık 572 bin iken 2024’te bu sayı 527 bine indi, yani her
yıl sınava girmeyenlerin sayısının da 70 bine yakın olduğu düşünülse toplam
sayının 650 bin civarında olduğu söylenebilir) civarında olduğu tahmin
edilmektedir. 10 bin kişi bu 650 bin kişinin sadece %1,5’ine denktir. Bu da
demektir ki yıllardır eğitim fakültelerine çok sayıda öğrenci alınması ve
özellikle her isteyene formasyon belgesinin verilmesi, umut tacirliğinden başka
bir şey değilmiş. Konunun uzmanları bunu görüyor ve dile getiriyordu. Ancak
çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan popülizm bu gerçeğin herkes
tarafından görülmesini 15-20 yıl geciktirdi. Maalesef bugün eğitim
fakültelerinde fizik, kimya, biyoloji ve fen bilgisi gibi bazı bölümlere
öğrenci gelmemektedir. Bu ciddi bir problemdir. Çünkü bu fakültelerde 4 yıl eğitim
almamış, öğretmen yetiştiren bir okulun ikliminde yoğrulmamış gençlerin sadece
öğretmen akademisinde 12-14 ay eğitim alarak iyi bir öğretmen olması (konuya
hakim olanların çok iyi bildiği gibi) mümkün değildir.
Yine öğretmen
akademisi ile ilgili şu konu da akla gelmektedir. Acaba 30’a yakın ilde
öğretmen akademisi kurulacağına 20 yıl önce eğitim fakültesi sayısı 92’den 30’a
indirilse ve bu 30 fakülteye alanların ihtiyacı da göz önüne alınarak toplamda
yılda en fazla 20 bin öğrenci alınsa, ayrıca her isteyene formasyon verilmese
daha doğru olmaz mıydı? Bu seçenek hayata geçmiş olsaydı muhtemelen bugün
öğretmenlik mesleği daha farklı bir yerde olurdu. Ve atama bekleyen öğretmen
adayı sayısı 750 bin değil en fazla 20-30 bin civarında olurdu. Gerçekler er ya
da geç yüzleşmekteyiz. Ancak modern dünyada projeksiyon yapıp geleceği gören,
ihtiyaç analizini zamanında yapan, insan kaynağını doğru yönlendiren, eğiten ve
istihdam edenler kazanacaktır.
Şunu unutmamak
lazım: Rövanşizm Türkiye’ye hep zarar verdi. 1996’da post modern darbe
süreciyle birlikte imam hatipleri bitireceğiz diyen zihniyet, en büyük darbeyi
mesleki eğitime vurdu. Çünkü kat sayı uygulaması (mezun olduğu alandan farklı
bölüm tercih edildiğinde puan kırma) imam hatiplerin yanı sıra meslek
liselerini de bitirdi. Oysa 90’lı yıllarda sıradan vatandaşın ‘Ben çocuğumu
sanat okuluna göndereceğim. Sanat koldaki altın bileziktir’ sözünü sık sık
duyardık. Oysa ülkeyi yöneten zihniyetin başka öncelikleri vardı maalesef. O
darbedelerden sonra Türkiye’de son yıllarda biraz toparlansa da bugün hala
mesleki eğitim olması gereken yerde değildir. Son yıllarda 5-6 bin nüfuslu bir
kasaba ya da mahallede 2-3 imam hatip okulunun açılması da ilginçtir. Oysa
bugünkü imam hatip okullarında 1990’lı yılların imam hatiplerinin başarısını
mumla aramaktayız. O nedenle rövanşizmi bırakıp ihtiyaç analizi yaparak insan
kaynağını doğru yönlendirmeli, eğitmeli ve istihdam etmeliyiz.
Daha önce de
belirttiğimiz gibi (Yılmaz, 2023) ‘Gelişmiş ülkelerde öğrenciler ilgi ve
yeteneklerine göre yönlendirilmektedir. Bu sayede hayatlarının ileriki
aşamalarında sevdikleri meslekleri yaparak toplumlarına fayda sağlamaktadırlar
(hizmet etmektedirler). Fakat Türkiye’de sınav ve test odaklı olan ve
öğrencilerin düşünme, okuma, dinleme, yazma, resim yapma (resmetme), çizim
yapma, çeşitli müzik aletleri çalma, bedensel hareketleri yapabilme becerisini
geliştirmeye odaklı olmayan eğitim sistemi, gençleri geleceğe sağlıklı bir
şekilde hazırlamaktan uzaktır. Özellikle 28 Şubat sürecinde ideolojik
kaygılardan dolayı imam hatip liselerinin yanı sıra diğer meslek liselerinin de
önünün kapanması ve adeta dışlanması, son 30 yılda Türkiye’de mesleki eğitime
ciddi bir darbe vurmuştur. Oysa gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizde de üretim
odaklı, tarım, sanayi ve inşaat sektörlerinde ihtiyaç duyulan ara elemanları
yetiştiren ve bu nedenle çok kritik öneme sahip olan mesleki eğitim
kurumlarının güçlendirilmesi ve daha işlevsel hale getirilmesi gerekmektedir.
Öte yandan
Türkiye’de günümüzde genç ve eğitimli nüfusta işsizlik, toplam nüfusa göre
oldukça yüksektir. Bu da aslında gençlerin büyük bir kısmının genel (Anadolu
Lisesi) lise denilen liselerde okuması ve üniversite düzeyinde de öğretim
kurumlarının ihtiyaç olup olmamasına bakmaksızın, çok sayıda programı açıp bu
programlara öğrenci almasından kaynaklanmaktadır. Bunun önüne geçmek için
yukarıda değinildiği gibi gençlerin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi,
orta öğretimde mesleki eğitime önem verilmesi ve yüksek öğretim kurumlarının da
arz-talep dengesini gözeterek program sayısını ve mevcutlarını
(kontenjanlarını) güncellemeleri gerekmektedir.
*Prof. Dr. Murat
YILMAZ, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yazarak, düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz.