30 Ekim 2025 Perşembe

İnsanlık sendromunun ‘U çukuru’ Yusuf Tosun-30/10/2025

Bugün bireylerin yaşadığı bunalımlarla birlikte toplumsal bir kriz de yaşıyoruz. Bireylerin içine saplandığı tatminsizlik, pişmanlık, yalnızlık, yetersizlik, başarısızlık… yanında çocukların vahşice katledildiği, insanların yaşlı-genç demeden barbarca bombalandığı, savaşların tüm dünyayı sardığı bir dönemi soluyoruz. İşte Gazze, Ukrayna, İran, Suriye… Sözüm ona teknolojinin en üst seviyede seyrettiği dijital çağdayız. Hâl böyle olunca savaşlar da dijital oluyor. Demir kubbe, insansız hava araçları, nokta vuruşlar, süpersonik füzeler, uzaktan cihaz patlatmalar, yüz okuma sistemleri… ve daha birçok yöntem yapay zekâ desteğiyle yapılıyor.

Lakin insanlığımız hala diplerde seyrediyor. İnsan kanı oluk oluk akıyor. Her gün onlarca çocuk bombalanıyor ve dahi açlıktan, susuzluktan ölüyor. Hiç bu kadar barbar, vahşi ve de biçare bir duruma düşmedik herhalde. Sanki hem birey hem de toplum olarak insanlığını unutmuşçasına bir alzheimer hali yaşıyoruz. Bu durum tam da “U çukuru”nun en dibini anımsatıyor bize. Evet, insanlık bugün U çukurunda debeleniyor. Hem de öyle, böyle değil.

Peki nedir bu “U Çukuru?

ORTA YAŞ KRİZİ VE SETİYA’NIN U EĞRİSİ

Orta yaş krizi ilk olarak 1965 yılında Elliott Jaques (1917–2003) tarafından ortaya atılmış ve özellikle Batı toplumunda orta yaşlarda ya da orta yaşlılarda, gençlik çağlarını geride bırakmanın duygusallığı ve yaşlanmanın hissedilmesi ile dramatik olarak özgüvenin azalması sonucu görülen bir süreç olarak tanımlanıyor kaynaklarda. Orta yaş döneminde olan erişkinlerin çoğu, hayatlarının yarısını tüketmiş olabilecekleri düşüncesi ile orta yaş sendromuna girebilmektedir.

Etik, epistemoloji ve zihin felsefesi alanında da çalışmalar yapan İngiliz Profesör Kieran Setiya ise bir kitabına da isim olan söz konusu “Orta Yaş Krizi”ni dikkat çekici bir metaforla açıklar. Bu metafor; U Eğrisi’dir. İngiltere Hull doğumlu genç felsefe profesörü Setiya’ya göre orta yaş krizi, bireysel hayatın 35-45 yaşları arasında yoğunlaştığı bir bunalım sürecidir. Kişiden kişiye değişkenlik arzeden bu bunalım 50-55 yaşlarına kadar devam edebilir.

Birey yaşamını U grafiği üzerinden okuyan Setiya, dikkatlerimizi daha çok bu grafiğin U çukurunda yaşananlara yoğunlaştırır. İşte bu çukur, kişiden kişiye farklılık gösterebilen bireyin 35-55 yaş aralığıdır. Ya da başka bir ifadeyle 40 yaş sendromudur. Profesör Setiya’nın teorisine göre bireyin yaşamı yükselişle başlar, orta yaşta bir düşüş yaşar ve sonrasında yeniden yükselme eğilimi gösterir. Bu iniş, çoğu zaman pişmanlıklar, tükenmişlikler, imkânların daralması ve geçmişin muhasebesiyle doludur.

Dünyada az da olsa bilim insanları farklı zaman dilimlerinde bu orta yaş sendromuna yoğunlaştı. Ancak ortak kabul görmüş çıktılar henüz alınabilmiş değil. Fakat konuya ilgi her geçen gün artıyor. Mesela; “Dartmouth College’dan İktsatçı Davit Blanchf-Lower ve Warwick Üniversitesi’nden ekonomist Andrew Oswald 2008’de ‘İyi Olma Hali Ömür Döngüsünde U Biçimli midir?’ adlı bir makale yayınladı.

Blanchflower ve Oswald gelir, medeni hal ve iş durumuna göre uyarlama yaparak, yaşa göre bildirilen mutluluk düzeyinin en düşük noktası ortalama 46 yaş olacak şekilde, yetişkinliğin ilk döneminde yüksek başlayıp yaşlılıkta daha da yüksek biten, hafifçe kıvrılan bir U eğrisi buldu. Bu şablon dünyada 72 ülkede ortaya çıktı. Erkeklerde ve kadınlarda benzer durumdaydı ve regresyon analizi, ebeveynlik stresi açıklamasını dışarıda bıraktı. U eğrisi yaygındı, sağlamdı ve psikolojik olarak gerçekti.” (Setiya, 2023: S:23)

Setiya farklı ülkelerde araştırmalar yapan söz konusu bilim insanlarının donelerini de göz önünde bulundurarak orta yaş krizine işte bu U eğrisi bağlamında “içten bir bakış”, “felsefik bir yaklaşım” denemesinde bulunur. İşin doğrusu U eğrisindeki bu iniş-çıkışları birçok sanatçı-yazar hayatında daha bariz bir şekilde yaşar. Tıpkı otuz beşindeki Dante gibi:

“Yaşam yolumuzun ortasında Karanlık bir ormanda buldum kendimi, Çünkü doğru yol yitmişti.Ah, içimdeki korkuyu Tazeleyen, balta girmemiş o sarp, güçlü Ormanı anlatabilmek ne zor!” Dante’den ilhamla Cahit Sıtkı Tarancı’nın otuz beş yaşı ise durumu daha anlaşılır kılar:

“Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.Dante gibi ortasındayız ömrün.Delikanlı çağımızdaki cevher,Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,Gözünün yaşına bakmadan gider.” Özetle Setiya; bu dönemde yaşanan boşluk hissini, pişmanlıkları, tükenmişliği, daralan seçenek alanını… psikolojik ve felsefi boyutlarıyla analiz eder ve şöyle der: “Orta yaş krizi yaygın olmasa bile, insan hayatının aslında yayılmış zamansal taraflarına dayanır: imkânların gittikçe azalması, girişilen işlerin tamamlanması veya başarısızlığa uğraması, yaşam öyküsünün birikmesi…” (Setiya, 2023: S:29)

Aslında bu dönem, sadece varoluşsal değil, aynı zamanda değer ve yön arayışının da merkezinde yer alır. Modern çağın bireyi bu çukura saplanmış şekilde benlik, başarı ve anlam arayışı arasında bocalar. Belki de bundan dolayıdır ki Setiya, Erkeklerde Yaşam Dönemeçleri kitabının yazarı Gail Shehy’den ödünçle orta yaş krizini geçirmede en önemli etkenin para olduğunun altını çizer. Ve bu tezine destek olarak da U eğrisinin Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kıyasla gelişmekte olan ülkelerde daha az görüldüğünü örnek verir.

EĞRİ CETVELDEN DOĞRU ÇİZGİ ÇIKMAZ

Setiya’nın U eğrisi metaforuyla dile getirdiği hususlar önemlidir hiç şüphesiz, lakin bu teorilerin genelde Batı kültürel bağlamı içinde üretildiğini de göz ardı etmemek gerekir. Bireyin yaşadığı bunalım yalnızca ekonomik ya da bireysel değil aynı zamanda inanç, kültür, ahlak gibi değerlerle de doğrudan ilişkilidir. Batı toplumlarında orta yaş krizi daha çok bireysel tatminsizlik ve kariyer doyumsuzluğu ile tanımlanırken, doğu toplumlarında bu kriz daha çok anlam kaybı, kökten kopuş ve manevi boşluk şeklinde tezahür eder. O nedenle bütün bu teori ve araştırmalarda asıl olan, meseleye nereden ve hangi referans ve kabullerle baktığımız hususudur. Kalkış noktanız hatalı ve ön kabulleriniz yanlışsa netice de haliyle eksik, yanlış ve de yanıltıcı olacaktır. Çünkü eğri cetvelin doğru çizgisi olmaz hiçbir zaman. Yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki; modern çağ beraberinde insan tabiatına aykırı yaşam ve yaklaşımlardan mütevellit bir yığın sorunu da önümüze koydu. Çoğu psikolojik menşeli olan bu sorun ve çıkmazları şimdi de tanımlama, teşhis ve tedavisi ile ilgili bir yığın araştırma, analiz, tespit… üzerinde çalışılıyor. Tıpkı helvadan yaptıkları tanrılarını acıkınca yiyen putperestler gibi…

Maalesef bu hastalık doğu toplumlarına da bulaşmış durumda ve çığ gibi büyüyüp yayılıyor. Bu sorunun farkında olan birey ve toplumlar söz konusu hastalığı çabuk atlatabiliyor ancak henüz bu illetin farkına varamayanların hayatında derin yarıklar bırakmaya devam ediyor. Kendi kültürel kodları içinde doğrulanan bazı çıkarımlar, evrensel olarak uygulandığında yanıltıcı olabilir. Bu nedenle yaşanan krizin kaynağına inmek için bireysel deneyimleri yerel kültürel bağlamlarla birlikte okumak gerekir.

TOPLUMLARIN U ÇUKURU

İnsan yaşamının giderek uzadığı günümüzde, orta yaş ve yaşlılık dönemleri en önemli toplumsal konulardan biri haline gelmiş durumdadır. İşin doğrusu orta yaş dönemi bireyler için nasıl varoluşsal bir sorgulama alanıysa, toplumların gelişme sürecinde de gözlenen önemli bir dönemeçtir. Çünkü toplumlar da tarihsel dönüşümler sırasında benzer bir U çukurundan geçmektedir. Bu çöküş anlarında hem bireylerin hem de toplumların buhrandan çıkış yolları, yalnızca ekonomik ya da psikolojik değil aynı zamanda ahlaki, inançsal ve kültürel dinamiklerle de yakından ilişkilidir. Çünkü toplumlar da bireyler gibi düz bir çizgide ilerlemezler. Her medeniyetin tarihinde çöküş, buhran, yeniden doğuş gibi iniş çıkışlar vardır. Uygarlıklar kimi zaman bu “çukur” dönemlerden geçerken ya yeniden doğmuş ya da tarihin derinliklerine gömülmüştür. Tekerrür eden tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. İşin doğrusu son dönemlerde İran, ABD, İsrail, Filistin, Suriye, Ukrayna, Rusya… örneğinde olduğu gibi birçok ülke-ulus-medeniyet U çukurunun girdabında batış/yükselişle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Aynı şekilde bugün özellikle modern toplumlar da benzer bir U çukuru yaşamaktadırlar. Ahlaki çözülme, kimlik buhranı, sosyal yalnızlık, amaçsızlık… gibi unsurlar bireyleri olduğu kadar toplumları da sarsmaktadır. Bu krizlerden çıkış, yalnızca yapısal reformlarla değil; anlam üretimiyle, değerlerin yeniden inşasıyla mümkün olabilecektir ancak.

YENİDEN DİRİLİŞ

Felsefe profesörü Setiya’nın bireyin yaşamı üzerinden U grafiği şeklinde anlatmaya çalıştığı söz konusu kriz, hadiseyi anlayıp anlamlandırma ve akabinde çıkış yolu bulma noktasında zihnimizde yeni ufuklar açıyor. Tabii Setiya daha çok kendi kişisel deneyiminden yola çıkarak bireyin yaşadığı orta yaş kriziyle ilgili çözümlemelerde bulunur ve hal çareleri önerir. Ona göre en önemli çözüm önerisi; hedef odaklı “telic” yaşamak yerine, sürecin kendisini değerli kılan “atelic” etkinliklere önem vermektir:

“… ‘telic’ faaliyetler “nihai tamamlanma” ve “ulaşıp son verme” durumlarını hedefleyen faaliyetlerdir (‘Telic’, Yunanca ‘amaç ” anlamına gelen ‘telos’tan türemiştir). Ders vermeniz, evlenmeniz, bir aile kurmanız ve zam almanız gibi. Ancak tüm faaliyetler böyle değildir. Bir takım diğer faaliyetler de ‘atelic’tir: Hedefledikleri herhangi bir son veya bitiş noktası veya ulaşıldıklarında tamamlandıkları (veya yerlerine yapacak başka bir şeyin olduğu) nihai bir nokta yoktur. Müzik dinlemeyi, ebeveynlik yapmayı veya arkadaşlarınızla vakit geçirmeyi düşünün. Bu faaliyetler gerçekleştirmeyi bırakabileceğiniz şeylerdir, fakat onları bitiremez veya tamamlayamazsınız. Onların var oluşları, nihai hedefi olan bir planın parçası üzerine değil, sınırsız bir sürecin üzerine kuruludur.”

Orta yaş krizinden çıkış yolu hususunda bir adım daha ileri giden Setiya, bireyin önüne adeta evrensel bir reçete sunar:

“… Çok ben merkezli olmamalısınız. Saplantılı bir mutluluk arayışı, mutluluğun gerçekleşmesinin önüne geçer. (Çünkü) yalnızca bir araç değil, kendi kendine bir ideal son olarak kafasını kendi mutluluklarından başka bir amaca, insanlığın gelişimine, hatta bir sanata veya meşgaleye koyanlar mutludur.” (Setiya, 2023: S:129) Bu öneri, birey için olduğu kadar toplum için de geçerlidir. Sürekli “ben” merkezli bir hayat arayışı, ne bireye ne de topluma gerçek bir doyum sunar. Anlamı insanlık adına kolektif bir fayda içinde aramak, hem bireyin hem de toplumun krizden çıkışı için önemli bir adımdır. En önemlisi ise bu krizden çıkışta bireyin inancıyla yeniden bağ kurması ve toplumun kültürel mirasını hatırlamasıdır.

U ÇUKURUNUN NERESİNDEYİZ?

Bireyin yaşamındaki orta yaş krizi, modern toplumların genel bunalımıyla paralel bir yapıya sahiptir. Setiya’nın U grafiği, sadece psikolojik değil; felsefi, sosyolojik ve kültürel bir sorgulama aracına da dönüştürülebilir. Ancak bu sorgulama, yalnızca Batı merkezli reçetelerle değil; yerel değerleri, kültürel bağlamları ve inanç sistemlerini dikkate alan çok boyutlu bir yaklaşımla mümkün olabilir. Toplumların da bireyler gibi kendi U çukurlarını tanıması, bu buhranın kaynaklarını doğru analiz etmesi ve yeniden bir değer inşası sürecine girmesi, yalnızca hayatta kalmanın değil, yeniden dirilişin de anahtarı olacaktır.

Sonuç olarak biz de o soruları buraya bırakarak kapatalım bu bahsi: Bugün biz birey/toplum olarak bu U çukurunun neresindeyiz? Ve U eğrisinin iç karartıcı girdabından çıkış için hangi değerleri yeniden inşa etmemiz gerekir?

YUSUF TOSUN KİMDİR?

İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun olan Yusuf Tosun, Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı’dır.

 

 

24 Ekim 2025 Cuma

Öğretmen ve öğrenci sayısındaki değişim ile eğitimin sorgulanması Prof. Dr. Murat Yılmaz24/10/2025

Türkiye’de günümüzde genç ve eğitimli nüfusta işsizlik, toplam nüfusa göre oldukça yüksektir. Bu da aslında gençlerin büyük bir kısmının genel (Anadolu Lisesi) lise denilen liselerde okuması ve üniversite düzeyinde de öğretim kurumlarının ihtiyaç olup olmamasına bakmaksızın, çok sayıda programı açıp bu programlara öğrenci almasından kaynaklanmaktadır.

PROF. DR. MURAT YILMAZ

Eğitim fakültesi mezunları ile diğer fakültelerden mezun sayısının giderek artması ve yeni kurulan öğretmen akademisi (Milli eğitim akademisi) ile birlikte Türkiye’de öğretmen atamaları konusu son yıllarda sık sık gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Günümüzde Türkiye’de toplam doğurganlık hızının nüfusun kendini yenilemesi için kritik değer olan 2,06 oldukça altına, 1,5’e inmesi ve ortalama ömür ile ortanca yaşın giderek yükselmesi ve dolayısıyla nüfusun yaşlandığı bir süreçte bu konuyu demografik veriler ışığında ve nüfus yapısının değişimi ile birlikte ele almak faydalı olacaktır. Çünkü önümüzdeki yıllarda demografik yapının değişimi eğitim ve sağlık başta olmak üzere bir çok hizmet alanında ihtiyaç duyulacak-çalışacak insan sayısını etkileyecektir.

Türkiye’de son yıllarda çocuk nüfus oranı giderek azalmakta ve çalışma çağı ile yaşlı nüfus oranı ise artmaktadır. 2000 yılında çocuk nüfusun sayısı 20 milyon 220 binken 2024’te bu sayı 17 milyon 926 bineinmtir. Aynı süreçte çocuk nüfusun toplam nüfustaki payı da %30’dan %21’e inmişyit. Aynı süreçte yaşlı nüfusun sayısı yaklaşık 3,9 milyondan 9,1 milyona ve toplam nüfustaki payı da %5,7’den %10,6’ya çıkmış, çalışma çağındaki nüfusun sayısı 43,7 milyondan 58,6 milyona ve payı da yaklaşık %64’ten %68’e çıkmıştır.

Peki bu süreçte Türkiye’de öğretmen ve öğrenci sayısında nasıl bir değişim yaşandı? 2000 yılında 227 bini okul öncesi eğitimi, 10 milyon 500 bini ilköğretim ve 2 milyon 400 bini de ortaöğretim (lise) kurumlarında öğrenim gören yaklaşık 13 milyon 127 bin öğrenci bulunmaktaydı. Aynı yıl okul öncesi eğitimi veren okullarda 12 bin, ilköğretim okullarında 345 bin ve liselerde 140 bin olmak üzere toplam 497 bin öğretmen göre yapmaktaydı. 2010 yılına gelindiğinde okul öncesinde öğrenci sayısı 981 bine, ilköğretimde 11 milyona, liselerde 4,7 milyona ve toplam da 16 milyon 681 bine çıkmıştı. 2010 yılında okul öncesinden liseye kadar tüm örgün eğitim kurumlarında görev yapan öğretmen sayısı da 774 bine çıkmıştı. 2019 yılına gelindiğinde 1 milyon 630 bini okul öncesi eğitimde, 11 milyonu ilköğretim kurumlarında, ve 5,6 milyonu da liselerde olmak üzere toplam 18 milyon 230 bin öğrenci öğrenim görmekteydi. 2019 yılında toplam öğretmen sayısı yaklaşık 1 milyon 161 bine ulaşmıştı. 2023-2024 eğitim öğretim yılında okul öncesinde yaklaşık 1 milyon 954 bin, ilkokulda 5 milyon 644 bin, ortaokulda 5 milyon 315 bin ve liselerde 5 milyon 797 bin olmak üzere toplam 18 milyon 709 bin öğrenci öğrenim görmekteydi Aynı öğretim yılında öğretmen sayısı 122 bini okul öncesi, 309 bini ilkokul, 378 bini ortaokul ve 397 bini de ortaöğretimde olmak üzere toplamda 1 milyon 206 bine çıkmıştı (Tablo 1).

Yaklaşık çeyrek asırlık süreçte okul öncesi eğitim veren kurumlarda öğrenci sayısı 227 binden 1 milyon 954 bine çıkmıştır. Diğer bir ifade ile 23 yılda okul öncesi eğitim kurumlarında eğitim alan öğrenci sayısı 1 milyon 727 bin yani %761 artmıştı. Şüphesiz 2000’li yılların başında yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan okul öncesi eğitim kurumları, sonraki süreçte hızla ülke sathına yayıldı. 2000-2023 yılları arasında okul öncesi öğretmenlerinin sayısı da giderek arttı. 2000 yılında sadece 12 bin olan bu sayı, 2023’te 122 bine çıktı. Öğretmen sayısı 23 yılda 110 bin yani %916 artmış oldu (Tablo 1). Okul öncesinde öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ise aynı süreçte 18,9’dan 16’ya indi.

metin, ekran görüntüsü, sayı, numara, yazı tipi içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

2000-2023 sürecinde ilkokul ve ortaokulu kapsayan ve bir dönem 8 yıl, bir dönem 5+3 ve son yıllarda da 4+4 yıllık olan ilköğretim kademesindeki öğrenci 10,5 milyondan 10 milyon 959 bine (2010 ve 2019’da yaklaşık 11 milyona çıktıktan sonra sonra son yıllarda biraz azaldı aslında) çıkmıştı. Yani 23 yılda ilköğretimdeki öğrenci sayısı yaklaşık 459 bin, diğer bir ifade ile %4 arttı. 2000 yılı öncesinde de ilköğretim kademesinde okullaşma oranı yüksek olduğu için son 23 yılda bu kademedeki artış, okul öncesine göre çok az olmuştur. İlköğretim kademesinde 2000 yılında 345 bin olan öğretmen sayısı ise 2023’te 687 bine çıktı ve öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 30,4’dan 15,9’a indi. Diğer bir ifade ile bu kademede 23 yılda öğretmen sayısı 342 bin yani %99 arttı ve bu nedenle öğretmen başına düşen öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı (Tablo 1).

23 yılda orta öğretim yani lise öğrencisi sayısı ise yaklaşık 2,4 milyondan yaklaşık 5,8 milyona çıktı. Yani bu sayı 3,4 milyon, diğer bir ifade ile %142 arttı. Şüphesiz 2005-2006 eğitim öğretim yılı birlikte zorunlu eğitimin 12 yıla çıkması yani lise eğitiminin de zorunlu olması, son 23 yılda lise öğrencisi sayısının giderek artmasına neden olmuştur. 2000-2023 arasında liselerde görev yapan öğretmen sayısı da 140 binden 398 bine çıktı. Diğer bir ifade ile 23 yılda lise öğretmeni sayısı 258 bin yani %184 arttı (Tablo 1). Bu süreçte orta öğretim kurumlarında öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 17,1’den 14,6’ya indi.

Kısaca 23 yılda okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretimde düzeyinde eğitim gören öğrenci sayısı 13 milyon 127 binden 18 milyon 709 bine çıktı yani 5,6 milyon (%42,5) artttı. Bu süreçte belirtilen eğitim kademelerinde görev yapan toplam öğretmen sayısı da 497 binden 1 milyon 206 bine çıktı. 23 yılda öğretmen sayısı 709 bin yani %143 arttı (Tablo 1). Öğretmen sayısı öğrenci sayısına göre daha büyük oranda arttığı için toplamda öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 26,4’ten 15,5’e düştü. Bu da yukarıda detaylı olarak anlatıldığı gibi öğrenim-okul düzeylerine göre farklı olmakla tüm düzeylerde ve toplamda öğretmen başına düşen öğrenci sayısında ciddi bir iyileşme anlamına gelmektedir.

Yukarıda da değinildiği gibi Türkiye’de son yıllarda nüfusun yapısı değişmekte ve nüfus hızla yaşlanmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de kabaca 5-17 yaş grubuna denk gelen okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise düzeyi öğrenci sayısı giderek azalacaktır. Zira 2000-2024 arasında 0-14 yaş grubu yani çocuk sayısı kabaca 20 milyon 220 binden 17 milyon 926 bine inmiştir. Aynı süreçte bu nüfusun toplam nüfustaki payı da %30’dan %21’e inmiştir. 2000-2023 arasında 5-17 yaş arası eğitim çağındaki nüfus yaklaşık 17 milyon 961 binden 16 milyon 771 bine inmiştir. Yani yaklaşık 1 milyon 200 bin azalmıştır. Oysa aynı dönemde öğrenci sayısı 13 milyon 127 binden 18 milyon 709 bine çıkmıştır. Bu durumun nedeni özellikle belirtilen dönemde okul öncesi ve orta öğretim düzeyinde okullaşma oranının artmasıdır. Çünkü her iki kademede de başlangıçta zorunlu olmayan eğitim, zamanla zorunlu hale gelmiş ve bu nedenle okullaşma oranı ve öğrenci sayısı hızla artmıştır. Bu süreçte ilkokul ve ortaokuldan oluşan ilköğretim öğrencilerinin sayısında cılız bir artış yaşanmıştır. Çünkü bu düzeyde zorunlu eğitim zaten 1998’de başlamıştı. Ancak önümüzdeki süreçte okul öncesinden başlayarak her kademede her yıl daha az öğrenci eğitim görecektir. Çünkü 0-4, 5-9 ve 10-14 yaş gruplarının toplam nüfustaki payı her geçen yıl azalmaktadır. Bu veri aslında Türkiye’de öğretmen ihtiyacının da önümüzdeki süreçte giderek azalacağını göstermektedir.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de derslik, okul ve öğretmen ihtiyacı demografik gerçekler çerçevesinde planlanmalıdır. Tüm düzeylerde derslik ve öğretmen başına düşen öğrenci sayısı gelişmiş ülkeler düzeyine (ortalamasına) ulaşmıştır. Ancak eğitimde bölgesel farklılıklar ve fırsat eşitsizlikleri hala devam etmektedir. Bu anlamda öğretmen ve derslik sayısının yetersiz olduğu bölgeleri ayrı değerlendirip o bölgelerde yeni fiziki alt yapı yatırımı ve öğretmen istihdamı sağlanmalıdır. Fakat çocuk nüfusun ve dolayısıyla eğitim çağındaki insan sayısının azaldığı gerçeğinden hareketle eğitim fakültelerine alınan öğrenci sayısınında yeni planlamalar ve radikal değişiklikler yapılmalıdır. Öte yandan yıllardır popülist politikalara bağlı olarak ihtiyaç olmamasına rağmen bir çok kişiye formasyon belgesi verilmesi, öğretmenliğin her bölüm mezununun kolayca yapabileceği bir meslek olarak algılanmasına neden olmuştur. Bu politikanın realiteden uzak, çok yanlış bir politika olduğu yeni kurulan öğretmen akademisine alınacak öğretmen adayı sayısının sadece 10 binle sınırlı kalmasıyla ortaya çıkmıştır. Çünkü hali hazırda eğitim fakültesi ve formasyon belgesi almış diğer fakülte mezunlarının sayısının 650 bin (2023’te KPSS’ye giren aday sayısı yaklaşık 572 bin iken 2024’te bu sayı 527 bine indi, yani her yıl sınava girmeyenlerin sayısının da 70 bine yakın olduğu düşünülse toplam sayının 650 bin civarında olduğu söylenebilir) civarında olduğu tahmin edilmektedir. 10 bin kişi bu 650 bin kişinin sadece %1,5’ine denktir. Bu da demektir ki yıllardır eğitim fakültelerine çok sayıda öğrenci alınması ve özellikle her isteyene formasyon belgesinin verilmesi, umut tacirliğinden başka bir şey değilmiş. Konunun uzmanları bunu görüyor ve dile getiriyordu. Ancak çağımızın en büyük hastalıklarından biri olan popülizm bu gerçeğin herkes tarafından görülmesini 15-20 yıl geciktirdi. Maalesef bugün eğitim fakültelerinde fizik, kimya, biyoloji ve fen bilgisi gibi bazı bölümlere öğrenci gelmemektedir. Bu ciddi bir problemdir. Çünkü bu fakültelerde 4 yıl eğitim almamış, öğretmen yetiştiren bir okulun ikliminde yoğrulmamış gençlerin sadece öğretmen akademisinde 12-14 ay eğitim alarak iyi bir öğretmen olması (konuya hakim olanların çok iyi bildiği gibi) mümkün değildir.

Yine öğretmen akademisi ile ilgili şu konu da akla gelmektedir. Acaba 30’a yakın ilde öğretmen akademisi kurulacağına 20 yıl önce eğitim fakültesi sayısı 92’den 30’a indirilse ve bu 30 fakülteye alanların ihtiyacı da göz önüne alınarak toplamda yılda en fazla 20 bin öğrenci alınsa, ayrıca her isteyene formasyon verilmese daha doğru olmaz mıydı? Bu seçenek hayata geçmiş olsaydı muhtemelen bugün öğretmenlik mesleği daha farklı bir yerde olurdu. Ve atama bekleyen öğretmen adayı sayısı 750 bin değil en fazla 20-30 bin civarında olurdu. Gerçekler er ya da geç yüzleşmekteyiz. Ancak modern dünyada projeksiyon yapıp geleceği gören, ihtiyaç analizini zamanında yapan, insan kaynağını doğru yönlendiren, eğiten ve istihdam edenler kazanacaktır.

Şunu unutmamak lazım: Rövanşizm Türkiye’ye hep zarar verdi. 1996’da post modern darbe süreciyle birlikte imam hatipleri bitireceğiz diyen zihniyet, en büyük darbeyi mesleki eğitime vurdu. Çünkü kat sayı uygulaması (mezun olduğu alandan farklı bölüm tercih edildiğinde puan kırma) imam hatiplerin yanı sıra meslek liselerini de bitirdi. Oysa 90’lı yıllarda sıradan vatandaşın ‘Ben çocuğumu sanat okuluna göndereceğim. Sanat koldaki altın bileziktir’ sözünü sık sık duyardık. Oysa ülkeyi yöneten zihniyetin başka öncelikleri vardı maalesef. O darbedelerden sonra Türkiye’de son yıllarda biraz toparlansa da bugün hala mesleki eğitim olması gereken yerde değildir. Son yıllarda 5-6 bin nüfuslu bir kasaba ya da mahallede 2-3 imam hatip okulunun açılması da ilginçtir. Oysa bugünkü imam hatip okullarında 1990’lı yılların imam hatiplerinin başarısını mumla aramaktayız. O nedenle rövanşizmi bırakıp ihtiyaç analizi yaparak insan kaynağını doğru yönlendirmeli, eğitmeli ve istihdam etmeliyiz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi (Yılmaz, 2023) ‘Gelişmiş ülkelerde öğrenciler ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmektedir. Bu sayede hayatlarının ileriki aşamalarında sevdikleri meslekleri yaparak toplumlarına fayda sağlamaktadırlar (hizmet etmektedirler). Fakat Türkiye’de sınav ve test odaklı olan ve öğrencilerin düşünme, okuma, dinleme, yazma, resim yapma (resmetme), çizim yapma, çeşitli müzik aletleri çalma, bedensel hareketleri yapabilme becerisini geliştirmeye odaklı olmayan eğitim sistemi, gençleri geleceğe sağlıklı bir şekilde hazırlamaktan uzaktır. Özellikle 28 Şubat sürecinde ideolojik kaygılardan dolayı imam hatip liselerinin yanı sıra diğer meslek liselerinin de önünün kapanması ve adeta dışlanması, son 30 yılda Türkiye’de mesleki eğitime ciddi bir darbe vurmuştur. Oysa gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bizde de üretim odaklı, tarım, sanayi ve inşaat sektörlerinde ihtiyaç duyulan ara elemanları yetiştiren ve bu nedenle çok kritik öneme sahip olan mesleki eğitim kurumlarının güçlendirilmesi ve daha işlevsel hale getirilmesi gerekmektedir.

Öte yandan Türkiye’de günümüzde genç ve eğitimli nüfusta işsizlik, toplam nüfusa göre oldukça yüksektir. Bu da aslında gençlerin büyük bir kısmının genel (Anadolu Lisesi) lise denilen liselerde okuması ve üniversite düzeyinde de öğretim kurumlarının ihtiyaç olup olmamasına bakmaksızın, çok sayıda programı açıp bu programlara öğrenci almasından kaynaklanmaktadır. Bunun önüne geçmek için yukarıda değinildiği gibi gençlerin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi, orta öğretimde mesleki eğitime önem verilmesi ve yüksek öğretim kurumlarının da arz-talep dengesini gözeterek program sayısını ve mevcutlarını (kontenjanlarını) güncellemeleri gerekmektedir.

*Prof. Dr. Murat YILMAZ, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesidir.

20 Ekim 2025 Pazartesi

Devlet gölgesinde vicdan: Türkiye’de sivil toplumun hafıza krizi Recep Karagöz-20/10/2025

 Habermas’ın kamusal alan teorisine göre sivil toplum, devletin kararlarını denetleyen bir eleştirel akıl alanıdır. Ancak Türkiye’de bu alan, giderek devletin söylemini tekrarlayan bir yankı odasına dönüşmüştür. “Milli STK” kavramı, bu dönüşümün ideolojik ifadesidir.

Bu makale, Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren gelişen insan hakları hareketinin geçirdiği yapısal dönüşümü, sivil toplumun devletle kurduğu ilişkiler üzerinden incelemektedir.

İslamcı sivil toplumun adalet merkezli eleştirel hattının 2010’lu yıllardan itibaren nasıl tasfiye edildiği, özellikle MAZLUMDER örneği üzerinden analiz edilmiştir.

Makale, yeni kuşakların hak mücadelesine yönelik ilgisizliğini bir apolitizm değil, sessiz bir reddiye biçimi olarak yorumlamaktadır.

Bu çerçevede çalışma, Türkiye’de hak mücadelesinin kurumsal çöküşü ile toplumsal hafızanın bastırılması arasındaki ilişkiyi tartışmaktadır.

SUSTURULMUŞ BİR HAFIZANIN İZİNDE

Türkiye’de insan hakları hareketi, tarih boyunca hem devlete hem de topluma karşı iki yönlü bir mücadele yürütmüştür.

1980’lerin askeri rejimi sonrası gelişen sivil alan, 1990’larda “mazlumun kimliğine bakmaksızın savunulması” ilkesine dayalı yeni bir insan hakları dili üretmiştir.

Bu dönemde ortaya çıkan MAZLUMDER, dindar kesimin vicdanî potansiyelini insan hakları evrenine taşıyan özgün bir deneyimdi.

Kürt sorunu, işkence, faili meçhuller, başörtüsü yasağı gibi farklı adaletsizlik alanlarını aynı masada tartışmak, Türkiye’de ilk kez mümkün hale gelmişti.

Ancak 2010 sonrası dönemde, bu kuşağın temsil ettiği adalet merkezli vicdan siyaseti, yerini “devlet merkezli meşruiyet” anlayışına bıraktı.

Sivil toplum, devlete karşı özerk bir alan olmaktan çıkarak, iktidarın toplumsal uzantısı haline geldi.

Bu dönüşüm yalnızca örgütsel değil; toplumsal hafızanın da silinmesine yol açtı.

1. HAFIZANIN KURUMSAL ÇÖKÜŞÜ: MAZLUMDER ÖRNEĞİ

MAZLUMDER’in kuruluş ilkesi, “kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana” düsturuydu.

Bu ilke, İslami çevrelerde evrensel insan hakları söylemini yerleştiren önemli bir paradigma kırılmasıydı.

Ancak 2017’de örgüte kayyum atanmasıyla bu tarihsel damar kesintiye uğradı.

Bu kayyum ataması, yalnızca bir idari müdahale değil, aynı zamanda İslamcı vicdanın devlet tarafından nötralize edilmesiydi.

Kayyum süreciyle birlikte insan hakları söylemi, siyasal iktidarın iç meşruiyet aracına dönüştü.

Bu, Antonio Gramsci’nin “rızanın üretimi” kavramıyla açıklanabilecek bir süreçti:

İktidar, baskıyı zor yoluyla değil, sivil alanı kendi söylemine dahil ederek yeniden üretiyordu.

Böylece Türkiye’de İslami sivil toplumun muhalif potansiyeli törpülendi, yerini “sadakat temelli hayırseverlik” aldı.

2. YARDIM AHLAKINDAN DEVLET HAYIRSEVERLİĞİNE: İHH VE MUHAFAZAKÂR STK’LAR

İHH gibi kuruluşlar, 1990’larda insani yardım misyonuyla yola çıkmış; mazlum coğrafyalarla dayanışma köprüleri kurmuştu.

Ancak zamanla bu misyon, dış politika aparatına dönüştü.

Gazze, Suriye veya Arakan gibi kriz bölgeleri, iktidarın uluslararası meşruiyet inşasında araçsallaştırıldı.

Burada yaşanan dönüşüm, yardım ahlakının siyasal sadakatle yer değiştirmesidir.

Bauman’ın “etik mesafenin çöküşü” kavramıyla açıklanabileceği üzere, yardım eylemi artık karşılıklılık veya merhamet değil, iktidara yakınlığın bir göstergesi haline geldi.

Bu dönüşüm, sivil toplumun “vicdani özerkliğini” ortadan kaldırdı.

3. YENİ KUŞAK VE SESSİZ REDDİYENİN SOSYOLOJİSİ

Bugünün genç kuşakları, 1990’ların sokak aktivizmini hatırlamıyor.

Onlar için “adalet”, kolektif bir mücadele değil, bireysel bir ahlak sorunu haline geldi.

Bu durum sıklıkla “apolitikleşme” olarak yorumlanıyor; oysa burada söz konusu olan, yozlaşmış temsil biçimlerine sessiz bir itirazdır.

Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet” kavramıyla açıklanabileceği üzere, gençler siyasal dile katılmamakla aslında o dilin tahakkümünü reddediyorlar.

Sosyal medya, bu kuşak için hem bir kaçış hem de alternatif bir kamusallık alanıdır.

Yine de bu bireysel vicdan alanlarının örgütsüzlüğü, onları kalıcı dönüşüm gücünden mahrum bırakmaktadır.

4. SİVİL TOPLUMUN KRİZİ: DEVLET GÖLGESİNDE ÖZERKLİK KAYBI

Türkiye’de sivil toplumun mevcut durumu, klasik anlamda “toplumun devlete karşı örgütlenmesi” tanımını karşılamıyor.

Habermas’ın kamusal alan teorisine göre sivil toplum, devletin kararlarını denetleyen bir eleştirel akıl alanıdır.

Ancak Türkiye’de bu alan, giderek devletin söylemini tekrarlayan bir yankı odasına dönüşmüştür.

“Milli STK” kavramı, bu dönüşümün ideolojik ifadesidir.

Bu bağlamda sivil toplum, otoriterleşmenin rıza üretim merkezi haline gelmiştir.

Hak mücadelesi yerini yardım kampanyalarına, dayanışma ise protokol fotoğraflarına bırakmıştır.

Böylece adaletin toplumsal karşılığı silinmiş, hakikatin dili kurumsal sessizlikle boğulmuştur.

5. HAFIZANIN YENİDEN KURULMASI: VİCDANİ SİYASET İMKÂNI

Türkiye’de hak mücadelesinin yeniden doğabilmesi için, geçmişin cesaretini ve hafızasını hatırlamak gerekir.

Bu hatırlama, nostaljiyle değil, vicdanın siyasallaşmasıyla mümkündür.

Yeni kuşaklar için bu, eski örgütlerin yeniden diriltilmesi değil; yeni bir etik dilin inşası anlamına gelir.

Hannah Arendt’in deyimiyle, “her doğum, dünyaya yeni bir başlangıç vaadidir.”

Bu kuşaklar da yeni bir başlangıcın imkânını taşıyor.

Onların sessizliği, korkudan değil; sözcüklerin kirlenmişliğinden kaynaklanıyor.

Bu sessizlik, bir gün adaleti yeniden kuracak sözün tohumu olabilir.

CESARETİN MİRASI, HAFIZANIN YENİDEN İNŞASI

Türkiye’de insan hakları mücadelesinin çöküşü, yalnızca bir örgütsel başarısızlık değil; ahlaki bir travmadır.

Kayyumlarla susturulan, sadakatle şekillendirilen sivil toplum, toplumsal vicdanın nefes borularını tıkamıştır.

Ancak tarihin her döneminde, vicdanın sesi en sessiz yerlerden yükselmiştir.

Bugün genç kuşaklar o sesi yeniden kurabilir.

Bu ülke, korkunun değil; cesaretin omuzlarında yükselecektir.

19 Ekim 2025 Pazar

Devlet aklı ve reform Tarık Çelenk-19/10/2025

Bu topraklarda yaşanan acılar, mübadeleler, müsadereler ve korkular artık bastırılamaz bir hafızayı oluşturmuştur; devletin bu hafızayla yüzleşmeden yeni bir toplumsal sözleşme kurması mümkün değildir. Geleceğe yönelik sağlıklı bir ortak aidiyet isteniyorsa bundan kaçınılmamalıdır.

Bir dönem kurumumda birlikte çalıştığım romantik bir Kemalist emekli rütbeli dostum bana sıkça, “Artık bugünü dünden açıklama alışkanlığını bırak, Atatürk’le yeni bir tarih ve ulus inşa edildi; o geçmiş hep geride kaldı” derdi. Bu cümle bana hep Vamık Volkan Hoca’ya yıllar önce yönelttiğim bir soruyu hatırlatır: “Hocam, 28 Şubat sürecinde üst düzey askerler neden başörtüsüne bu kadar obsesif biçimde yaklaştılar veya neden İmparatorluk tarihi müfredatta pek tartışılmamakta?” Volkan’ın cevabı, hem o dönemin psikolojisini hem de bu tür o dönem askerlerinin Cumhuriyetçi reflekslerin kökenini mükemmel özetliyordu:

“Çünkü başörtüsü gibi İslami semboller Osmanlı geçmişinin askeri travmatik acılarını çağrıştırıyor. Bu yasla yüzleşmek yerine, inkâr ve bastırmayla başa çıkabiliyorlar.”

Gerçekten de Türkiye’nin modernleşme ilgili reform serüveni, yalnızca 100 yıllık Cumhuriyet tarihine sıkıştırılamayacak kadar uzun bir hafızaya dayanıyor. Devletimizin bugünkü karakterini anlamak için, endüstri devriminden itibaren 19. yüzyılda başlayan reform geleneğine bakmak şart. Tarihsel süreklilik kesintiye uğramamış, yalnızca biçim değiştirmiştir: Devlet Osmanlı’dan, toplumun taşıyıcı-kurucu unsurları ise Osmanlı’nın kurucu millet çekirdeğinden doğmuştur.

İbn Haldun’un deyişiyle “geçmiş ve gelecek, su damlalarının birbirine benzemesi gibidir.” Bugünkü devlet reflekslerimizin kodları, II. Mahmud’dan II. Abdülhamid’e, Reşid Paşa’dan Ahmet Cevdet Paşa’ya, oradan Talat Paşa’ya ve Atatürk’e uzanan bir reform zincirinde saklıdır. Cumhuriyet bir kopuş değil, devlet formunun yeniden biçimlenişidir. Modern Türk devleti, bu 19. yüzyıl reformlarının hem birikimini hem de travmasını taşıyarak yoluna devam etmektedir. Karar vericiler açısından son dönemde bu travmalara 2013 Gezi olayları ve 15 Temmuz darbe kalkışması da eklenmiştir.

BAHÇELİ’NİN “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” ÇIKIŞI VE 1856 ISLAHAT FERMANI’NIN TARİHSEL YANKISI

Sayın Devlet Bahçeli’nin bir yıl önce yaptığı radikal ama dolaylı “Kürt sorununa ilişkin çözüm” çıkışının bazı çevrelerce 1856 Islahat Fermanı’na benzetilmesi bu bağlamda anlaşılabilir bir şeydir. Bilindiği gibi 1856 Islahat Fermanı, Osmanlı’da modern eşit vatandaşlık ilkesini resmen ilan eden ve gayrimüslimlere hukuki-toplumsal eşitlik getirmeyi amaçlayan bir reform belgesiydi. Görünürde Batı’nın baskısı vardı; fakat özünde imparatorluk artık iç bütünlüğünü kaybediyor, “bir arada kalmak” için reform kaçınılmaz hale geliyordu. Fermanın püf noktası, tebaa ve kul kavramları yerine “eşit yurttaşlık” fikrinin anayasal güvenceye alınmasıydı.

Ne var ki Osmanlı’nın güncellenmemiş şeriata dayalı hukuk sistemi bu yeni eşitlik anlayışını içselleştiremedi. “Egemenlik” (Hakimiyet-i Milliye) kavramı yalnızca Müslüman unsurlar için geçerliydi. Halk, Tanzimat ve Islahat reformlarını “Gavura gavur denilmeyecekmiş” rahatsızlığıyla karşıladı. Bürokratik seçkinler arasında da benzer bir çekince hakimdi.

Saidi Nursi gibi aydınların konuya teorik çerçeve bulma içten gayretleri iknaya yetmedi.

Ahmet Cevdet Paşa, bu eşitlik anlayışının “toplumsal huzuru bozabileceğini” düşünüyor, gayrimüslimlere tanınacak hukuki eşitliğin Müslümanların tarihsel statüsünü zayıflatacağından kaygı duyuyordu. Daha sonra etkisinin arttığı dönemde, “Artık gavurun etkisini bastırdık” sözleriyle bu gidişata duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Bu, onun adalet kavramını evrensel eşitlikten ziyade hiyerarşik denge temelinde kavradığını gösteriyordu.

Fakat bu yaklaşım, İmparatorluğun çözülmesini engelleyemedi. Tanzimat, Islahat, Jön Türk reformları, hatta 1911 Ermeni reform girişimleri sonuçta aynı duvara çarptı: Eşit vatandaşlık düşüncesi içselleştirilemedi. Ahmet Cevdet Paşa’nın şeriat-modern hukuk sentezi çabası da bu kopuşu durduramadı. Sonuçta devlet, “Misak-ı Milli” sınırlarına çekilerek kendi güven alanını tanımlamak zorunda kaldı. Büyük reformların yerini “mecburi tasfiyeler” aldı; tehcir, mübadele ve rızaya dayalı etnik arındırmalar bir ulus-devlet inşasının acılı arka planını oluşturdu.

CUMHURİYET VE SÜREKLİLİK: REFORMDAN REFLEKSE

Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen reformlar da bu tarihsel sürekliliğin izlerini taşıdı. Devlet modernleşti ama toplumun bütün kesimlerini aynı çatı altında eşit yurttaşlık fikrinde buluşturamadı. Bugün hâlâ “eşit vatandaşlık” meselesi, tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, kimliklerin gölgesinde tartışılıyor.

Bölgesel gerilimlerin arttığı bir dönemde, “Terörsüz Türkiye” vizyonu güvenlik temelli bir reform hamlesi olarak öne çıkıyor. Bu güvenlik tanımla hamlenin arkasında ne yazık ki şimdilik bir demokrasi veya hukuk üstünlüğü hamlesi gözükmemekte. Belirttiğimiz Gezi ve 15 Temmuz travmaları izale edilememiş gözükmekte. Ancak bu girişim, demokratik ve hukuki temelleri güçlendiren bir eşit vatandaşlık anlayışıyla bütünleşmediği sürece, 1856 Islahat Fermanı’nın yarım kalan hikâyesini tekrar etme riski taşımakta. Bugün devletin karşısındaki görev, sadece güvenliği sağlamak değil, aidiyet duygusunu yeniden inşa etmektir. Yani bu hamle, “güvenlik reformu” olmaktan çıkıp, 1856-2026 çizgisinde bir zihniyet reformuna dönüşebilirse tarihsel anlam kazanacaktır.

DEVLET AKLI, REFORM ZİHNİYETİ VE GELECEĞE DAİR

200 yıllık devlet reformları zincirinde temel sorun, aynı hataların tekrar edilmesidir. Devlet, sorunları çözmek yerine genellikle kontrol altına almayı tercih etmiş; reformu bir yönetim aracı, bir güvenlik protokolü olarak kullanmıştır. Bu durum, devletin aklının gelişmesini değil, reflekslerinin sertleşmesini sağlamıştır.

Artık “Hakimiyet-i Milliye” ile “kurucu unsur” arasındaki demokratik ilişkiyi yeniden tanımlamanın zamanı gelmiştir. Devlet, “öteki ne düşünüyor?” sorusunu sormalı, dış tehditlerin gölgesinde değil, insanının refahı için reform yapmalıdır. Zira eleştirel bakmak, geçmişin acılarıyla yüzleşmek, gerekirse Batılı devlet insanlarının özrü misali özür dilemek zayıflık olmamalı bu olsa olsa kadim kültürümüzün getirdiği bir asalet olmalıdır. Bu topraklarda yaşanan acılar, mübadeleler, müsadereler ve korkular artık bastırılamaz bir hafızayı oluşturmuştur; devletin bu hafızayla yüzleşmeden yeni bir toplumsal sözleşme kurması mümkün değildir. Geleceğe yönelik sağlıklı bir ortak aidiyet isteniyorsa bundan kaçınılmamalıdır.

Reformlarımızı neden hep dış baskı ya da güvenlik gerekçesiyle yapıyoruz da kendi insanımızın huzuru ve adaleti için yapamıyoruz? Bu sorunun cevabı, belki de “dönüşemeyen kasabalılığımızda” ve devletin aklının yaşadığı kaygıdan oluşan öz güven eksikliğinde gizli.

Gerçek reform, ancak devletin kendine güveni, ahlaki sorumluluğu ve vicdanî cesareti ile mümkündür. Ahmet Cevdet Paşa’nın hayal ettiği gibi, “ahlakî reform”u önce devlette, sonra toplumda başlatmadan hiçbir dönüşüm kalıcı olamaz.

Sonuçta mesele, öncelikte sadece yeni yasalar yapmak ya da kurumları güncellemek değildir. Mesele, devlet aklının vicdanla, reformun ahlakla, adaletin de özgürlükle yeniden buluşmasıdır. Ancak o zaman Türkiye, 200 yıllık modernleşme döngüsünü olgunlaştırarak, refleks devleti olmaktan çıkar ve örnek hukuk devleti olabilir.

Ve belki o gün, Ahmet Cevdet Paşa’nın asırlık cümlesi nihayet anlamını bulur:

“Kanunla nizam bulunur; ama ahlak olmadan adalet olmaz.”

*Tarık Çelenk, Ekopolitik Düşünce Merkezi’nin kurucusudur.

Türkiye’de Aliya algısındaki kayıp halka Mustafa Yeneroğlu-19/10/2025

 Bugün merhum Aliya İzzetbegoviç’in vefatının 22. yıl dönümü. Aliya’nın ismi tüm İslam dünyasında bir saygı çağrıştırır. Türkiye’de de o, “Bilge Kral” olarak anılan bir simgedir.

Soykırım tehdidi altında Bosna’nın Müslüman lideri olarak gösterdiği dirayet, inancına sadakati ve ahlakıyla bir kahraman figürüne dönüşmüştür. Ne var ki bu popüler imaj, onun düşünsel mirasının derinliğini çoğu zaman gölgede bırakır.

Onun metinleri Bosna’nın hikâyesi olmanın yanında Müslüman dünyanın modernlik, güç ve adaletle kurduğu ilişkinin sorgulanmasıdır. Bu metinlerde “ahlakın siyaseti”ni kurmaya çalışan bir düşünce bütünü çıkar karşımıza. Bugün Aliya’ya yeniden dönmek, aslında kaybettiğimiz bir dengeyi — vicdan ile iktidar, inanç ile özgürlük, ahlak ile hukuk arasındaki dengeyi — yeniden fark etmektir.

HAYAT, ZİNDAN VE DÜŞÜNCENİN BİYOGRAFİSİ

Aliya İzzetbegoviç, 1925’te Bosanski Şamac’ta, Osmanlı mirasının hala canlı olduğu bir Bosna’da doğdu. Henüz iki yaşındayken ailesi Saraybosna’ya taşındı; bu şehir, ileride onun hem kaderi hem düşüncesinin coğrafyası olacaktı.

Hukuk eğitimi aldı ve “Genç Müslümanlar” hareketine katıldı; bu hareket, modern dünyada Müslüman kimliğin nasıl yaşanacağına dair bir arayıştı. Bu arayışın bedeli ağır oldu: 1946’da üç yıl, 1983’te on dört yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Fiziksel olarak kapatıldığı Foça Hapishanesi, onun entelektüel dönüşümünün laboratuvarıydı. Burada kaleme aldığı defterler daha sonra Özgürlüğe Kaçışım – Zindandan Notlar adıyla yayımlandı; bu eser, hem bir hapishane günlüğü hem bir ahlak felsefesi eseridir.

“Hayatın anlamını kaybetmişsem ölmeliyim.”

“Özgürlük, mahkûmiyetin zıddı değildir; insanın ruhunda başlar.”

Aliya bu notlarda insanın varoluşunu özgürlük ve sorumlulukla tanımlar. Onun özgürlük anlayışı, bireyci özgürlükten farklıdır: “Gerçek özgürlük, yalnızca sorumlulukla birleştiğinde anlam kazanır.” İnsanın hürriyetini ilahi emanet bilinciyle birleştiren bu anlayış, onun bütün fikirlerinin temelidir.

Zindandan çıktığında Bosna yeniden parçalanma eşiğindedir. 1990’da Demokratik Eylem Partisi’ni kurarark Bosna-Hersek‘in Cumhurbaşkanı olur.

Onun felsefesini sınayan savaş için Tarihe Tanıklığım’da şöyle der: “Savaşta en zor şey, düşmanına benzeme tehlikesidir.”

Aliya için siyaset bir güç alanı değil, ahlak sınavıdır. Zira ona göre devletin varlık nedeni adalettir: bu bakış, Kur‘an’daki “Adaletle hükmedin; bu takvaya daha yakındır.” (Maide, 8) emrinin siyasi karşılığıdır.

O, “düşünen bir devlet adamı değil, devlet kuran bir düşünür”dür.

Zindan onun için hem bir çile hem bir inşa mekânıydı: “Konuşamazdım ama düşünebilirdim.”

Aliya’nın düşüncesi, hayatının izdüşümüdür. Çünkü fikirleri teoriden değil, acıdan ve tecrübeden doğmuştur. Gençliğinde inandığı şeyleri hapiste sorguladı; iktidara geldiğinde o sorgulamayı siyasete dönüştürdü.

Bu yüzden onun mirası bir kitap fikri değil, sınanmış ve bedeli ödenmiş bir hayat fikridir.

Dayton Anlaşması’nı imzalayıp iktidarı bıraktığında şöyle dedi:

“Benim görevim, Bosna’nın savaşla değil, adaletle yaşamasını sağlamaktı.”

Bu söz, yalnız bir vedayı değil, emanetin geçici olduğu ahlak ilkesini anlatıyordu.

AÇIK DİNDARLIK VE MEDENİYET DÜŞÜNCESİ

Aliya’nın düşüncesi, İslam dünyasının yüzyıllardır yaşadığı bir gerilimin içinden doğmuştur: imanla akıl, Doğu ile Batı, gelenekle modernlik arasındaki gerilim.

Onun felsefesi, bu gerilimi bir çatışma değil, bir denge zemini olarak görür.

Doğu ve Batı Arasında İslam, tam da bu arayışın kitabıdır.

“İslam ne yalnız Doğu’ya aittir ne de Batı’nın karşıtıdır.”“Doğu insanı dünyadan koparır, Batı insanı dünyaya hapseder. İslam, insana iki âlem arasında köprü olma sorumluluğu yükler.”

Aliya‘ya göre İslam’ın üstünlüğü, bu iki uç arasında ahlaki denge kurabilmesindedir. Bu dengenin merkezinde açık dindarlık vardır. Açık dindarlık, inancı kapalı bir cemaat kimliğine hapsetmeden, evrensel insanlık değerleriyle birlikte yaşamaktır.

İnsanın iman etmesi, özgür irade ile mümkündür. “Zorlama imanı öldürür.” Bu nedenle iman, özgürlüğün en derin biçimidir. “Bir toplumda düşünce yasaklandığında, iman da kararır.”

Aliya’ya göre “Müslüman olmak bir kimlik değil, bir sorumluluktur.” Kimliğe indirgenen dindarlık, insanı başkalarının hatasına odaklar; ahlak ise insanı kendi sorumluluğuna yöneltir.

Müslüman dünyanın krizi, dinin giderek kimlik ve ritüele indirgenmesidir.

“İslam’ın en büyük trajedisi, şeklin korunup ruhun kaybolmasıdır.”

“Dinin dış biçimleri yaşatılabilir ama ruhu kaybolduğunda geriye sadece gelenek kalır.”

Aliya için bu, sadece kültürel bir yozlaşma değil, ahlaki bir felakettir:

Çünkü inanç, artık insanın davranışlarını yönlendiren içsel bir değer ve vicdanın sesi olmaktan çıkıp, bir kimlik işareti, bir aidiyet formu göstergesi haline gelir.

Aliya’nın açık dindarlığı, bu kapalılığı aşar; dinin vicdanı özgürleştiren ve değer üreten bir kaynak olduğunu hatırlatır. “Dindarlığın ölçüsü, ne kadar görünür olduğun değil, ne kadar adil olduğundur.”

Bu anlayış, Aliya’yı “açık toplum” fikrine de yaklaştırır. Ona göre açık dindarlık, farklı inançların ve görüşlerin çoğulcu toplumda bir arada var olabileceği ahlaki zemini kurar.

“Gerçek iman, başkasının imanına tahammül etmeyi içerir.” İman, kendine güvenen bir vicdandır; korku değil, özerklik ve özgürlük üretir. Dolayısıyla Aliya’nın “açık dindarlığı”, doğrudan açık toplumun temelidir. İnanç, özgür diyalogun alanında yaşandığında medeniyet gelişir.

Aliya’nın medeniyet teorisi, kültürle uygarlığı birbirinden ayırır.

Kültür, insanın kutsalla; medeniyet, insanın tabiatla ilişkisini temsil eder.

Kültürün hamili birey, medeniyetin hamili toplumdur.

Bir toplumun ilerlemesi, ancak bu ikisi arasındaki ahlaki dengeyle mümkündür.

“Medeniyet, teknik ilerleme değil, ahlakın kamusal varlığıdır.”

Batı’nın teknolojiye dayalı uygarlığının neden ruhsuzlaştığını, Doğu’nun ise neden özgürlüğü kaybettiğini bu ayrım açıklar.

“Medeniyet ruhsuzlaştığında barbarlık, kültür donduğunda gerilik ortaya çıkar.”

Aliya’ya göre ne Batı’ya öfkeyle kapanmak, ne Batı’yı taklit etmek çözüm olabilir.

Gerçek çözüm, imanı akıl, özgürlüğü sorumluluk, bilimi ahlakla buluşturmaktır. “Dünya, ahlakı kaybettiği için acı çekiyor. İman, aklın alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.”

Bu sentez, Aliya’nın ifadesiyle “medeniyetin vicdanı”dır.

MÜSLÜMANLARIN TEMEL KRİZİ: KORKU VE İTAAT

Aliya İzzetbegoviç’e göre Müslüman dünyanın en büyük krizi, inançsızlık değil, inancın özgürlük ve ahlak üretme kabiliyetini kaybetmesidir. “Oysa insanın anlamı, özgür iradesiyle iyiliği seçebilmesindedir.” İman güçlüdür, ama çoğu kez özgürlük korkuya, ahlak ise itaate indirgenmiş, dindarlık, giderek biçimsel bir kimliğe ve ritüele sıkışmıştır.

Bunu “dinin törenleşmesi” olarak niteler: “Dinin dış biçimleri yaşatılabilir ama ruhu kaybolduğunda geriye sadece gelenek kalır.”

Aliya, ritüelizmin en büyük tehlikesini şu şekilde tarif eder: “Ritüellerin içinde kaybolan bir din, insanı özgürleştiremez.”

Ona göre ibadetler, eğer ahlaki bir dönüşüm ve tutum üretmiyorsa, bir “alışkanlıklar bütünü”ne dönüşür ve dinin ruhunu taşımaz: “Dua, insanın vicdanını diriltmiyorsa, sadece ses olur.”

İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, bu krizle yüzleşmenin entelektüel manifestosudur.

Ona göre 20. yüzyıl İslam dünyasının en temel açmazı, dindarlıkla özgürlük arasındaki gerilimi çözememektir.

Aliya’ya göre İslam’ın yeniden doğuşu, siyasi bir devrimle değil, vicdanın yeniden uyanışıyla mümkündür. Çünkü dinin özü inanç değil, ahlaki seçme yeteneğidir.

“İslam, imanla özgürlüğün sentezidir.”

Müslüman toplumların temel çıkmazı, dindarlığı bir itaat kültürüne dönüştürmeleridir. Oysa iman, korkuyla değil, özgür iradeyle yaşanır.

“Dinde zorlama yoktur.”

Bu ayet, Aliya’nın bütün özgürlük anlayışının temelidir. İnsanın anlamı, iyilikle kötülük arasında seçmeye mecbur oluşunda yatar. “Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelimeyle insan olmaya mecburdur.”

Bu seçme zorunluluğu, insanı hem sorumlu hem onurlu kılar. Ahlak, ancak özgür iradeyle mümkündür: “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.”

Aliya, her türlü otoriter düzenin insanı ahlaki özne olmaktan çıkardığını vurgular. Çünkü ahlak, zorlama ile değil, özgür vicdanla doğar. Diktatörlük, itaat üretir; ama vicdanı öldürür. Bu yüzden özgürlük, sadece siyasal bir hak değil, ahlakın varlık şartıdır.

Aliya, modern dünyayı da özgürlük sorunuyla birlikte değerlendirir:

“Modern insan, Tanrı’yı kaybettiği için kendini tanrı yerine koydu; özgür ama huzursuzdur.”

İslam dünyasında ise durum tersinedir:

“Müslümanların çoğu Allah’a inanıyor, ama Allah’ın kendilerine verdiği özgürlükten korkuyor.”

Bu yüzden dindarlık, ahlaki derinliğini kaybedip biçimsel aidiyete dönüşmüştür.

Oysa “dindarlığın ölçüsü görünürlükte değil, adalette aranmalıdır.”

Aliya’ya göre Müslüman dünyada ahlak, siyasetin gölgesinde; özgürlük ise korkunun denetimindedir. Ne düşünce imanla, ne iman özgürlükle buluşabilmektedir.

“İnananlar düşünmüyor, düşünenler inanmıyor.”

Aliya’nın çözümü, iman ile özgürlüğü, bilgi ile ahlakı, akıl ile vicdanı yeniden buluşturmaktır.

“Gerçek özgürlük, yalnızca kendini sınırlayabilenlerin özgürlüğüdür.”

Ona göre özgürlük, başıboşluk değil; sorumluluk bilinciyle sınanmış ahlaktır.

Aliya’nın bireysel düzlemde kurduğu bu özgürlük–ahlak ilişkisi, toplumsal düzlemde hukuk ve demokrasiye dönüşür.

“İnsan özgürlükle sınanır; toplum adaletle.”

HUKUKUN VİCDANI VE İNSANIN ONURU

Aliya’ya göre bireyin vicdanında başlayan özgürlük, toplumda adalet olarak tezahür eder.

Ahlakın bireysel biçimi sorumluluk, toplumsal biçimi ise hukuktur.

Aliya’nın düşüncesinin merkezinde adalet vardır. Ona göre adalet, hem insanın hem toplumun varlık nedenidir. “Doğunun ve Batının sahibi adaleti emretti.”

Hukukun işlevi, bu vicdanı kurumsallaştırmaktır. Aliya, “hukuk iki kutuplu bir birliktir” derken buna işaret eder: Bir yönüyle siyasidir çünkü düzeni sağlar; öteki yönüyle ahlakidir çünkü hakkı korur. “Hukuk, iktidarın sınırlanmaya başladığı yerde başlar.”

Aliya’ya göre devlet fiziki gücü, adalet ise manevi gücü temsil eder. Manevi güç olmadan hukuk, yalnızca bir ceza sistemine dönüşür; adaletin ruhu ölür. Bu nedenle, “mahkemeler devletin vicdanıdır.”

Bu bakış, onun “hukuk devleti” anlayışını salt bir yönetim biçimi olmaktan çıkarır.

Adalet, hukuku meşrulaştıran ahlaki temeldir. Adalet yoksa yasa, zulme dönüşür.

Aliya bu tehlikeyi Zindandan Notlar’da erken fark etmişti: “Güç, adaletle birleşmezse ahlaksızlaşır; adalet, güçten tamamen koparsa etkisizleşir.”

Bu denge, onun “iki kutuplu adalet” anlayışıdır, bir yönüyle eylem, bir yönüyle vicdan.

Adaletin yalnızca hukuki değil, manevi bir değer olduğunu vurgular: Adalet, Allah’ın bir sıfatı olduğu için insanın da ahlaki sorumluluğudur. “Adalet için çalışmak, Allah’la işbirliği yapmaktır.”

İslami Yeniden Doğuşun Sorunları’nda şöyle der: “İyi amel işleyerek ben mükemmel olmayan bir dünyanın düzeltilmesinde Allah’a yardımcı olurum.”

Bu anlayış, adaleti teolojik, ahlaki ve eylemsel bir bütün hâline getirir.

İnanmak yetmez; iman, eylemle tamamlanmadıkça adalet doğmaz. Ancak bu eylem öfkenin değil, merhametin dilidir. Çünkü Aliya’ya göre adaletin karşıtı yalnızca zulüm değil, intikamdır.

“Adalet duygusu kaybolduğunda, insanın içinde yalnızca kin kalır.”

Aliya, adaleti yalnız hukukun değil, medeniyetin temeli sayar. Bir toplumun büyüklüğü, düşmanına bile adaletle davranabilme kudretiyle ölçülür. “Adalet, hem dostu hem düşmanı kapsamalıdır.”

Adaletin olmadığı yerde, inanç da ahlak da özgürlük de çürür. Ve belki de bu yüzden onun düşünce mirasının merkezinde şu cümle yer alır:

“Adalet, en yüksek emirdir.”

“KİN DEĞİL ADALET”: BİR VİCDAN SİYASETİ

Aliya İzzetbegoviç’in adalet anlayışının en parlak sınavı, savaşın en karanlık günlerinde verilmiştir. O, adaleti soyut bir ilke olarak değil, ahlaki bir duruş olarak yaşadı.

Bosna yanarken, şehirler kuşatma altındayken, o her konuşmasında aynı cümleyi tekrarladı:

“Bizim mücadelemiz intikam için değil, adalet içindir.”

Bu söz, savaşın mantığına meydan okuyan bir vicdan beyanıdır. Yani düşman zulmediyor diye zulmü meşrulaştıramazsın.

Dünyada çok az lider, halkı katledilirken düşmanına bile adaletle yaklaşmayı savunmuştur.

Aliya, bunu yalnızca bir strateji değil, imanının gereği olarak dile getirdi, tıpkı örnek aldığı Peygamber Efendimiz gibi.

“Savunmasız insanlara zulmetmeyin. İnsanların korkmadığı bir ordu, asıl o zaman muzaffer olur.”

Aliya, düşmanını şeytanlaştırmayı reddetti. Adalet, onun için yalnız dostun hakkını korumak değil, düşmanın hakkını da çiğnememektir.

“Her sosyal düzenin hukukiliğinin mihenk taşı, azınlıklara ve muhaliflere karşı takındığı tutumdur.”

Savaş boyunca Batı’nın ikiyüzlü sessizliğine rağmen bu ilkesinden vazgeçmedi.

İntikam çağrılarına karşı hep aynı cevabı verdi: “Biz onların yaptığını yapmayacağız. Onlar bizim öğretmenimiz değil.”

Çünkü biliyordu ki intikam, hem mağduru hem zalimi aynı düzeye indirir.

Zira gerçek adalet, mağduriyetin kutsallaşmasına değil, insanın onuruna dayanır.

Savaşın ortasında bile “camiden ezan, kiliseden çan sesi duyulacak bir Bosna” hayalini koruması, bu medeniyet anlayışının sembolüdür.

“Bosna sadece bir toprak parçası değil, bir fikirdir.” Bu fikir, birlikte yaşama ahlakını savunuyordu.

Dayton Anlaşması’nı imzalarken bile, yüzündeki ifade ne zaferin ne yenilginin ifadesiydi.

“Barışın bedeli adaletin ertelenmesidir; ama kinle yaşamak insanlığın sonudur.”

Bu söz, siyasal pragmatizmin değil, ahlaki realizmin ifadesidir.

Adalet, onun için sadece bir hukuk ilkesi değil, merhametin siyasetiydi.

Aliya, affetmeyi siyasi değil, ahlaki bir eylem olarak gördü.

“Bağışlamak Tanrı’ya yaklaşmaktır.” Affetmek, unutmak değil, öfkenin esaretinden kurtulmaktır. Kin tutan toplum özgür değildir; adaletle yaşayan toplum özgürdür.

Aliya’nın “vicdan siyaseti”, çağdaş Müslüman düşünürler arasında benzersizdir.

Dini bir ideolojiye, siyaseti bir intikam aracına dönüştürmeden, ahlakın kamusal anlamını yeniden kurmuştur.

“Kötülükle savaşmak gerekir, ama kötülüğün yöntemleriyle değil.”

Gerçek adalet, ancak kin dilinin sustuğu yerde mümkündür.

EŞİTLİK VE HAYSİYET

Adalet, Aliya İzzetbegoviç’in düşüncesinde yalnızca hakkın teslimi değil, her insanın onurunun korunmasıdır. Bu nedenle adaletin en somut yüzü eşitliktir. “Bir toplumda adalet varsa, herkesin haysiyeti korunur” adaletin eksildiği yerde ise eşitsizlik ve tahakküm doğar.

Aliya’ya göre eşitlik, soyut bir hukuk ilkesi değil, insanın Allah karşısındaki yaratılış onurundan doğan bir hakikattir.

Bosna savaşının ortasında bile bu inanca sadık kalan Aliya, etnik kimliklerin, mezheplerin ve cinsiyetlerin karşı karşıya getirildiği bir dönemde herkesin hakkını korumaktan vazgeçmedi.

Aliya’nın eşitlik anlayışı, yalnızca bir siyaset önerisi değil, bir medeniyet ölçütüdür.

Bir toplumun gerçek medeniliği, kadına, azınlığa, muhalife ve yoksula nasıl davrandığıyla anlaşılır. Bu yüzden, “İslam’ı devletin dini değil, insanın vicdanı olarak anlamak gerekir” der.

Vicdan ona göre kimlikleri eşitleyen en yüksek mahkemedir.

Eşitlik, modern bir slogan değil, İslam ahlakının özündeki adaletin toplumsal biçimidir.

Kadınların, farklı inanç gruplarının ya da düşünce sahiplerinin eşit haklara sahip olması, seküler bir lütuf değil, dini bir sorumluluktur.

“Herkesin hakkı, kendi kimliğinden önce gelir.”

Gerçek medeniyet, yalnız güçle değil, haysiyeti koruma kudretiyle ölçülür.

DEMOKRASİ, ÇOĞULCULUK VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

Aliya İzzetbegoviç için adaletin toplumsal biçimi hukukun üstünlüğü, hukukun ahlaki biçimi ise demokrasidir. Eşitlik, insanın onurunu koruyorsa, demokrasi o onurun kurumsal güvencesidir.

Aliya, demokrasiyi bir sistem tercihi değil, ahlaki bir zorunluluk olarak görür. Demokrasi, onun gözünde çoğunluğun sınırsız hâkimiyeti değil, hukukla sınırlandırılmış özgürlük düzenidir. “İktidarın sınırlanmaya başladığı yerde hukuk başlar.”

Bosna savaşının ortasında bile “Biz demokratik bir Bosna için savaşıyoruz” diyebilmiştir.

Aliya’nın demokrasi anlayışı, liberal çoğunlukçuluğu aşar. “Dinde zorlama yoktur” ayetinden hareketle, özgürlük ile ahlak arasında kurduğu bağı siyasal düzleme taşır. Ona göre insan, seçmeye mahkûm bir varlıktır; bu yüzden varoluşun özü özgürlüktür.

“Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelimeyle insan olmaya mecburdur.” Ahlak, ancak özgür iradeyle mümkündür: “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.”

Bu nedenle der ki: “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır; demokrasi ona izin verse bile ahlaklıdır.” Diktatörlük, “günahı yasaklayarak” sahte bir erdem üretir ama insanı ahlaki öznesi olmaktan çıkarır. Demokrasi ise insanın hata yapabileceğini kabul eder; bu yüzden ahlakın özgürlük içinden doğmasına izin verir.

Aliya’ya göre devletin görevi, inançları değil, hakları korumaktır.

Bu yüzden İslam ile demokrasi arasında çelişki yoktur.

Aksine, İslam’ın özü olan şûrâ, demokratik meşruiyetin ahlaki temeliyle örtüşür.

“Herkes için özgürlük, herkes için sorumluluk.”

Aliya’nın “Bosna bir fikirdir; farklı din, millet ve kültürlerin bir arada yaşayabileceğine dair bir inançtır.” sözü, bu çoğulculuğun ahlaki temelini gösterir: Camiden ezan, kiliseden çan, sinagogdan dua sesi duyulan bir şehir hayali, onun çoğulcu medeniyet anlayışının en güzel özeti olmuştur.

“Hukukun üstünlüğü, çoğunluğun değil, insan onurunun üstünlüğüdür.”

Aliya için demokrasi, insanın özgürlük içinde ahlaki kalabilme çabasının kurumsal biçimidir.

Özgürlük bireyde vicdan, toplumda hukuktur; ve ancak bu ikisi birleştiğinde, medeniyetin vicdanı doğar.

ALİYA’NIN ENTELEKTÜEL KAYNAKLARI VE DÜŞÜNSEL HARİTASI

Aliya yalnız bir siyaset adamı değil, felsefeyle yoğrulmuş bir düşünürdür.

Düşünce dünyasında hem Doğu’nun hem Batı’nın en büyük isimleriyle konuşur: Kant, Dostoyevski, Nietzsche, Kierkegaard, Berdyaev, Gazali, İkbal, Nursî...

Bu geniş yelpaze, onun “Doğu-Batı köprüsü” olma misyonunu entelektüel düzeyde açıklar.

Kant’tan ahlak yasası, Dostoyevski’den vicdanın trajedisi, Kierkegaard’dan imanın cesareti, Gazali’den kalbin bilgeliği, İkbal’den eylemci iman kavramlarını alır.

Ama hiçbiriyle özdeşleşmez; hepsini İslam’ın ahlak merkezli bakışıyla yeniden yorumlar.

Kant’ın “iyi niyet”ini imanla temellendirir, Dostoyevski’nin “suç ve cezasını” affın merhametine dönüştürür, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çığlığına karşı “Tanrı’yı kaybeden insan, kendini kaybeder” der.

O, klasik İslam düşünürlerinin çoğunluğundan da ayrılır, fıkıh temelli değil, ahlak temelli düşünür.

“İman, insanın özgürlük içinde Tanrı’ya yönelmesidir.”

Zindandan Notlar’da şöyle yazar:

“Karanlıkta ışık aramaktan korkmayın. Işık, yalnızca karanlığa sabredenlere görünür.”

Bu, onun entelektüel sabrının ve ahlaki bilincinin özüdür.

Berdyaev’in “yaratıcı insan” kavramını “ahlaklı insan” kavramına dönüştürür;

Heidegger’in “varlık kaygısı”nı İslam’ın “emanet bilinci”yle aşar.

Böylece hem modern felsefeyle diyalog kurar hem de ona teslim olmaz.

Doğu’nun sezgisiyle Batı’nın aklını birleştirir, ama sentezle değil, vicdanla.

ALİYA BUGÜN İSLAM DÜNYASINA VE TÜRKİYE’YE NE SÖYLER

Bugün Müslüman çoğunluklu ülkelerin hali, Aliya İzzetbegoviç’in ömrü boyunca uyardığı krizin en acı doğrulamasıdır. O, Müslüman dünyanın çöküşünü askeri yenilgilerde değil, ahlaki dağılmada görür. “Müslüman toplumlar dışarıdan değil, içeriden çürümektedir.”

Bu çürümenin en görünür biçimi, özgürlük korkusu ve ahlaki cesaret eksikliğidir.

Müslüman toplumların çoğu güçlü bir inanca sahiptir, ancak o inanç çoğu kez özgürlükten korkan bir zihniyete dönüşmüştür. “İnanç güçlü, ama düşünce zayıf; duygular yoğun, ama fikirler yüzeyseldir.”

Oysa bir toplumun yeniden doğuşu, ne siyasal sistem değişikliğiyle ne de kalkınma hamlesiyle mümkündür; bu, özgürlükle ahlakın, vicdanla aklın yeniden birleşmesiyle gerçekleşebilir.

Bugün İslam dünyasının en zayıf halkası, özgür bireydir.

İtaatkar kalabalıklar çoktur, ama sorumlu şahsiyetler azdır.

Aliya’ya göre özgür birey, Allah’ın halifesi olarak “seçen ve sorumluluk taşıyan insan”dır.

İnsan kendi vicdanı olmadan Allah’a da sadık kalamaz.

Bu bilinç kaybolduğunda, din bir kimlik göstergesine, dindarlık ise bir aidiyet biçimine dönüşür.

Aliya, bu krizin kaynağını şöyle özetler: “Din, ahlakın alternatifi değil, kaynağıdır.” Asıl mesele imansızlık değil, imanın içinin boşalmasıdır. Dinin ruhu kaybolmuş, şekli ve gösterişi kalmıştır; ibadetler sürmekte, ama o ibadetlerin doğurması gereken ahlaki derinlik kaybolmuştur.

Bu nedenle Aliya, çözümü “dinin vicdanla yeniden buluşması” olarak tanımlar.

Dindarlık görünürlükle değil, değer üretme kudretiyle ölçülür.

Bir din ahlak doğurmuyorsa, artık inanç değil, kimliktir.

Bugün Müslüman dünyası, otoriter rejimler ve kimlik savaşları arasında sıkışmıştır.

Devletler büyüdükçe insan küçülmekte; din konuşuldukça ahlak susmaktadır.

Bu yüzden güçlü şahsiyetler, özgür bireyler yetişmemektedir.

Aliya’ya göre medeniyet, “özgür ve sorumlu bireylerin eseridir.”

Zira şahsiyetin olmadığı yerde demokrasi; hukukun olmadığı yerde iman gelişmez.

Aliya bu tabloyu önceden görmüş gibidir:

“Din devleti kurtarmaz; adalet kurtarır.”

“İslam devleti değil, adil devlet gerekir.”

“İslam, sadece ibadet edenlerin değil, adil olanların dinidir.”

Adaletin olmadığı yerde ne din yaşar ne vicdan.

Bugün Türkiye’nin ve Müslüman dünyanın en büyük ihtiyacı, bu vicdan siyasetidir.

Siyasetin merkezine öfke değil, insanın onuru yerleşmedikçe hiçbir sistem adalet üretemez.

Türkiye’nin Aliya’dan öğreneceği şey, dini korumak değil, insan onurunu ve adaleti yüceltmektir. Zira adalet olmadan din, propaganda olur; özgürlük olmadan iman, kör itaat olur; eşitlik olmadan medeniyet, kibir olur. 

“İntikam değil adalet, tekçilik değil çoğulculuk, kapalı kimlik değil açık vicdan.”

Aliya’nın mirası bize şunu hatırlatır:

İslam, bir iktidar ideolojisi değil, bir ahlak çağrısıdır.

Gerçek dindarlık, gücü kutsamakta değil, güce sınır koyabilmektedir.

Gerçek medeniyet ise farklılıkları bastırmakta değil, birlikte yaşama cesareti gösterebilmektedir.

Bugün Aliya’yı hatırlamak, geçmişe dönmek değil; adaletsizlik, nefret ve kutuplaşma çağında vicdanı yeniden diriltmektir.

O, bir siyaset biçimi değil, bir ahlak manifestosu bırakmıştır geriye.

Ve o manifesto bize sesleniyor:

“Kötülükle savaşmak gerekir — ama kötülüğün yöntemleriyle değil.”

“Gerçeği söylemek kolay değildir. Ama susmak, insanın kendini öldürmesidir.”

Onu anlamak, Bosna’yı hatırlamak değil; adaleti, eşitliği ve özgürlüğü yeniden düşünmektir.

Çünkü “Medeniyet, yüksek binalarla değil, yüksek ahlakla kurulur.”