26 Eylül 2025 Cuma

Ali Babacan: Türkiye, bu kadar ezik bir ülke değil ya! İsmail Saymaz/26 Eylül 2025

DEVA Partisi’nin lideri ve eski Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile aylar sonra bir yemekte buluştuk.

Aynı saatlerde Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu için geldiği ABD’de, Trump ile yaptıkları görüşmeden önce basının karşısına çıkmıştı.

Babacan, iktidar medyasının, Trump’ın Erdoğan’a sandalye tutmasına odaklanmasını “Türkiye, bu kadar ezik bir ülke değil ya!” diye eleştiriyor.

Trump’ın Erdoğan’ın yanında “Brunson’u istedim, verdi” sözleri için “Yargının ne kadar iktidarın baskısı altında hareket etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Dünya basını önünde ilan edilmiş oldu” sözleriyle eleştiriyor.

Babacan, Türkiye’yi de içine alarak, “Trump’la görüşmek için yalvarıyorlar” diyen ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya cevap vermesi gerekirken sustuğunu belirtiyor.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Erdoğan’a istediği meşruiyeti veriyoruz” sözleri için şöyle diyor:

“Bu kadar baskıyı oluşturarak sürdürülebilen bir iktidarın siyasi meşruiyet sorunu var demektir. Rakiplere hayat hakkının tanınmadığı bir ülkede siyasi meşruiyet sorgulanır. Özgür bir ortamda seçim olsa iktidar olabilir misin, olamaz mısın? Meşruiyet meselesinin özünde bu var. Türkiye'de yargıya aşırı müdahale hukukla ilgili kararların meşruiyetini de sorgulatıyor. Onu dünya görüyor zaten.”

İşte, Ali Babacan’la söyleşimiz:

Erdoğan’ın ABD seyahati bir soğuk duşla başladı. ABD Dışişleri Bakanlığı Marco Rubio, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerin Trump’la görüşmek için adeta yalvardığını söyledi. Ne düşünüyorsunuz?

Bu gerçekten hadsizlik. Dışişleri, diplomasi ve nezaket demek. BM Genel Kurulu toplantıları yılda bir yapılıyor. Bir ev sahibi, 200'e yakın ülke var. Başbakanlar ve cumhurbaşkanları ev sahibiyle görüşmek istiyor. Gayet doğal. BM, ABD hudutlarında diye kendilerine anlam çıkartmaları hadsizlik.

Ancak Türkiye, cevap vermedi.

Usul şöyledir: Dışişleri Bakanı çıkar, ağzının payını verir ya da “Böyle bir şey doğru değil” der.

Bizimkiler sessiz kalmayı tercih ettiler.

Sessiz kalıyor, çünkü bir sürü gündem var, konuşmaları lazım.

İki tarafta da otokrat liderler olunca, işin magazin kısmı ön plana çıkıyor. O ne dedi, şu şurada bekledi, masanın şurasına oturdu, koltuğunu tuttu… İktidar medyasına baktığımda üzülüyorum. Türkiye Cumhuriyeti, bu kadar ezik bir ülke değil ya! Trump'ın bizim Cumhurbaşkanını bilmem nereye oturtması onun değerini düşürmez de. Neyse odur değeri. Buralardan güç ya da ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın ifadesiyle meşruiyet devşirmek iktidar basını adına da üzücü.

Bir kahramanlık destanı yazıyorlar.

Bu kahramanlık Trump üzerinden olmamalı. Eziklik içerisinde, “Görüyor musun, Trump bize önem verdi” deyip ön plana çıkartmak, oturma düzenini bu kadar mesele etmek şey değil. Trump’ı başka bir yere oturtsaydı Cumhurbaşkanı’nın değeri mi düşecekti?

ABD Dışişleri Bakanı'na cevap verilmeli miydi?

Kesinlikle. Bizim Cumhurbaşkanı da Amerikan Fox TV'de bir görüşme öncesi söylenmemesi gereken, gereksiz şeyler söylemiş. Sonradan düzeltmeye çalışmışlar. Prompter olmayınca basınla karşılıklı mülakatlara antrenmanlı değil. O reflekslerini kaybediyor. Mesela durup dururken patrikhaneden ve Halkbank'tan bahsetti. Bu da yanlış.

Neden?

Bunlar hassas konular. Karşılıklı görüşülür, “Açıklama yapalım mı, yapmayalım mı?" diye ortak karar verilir. Trump, patrikhane ile ilgili bir şey talep etmedi ki. O talep etmeden Cumhurbaşkanı, patrikhane konusunu açıyor. Demek ki bir şeyler vermeye hazırlanıyor.

Play Video

Cumhurbaşkanı açmasa patrikhane konusunu bilmeyecek.

Halkbank'ı da bilmiyorduk. Normalde ne yapıyor? Basın karşısında notlardan okuyor. Spontane kimse soru sormuyor ki. Bu reflekslerle antrenmanda olması lazım bir cumhurbaşkanının.

Trump, basın karşısında şöyle dedi: “Erdoğan’dan Brunson'ı istedim, gönderdi.” Türkiye'den telefonla adam aldığını dünyanın gözü önünde ve Erdoğan'ın yanında itiraf etmesi Türk yargısı ve biz Türk vatandaşları için incitici değil mi?

Malumun ilanı, maalesef. Yargının ne kadar iktidarın baskısı altında hareket etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Dünya basını önünde ilan edilmiş oldu. Türkiye'de aslında yargı bağımsız değil, Cumhurbaşkanının talimatıyla insanlar tutuklanabiliyor ya da serbest bırakılabiliyor.

Bunun ilanı oldu.

Ama Erdoğan’ın bununla ilgili bir şikayeti yoktu yüz ifadesine bakarsanız.

Memnundu.

Tabii. Ben çok güçlüyüm, görüyor musun adamı içeri de atarım, çıkarırım da memnuniyetini gördüm. Şikayetçi değildi bu durumdan.

Trump, Erdoğan’ı işaret ederek, “Hileli seçimleri iyi bilir” dedi. Ne ima etmiş olabilir?

Bizim arkadaşlar hızlı bir şekilde medyayı taradı. Bizim ekibin anladığı, Amerikan seçimlerine dönük bu ifade. Türkiye seçimlerini kastetmiş değil. Trump, laf çarpacak olsa “Sizde de bu işler böyle kardeşim” dese farklı bir yüz ifadesiyle yapar.

Görüşmenin Türkiye açısından olumlu sonuçları ne?

Beyaz Saray ziyaretinde ne olduğunu bilmediğimiz konular var. Mesela, patrikhane ve Halkbank ile ilgili ne oldu, bilmiyoruz. Gazze ile ilgili Trump, 21 maddelik öneride bulundu. Detayları sızmış değil. Trump’a Erdoğan’nda sonra basınla yaptığı ikinci toplantıda “Türkiye'ye F-35 verecek misiniz?” diye soruyorlar. “Olabilir ama Türkiye'nin de bir şey yapması lazım” diyor.

Ne?

Onu söylemiyor. Demek ki “Şunu yaparsan F-35 veririm" dedi. Ama ne olduğunu bilmiyoruz. F-16'larla ilgili konuyu hiç bilmiyoruz. Bildiğimiz neler var? Türkiye ile Amerika arasında LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) anlaşması yapıldı. ABD’de doğalgaz bol ve ucuz. Onu sıkıştır, gemiye yükle, Türkiye'ye getir, mantıklı olabilir. Rusya'ya bağımlılığı azaltıyor. Önemli bir sonuç. Türkiye, enerji tedarikini çeşitlendirmiş olacak. Sivil nükleer enerji iş birliği protokolü imzalandı. Bu da önemli, çünkü Türkiye'nin nükleer enerjiyi sadece Rusya’yla götürmesi riskli. Türkiye ikinci nükleer santralini Rusya'da değil, bir başka ülkeyle yaparsa bu faydalıdır.

Erdoğan’ın BM’deki Gazze ve Filistin hakkındaki konuşması övgü aldı. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Türkiye'ye yansıtılan o. Fakat fiiliyatta Gazze ve Filistin konusunda Türkiye, pek çok ülkenin gerisinde. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde “Burada soykırım olabilir” diye ilk davayı açan Güney Afrika Cumhuriyeti. Güney Amerika'dan ülkeler katıldı davaya. Türkiye'nin katılması yedi ay sonra. Malezya, “İsrail'e mal taşıyan gemiler limanıma uğrayamaz” diye ta uzaklardan ticaret engeli koymaya çalıştı. Türkiye, ticarete tam gaz devam etti. “Ticareti kestik" dediler, kesilmediği ortaya çıktı. Dediler ki, “Özel sektör yapıyor.” Özel sektörün iznini veren de devlet. Sonuçta ortaya çıktı ki İsrail’in en çok ithalat yaptığı ülkeler sırasında Türkiye, beşinci sırada. Harıl harıl mal gitmiş. Mesele İsrail olunca laf çok ama icraat yok. Mesele Amerika olunca laf da yok, icraat da yok. Netanyahu, soykırım yapıyor. (ABD) O desteği vermese bu kadar ileri gidemezler. Sen ona (Trump’a) hala dostum diyorsun. Bu doğru değil. Türkiye'nin itibarını aşağılara çeken ve sözünün gücünü azaltan ifadeler.

ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın “Erdoğan'a ihtiyacı olan meşruiyeti veriyoruz” sözü ne anlama geliyor?

İki başlıkta özetlemek lazım. Bir, “Meşruiyete ihtiyacı var” diyor. Bu kadar baskıyı oluşturarak sürdürülebilen bir iktidarın siyasi meşruiyet sorunu var demektir. İki, “Biz veriyoruz meşruiyeti” diyor. O da ciddi sorun.

Nasıl veriyorlar?

Görüşerek, toplantı yaparak, yan yana fotoğraf vererek.

Ne karşılığında yapıyorlar?

İşte, bu güzel soru. Tam bilemiyoruz. Mesela, Trump'ın Gazze ile ilgili 21 maddelik bir çözüm planını masada ortaya koyduğuyla ilgili bilgiler var. 21 madde basına sızmadı. Orada neler var, bilemiyoruz. Türkiye'nin F-16 filosunu yenilemeye ihtiyaç var. F-35 projesinden Türkiye dışlanmış durumda. Milli uçağımız var ama motor ihtiyacıyla alakalı görüşmelerin devam ettiğini anlıyoruz.

İktidar ne oldu da ABD açısından meşruiyetini kaybetti?

Dışarıdan bakıldığında şöyle bir tablo var: İktidar kendisine rakip kim varsa etkisizleştiriyor. Siyasi parti de olabilir, medya da sivil toplum da, kim varsa. Fikir özgürlüğünün olduğu ülkede partiler arasında adil rekabet vardır. O adil rekabetle seçilir, ülkeyi yönetirsiniz. Rakiplere hayat hakkının tanınmadığı, olumsuz konuşanların susturulduğu bir ülkede siyasi meşruiyet sorgulanır. Gerçekten özgür bir ortamda seçim olsa iktidar olabilir misin, olamaz mısın? Meşruiyet meselesinin özünde bu var. Bir de Türkiye'de yargıya aşırı müdahale hukukla ilgili kararların meşruiyetini de sorgulatıyor. Pek çok karar hükümet lehine çıkıyor ama normal şartlarda öyle olmayabilir. Bağımsız ve tarafsız bir yargı olsa farklı kararlar olabilir. Onu dünya görüyor zaten.

Otokrasi eğilimi arttıkça siyasi meşruiyet düşeceği için meşruiyet zeminine taşlar döşemek lazım. Amerikan yönetimi böyle okumuş ki, “Meşruiyete ihtiyacı var, biz sağlayalım” demiş.

Demokrasinin böylesine örselendiği, hukuk devletinin yerle bir edildiği bu ülkenin vatandaşı olmak beni çok üzüyor. İçim acıyor. Bu ülke bunu hak etmiyor. Gençler çok daha demokratik, çok daha özgür bir ülkede yaşamayı hak ediyor.

Çok partili siyaset tarihimiz oldukça eski. Sovyetler Birliği'nden kopup da bir anda bağımsız olmuş pek çok ülke var. Onlar gibi değiliz ki. Az çok seçimlerin şeffaf, adil olduğuyla ilgili sandığa bir güven oluşmuş Türkiye'de. Bu geçmişi hiç yaşamamış gibi birden Orta Asya ya da Kafkaslar’daki ülkelerle bizim benzerliğimiz ciddi bir demokratik gerileme. Bu alanlarda ilerlememiz gerekir diye mücadele ederken, Türkiye'nin gözümüzün önünde geriye geriye gitmesi çok üzüyor tabii.

Ha üzüyor ama bizim vah vah demek lüksümüz de yok. Demokrasiye sahip çıkanların iktidar sahipleri kadar cesur olması gerekiyor. Aksi hâlde yazık olur ülkeye. İlk defa bir nesil kendinden sonraki neslin hem özgürlükler hem de refahta daha kötü bir Türkiye'de yaşayacağından korkuyor. “Çocuklarımızın Türkiyesi daha baskıcı ve daha fakir olacak” diye korkuyor insanlar. Bu korku ilk defa yaşanıyor. Türkiye'deki kötüye gidişlerin herkes geçici olduğuna inanır. Askeri darbe bile olsa 2-3 sene sonra normale döner dersin. Darbeciler gelir, rezil olur, giderler ama şu an yaşadığımız öyle değil. Uzun süreli ve sürekli kötüye gidiş. Ne zamane nasıl düzelecek ile ilgili bir sürü işaret var. Hükümet bu işin toparlanmasıyla ilgili ne kadar yol varsa tıkıyor. Türkiye'nin çıkış yollarını tıkıyor. Farklı bir dönem. Bunun farkında olmak lazım.

Ekrem İmamoğlu Davası'nı ve CHP’ye yönelik operasyonları meşruiyet krizinin nedenleri arasında görüyor musunuz?

Eğer Ekrem İmamoğlu, “Cumhurbaşkanı adayıyım” demeseydi diploması iptal edilir miydi?

Sizce?

Edilmezdi. Kimsenin aklına gelmezdi bakmak. “Bize ne” derlerdi. Bu durumda belki 10 binlerce insan var. Geçen ortaya çıktı, e-imza sahtekârlığı.

İmamoğlu’na yönelik yolsuzluk iddialarının detaylarını, hangisi doğrudur, hangisi değildir, bilemiyorum. Dışarıdan bakıp anlamak zor. Davaların esasına değil, usulüne baktığımız zaman, usulen tamamen bir siyasi operasyon olduğunu görüyorum.

Akşam saat 6’da diploması iptal edildi, ertesi sabah 6’da gözaltına alındı.

Yolsuzluk iddiası var, diploma var, kurultay var. Bunlar hem eş zamanlı hem de iyi bir koordinasyonla yürüyor. Bu koordinasyonu ancak bir siyasi koordinasyon oluşturur. Çünkü yargı kendi içinde koordine olamaz ki. Dosyalar birleştirilmiyorsa, ayrı mahkemelerde yürüyorsa takvim beraber işliyorsa demek ki bir siyasi koordinasyon var burada.

Ne amaçla?

Siyasi rakipleri teker teker devreden çıkarma; başka ne olabilir ki? Usulen baktığımızda tabi. Ama esas konusu farklı.

Türkiye'deki yolsuzlukların üçte ikisi imarla ilgili meselelerden döner. İmarlı arsayı alır birileri, belediyeden emsal birken üçe çıkarır, korkunç rant oluşur.

Belediyelerle ilgili siyasi etik düzelmeden iktidarda siyasi etik beklememiz çok zor. Çünkü yerelde başlıyor. İmarla ilgili konular pek çok belediye meclisinde oy birliğiyle geçiyor. En temiz başkanı bazen yoldan çıkarabiliyorlar.

Önceki gün Ankara'ya sabah baskını yapıldı.

Mansur Yavaş, önceki belediye başkanlığıyla ilgili 96 dosya hazırladığından bahsediyor değil mi? Bunlara bakılması lazım. Bu da şüphelendiriyor insanı. Vatandaşa “Hükümet siyasi operasyon mu çekiyor” diye sorduğunuzda en az yarısı siyasi operasyon diyecektir. AK Parti'ye oy versin, vermesin… Siyasi operasyon algısı daha yüksek.

CHP’nin kurultay davası hakkında ne düşünüyorsunuz?

CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyum atanmasına karşı çıktık. Seçim ve itiraz süreci bittikten sonra artık o defter kapanıyor. Başka türlü hiçbir seçimle ilgili itiraz bitmez, istikrar sağlanmaz. Ne ilçe yönetimlerinde istikrar sağlanır, ne genel merkezde; ülke yönetiminde bile sağlanmaz.

Kurultayda şaibe varsa, yanlış yapanlara ceza süreci olur. Eğer iradenin sakatlandığı bir kurultaysa iradenin tekrar tescili sağlanır. Ki, CHP üç kurultay yaptı.

Delegeler şikayetçiyse niye itiraz süresinde şikayet etmediler? Niye sesleri çıkmadı o üç günde? Niye bugün? O süreler bittikten sonra seçim, seçimdir. Bitmiştir.

Mutlak butlan kararının sonuçları çok daha başka olabilir. Geriye dönünce karmakarışık olur. Düşünün, parti hazineden yardım almış, harcamış. Ne yapacaksın? Aday belirlemiş, yok mu sayacaksın? Fiili imkansızlıklar var. Bu kolay değil ki. Yanlışı yapan, hesabını verir. Siyasi partide böyle şeyler olduysa ağır bir bedelinin olması lazım. Partinin kendi sistemi içerisinde bunların temizlenmesi lazım.

‘Terörsüz Türkiye’ sürecinden memnun musunuz? Masaya oturduğunuz günkü beklentiniz karşılandı mı?

Aslında komisyon, ismiyle, görev tanımıyla, sayısıyla ve karar alma şekliyle istediğimiz şekilde oldu. Fakat mesele sadece komisyon değil. Türkiye'nin çok önemli iki sorunu var. İlk sorun nedir? Terör sorunu. Bir de hak ve özgürlüklerle ilgili sorunlar var. Kürt sorunu. Beş yıldır diyoruz ki bu sorunlar iki ayrı hattan yürümeli ve pazarlık konusu hâline getirilmemeli. Önceki çözüm sürecinin en önemli hatası oydu. Vatandaşlarımızın hak ve özgürlükle ilgili hususları terör örgütünün yapıp yapmayacağı işlere bağlayan bir süreç yürümüştü ve yanlıştı.

Bahçeli'nin konuşmasını dinleyince baktık ki, iki ayrı hat yürüyor. Önce örgüt silah bırakacak. Ondan sonra hak ve özgürlüklerle ilgili çalışmalar başlayacak.

Örgütün teslim ve silah bırakma süreci de devam ediyor. Karar alındı ama uygulamada Suriye'den bağımsız değil.

Başta dendi ki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) de silah bırakıyor.

SDG'nin hiçbir zaman üzerine almadığını biliyorduk. SDG ile Ahmet Şara arasındaki sekiz maddelik anlaşmanın uygulamasıyla ilgili sıkıntılar var. En önemli maddesi entegrasyon. SDG'nin silahlı birimlerinin Şam’a entegresi. Milli ordu olmazsa olmaz. Bir ülkede iki ordu olmaz. Milli ordudaki yapılanma nasıl olacak? SDG, ayrı kol olarak mı duracak? En büyük çekişme bu. Bizim içerideki süreç dışarıdan bağımsız değil. Suriye'deki süreçle paralellik var. Her ikisinde de hedef yıl sonu, biliyorsunuz. Komisyon da yıl sonu, sekiz maddelik anlaşmanın uygulanması da. Bunlar tesadüf değil.

Dolayısıyla gergin bir ortam var. Umarız ki barışçıl yöntemlerle biter. Ama her an bir küçük kıvılcımda Suriye'yi cehenneme çevirebilir. O bizim süreci etkiler. SDG entegre olmadan sorunumuz bitti denilemez.

Bunları çözdükten sonra komisyonun hak ve özgürlükler gündemine başlaması gerekiyor.

Yıl sonunda sorunun halledilebileceği kanaatinde misiniz?

Takvimden bahsetmek çok zor ama Suriye ile bire bir bağlantılı. Suriye'de sorunsuz bir çözüm olursa Türkiye'de de yıl sonuna kadar çözülür.

Hak ve özgürlükler aşamasına ne zaman geçilecek? Başka bir komisyon eliyle mi olacak?

Yok, bu komisyon devam etmeli. Bu kadar dinleme yaptı. 800 sayfalık tutanak oluşmuş. Yüzde 90’ı haklar ve özgürlüklerle ilgili. Çatışma çözümü bilen kaç kişi var Türkiye'de Allah aşkına?

Ben Dışişleri Bakanlığı yapmış olmasam, Filipinler meselesine girmiş olmasam… Filipinler’de, biliyorsunuz, çözdük meseleyi. Moro’da çok geniş hak ve özgürlük alanı verildi. Adamlar silah bıraktı. İran'ın nükleer programıyla ilgili anlaşma, bugünkü Alman Cumhurbaşkanı Dışişleri Bakanıyken gelip benden rica etmesiyle başladı. Dedi ki, “İranlılar sana güveniyor. Altı ülkeyiz, İran bir tarafta, yürümüyor. Yardımcı olur musun?” O altı ülke hangisi? ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya, Çin. Bizi çağırdılar, yaptık. Tamamen güven ve itibar meselesi. Hani meşruiyet diyor ya, çok taraflı işlerde güven çok kritik.

Benim endişem Dışişleri Bakanlığı gittikçe güvenlik odaklı bir bakanlık hâline geliyor. Ben çok endişe ediyorum. Yeni bakanlık binası yapılıyor. Karargâh diye açıklıyorlar. Bir dakika arkadaşlar. Bu ülkenin silahlı kuvvetleri var, Genelkurmay Başkanlığı var. Dışişleri Bakanlığı'nın binasına karargâh demezsin. Tamamen güvenlik odaklı oluşturursan devlet yapısını, o zaman çözüm sadece güvenlik metotlarıyla aranır. Halbuki Dışişleri Bakanlığı geniş düşünecek. Pek çok istihbarat biriminin başındakiler diplomasi ve Dışişleri Bakanlığı kaynaklı insanlardır. Çünkü daha geniş perspektifle bakıyorlar.

Dışişleri Bakanlığı binaları için karargâh denir mi?

Hiç duymamıştım bugüne kadar.

Dışişleri’nin güvenlik öncelikli hale gelmesinin mahsuru ne?

Çünkü devlet yapısı sorunların sadece güvenlik enstrümanlarıyla çözülebileceğiyle ilgili bir yöne kapılıp gider. Hâlbuki güvenlik enstrümanları sorun çözümüyle ilgili enstrümanlarından bir tanesidir. Diplomasi kapısı her zaman açık olmalıdır.

19 Eylül 2025 Cuma

Belediye başkanlarının üç cisim problemi Savaş Zafer Şahin-18/09/2025

Yakın zamanda popüler bir dijital platformda dizisi yayınlanan Çinli yazar Liu Cixin’in çarpıcı bilim kurgu romanı Üç Cisim Problemi, gök bilimin en temel paradokslarından birini güçlü bir kurguyla işler: Üç gök cisminin birbirleriyle etkileşimleri öylesine karmaşıktır ki, bu sistemde kalıcı bir denge kurmak imkansıza yakındır. Gezegenler sürekli yörünge değiştirir, kimi zaman birbirine yaklaşır kimi zaman uzaklaşır. Bu kaotik evrende iklimler öngörülemez, düzenli bir yaşam mümkün olmaz. Romanın medeniyetleri sürekli yıkılıp yeniden kurulur, kimi zaman kısa bir istikrar dönemi yakalar, ardından kaos döngüsü her şeyi yerle bir eder. Bu yüzden Üç Cisim Problemi, yalnızca fiziksel bir denklem değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkların da güçlü bir metaforu olarak okunabilir.

Romanın kurgusu bize son günlerde belediyelerle ilgili olarak yaşanan siyasi süreçleri anlamak için bir anahtar sunabilir. 1990’lardan bu yana gizli bir siyasi güç veya geleceğin liderliğine açılan bir yol olarak görülen belediye başkanlığı pozisyonu, bugün adeta bir “üç cisim problemi” etkisi yaşıyor. Son otuz yıldır belediye başkanlıkları bir tür doğal lider kuluçkası ve devleti yönetmenin kestirme yolu olarak algılanırken, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişten sonra bu pozisyonun tanımladığı yerel iktidar süreçleri hem iktidar hem muhalefet için farklı düzeylerde bir tehdit algısı yaratmaya başladı. Bu denklemde bir yanda iktidar partisi, diğer yanda muhalefet partileri, üçüncü tarafta ise devleti oluşturan temel kuvvetler yer alıyor. Dengenin ortasında ise değişken koşullara uyum sağlamak zorunda kalan belediye başkanları bulunuyor. Tıpkı romandaki gibi bu üç gövde arasındaki etkileşim hiçbir zaman sabitlenmiyor.

Bir dönem belediye başkanları, özellikle büyükşehirlerde muhalefetin en güçlü kozları olarak iktidarın karşısına çıkarken; başka dönemlerde yargı süreçleri, kayyum atamaları, siyasi baskılar veya parti transferleriyle etkisiz hale getiriliyor.

Bugün sorulması gereken temel soru şu: Türkiye’de belediye başkanı gerçekten bağımsız bir siyasi aktör mü, yoksa sürekli değişen çekim güçleri arasında savrulmaya mahkûm bir varlık mı? Bu sorunun yanıtlanması, Türkiye’nin anayasal sisteminde son dönemde belediye başkanları özelinde çok tartışılan bir meselenin açıklığa kavuşturulması açısından yaşamsal görünüyor. Eğer sadece “benden” olarak görülen belediye başkanlarının başarılı olmasına izin verecek ve “başkalarının” olarak görülen belediye başkanlarını engelleyecek bir sistem ortaya çıktıysa, sorunları sınırları ve insani anlayışları aşan kentlerin gerçek sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

MUHALEFET BELEDİYELERİNE MÜKEMMEL TUZAK

Son otuz yılda iktidar partisi tarafından geliştirilen yerel yönetim ve şehircilik pratikleri, belediyelerin temsilden örgüt yapısına, hizmet sunumundan denetim mekanizmalarına kadar birçok alanda çözümsüzleşen döngüler üretti. Bu pratiklerin ortak noktası, sonuçta kentleşme süreci ve kentlilerle ilişkileri ağırlıklı olarak yaygın kollamacı ilişkiler ve popülist uygulamalarla kurmasıydı. Kamu yatırımlarının taşere edilmesiyle ve imar süreçleriyle ortaya çıkan rantın paylaşımında kollamacı ağların, sürekli inşai faaliyetlere ve kentsel yaşamın kamu kaynakları kullanılarak gösterileştirilmesine dayalı dayalı bir kentsel gelişme süreci popülist performansın alanı haline geldi. Yeri geldiğinde bayramlarda şeker, kandillerde simit dağıtabilen, seçimlerde imar artışını müjde olarak duyuran, hizmet adı altında hiçbir kapasite ve işletme sürecinin sürdürülebilirliği dikkate alınmadan tesisler inşa eden, ancak iklim krizi ve afetler gibi süreçler karşısında kentsel altyapı ve mekânı dönüştürme anlayışından yoksun bir belediye modeli ortaya çıkmıştı. Her ne kadar belediye yönetimleri değişse de bu belediyecilik mirası bir yandan muhalefet belediye başkanları için zamanı geldiğinde kullanılabilecek bir tuzak görevini yerine getirdi.

Bu modelin en önemli unsuru temsilde aşırı güçlü belediye başkanı figürüydü. Türkiye’de belediye meclisleri giderek etkinliğini yitirmiş, karar süreçleri belediye başkanlarının etrafında yoğunlaşmıştır. Bu nedenle başkanlar, özellikle imar, ihale ve istihdam alanlarında neredeyse sınırsız bir yetki alanına kavuşmuş; demokratik temsil, şeffaflık ve kolektif karar alma ilkesinden uzaklaşılmıştır. Bu eğilim, belediyeleri halkın örgütlülüğünde değil, başkan çevresinde şekillenen “kent patronu” merkezli yapılar haline dönüştürmüştür. Burada belediye başkanları aslında siyasi teşkilat ve ilin milletvekilleri ile birlikte bir troyka yapı ile kentsel süreçleri yönetmekteydi. Ancak bu yapı inanılmaz bir siyasi temsil vakumu oluşturmaktaydı. Bırakalım muhalefete oy verenlerin belediye meclisinde nasıl temsil edileceğini, iktidara oy verenlerin bile mecliste ancak kollamacı ilişkilerle taleplerini dile getirebilmesi mümkün olabilmekteydi.

Hizmet sunumunda yaşanan dönüşüm de özünde bu yapısal erozyonu ortaya koyar. Belediyeler artık doğrudan üretim yerine, tüm faaliyetlerini taşeronlara ihale ederek yürütmektedir. Bu eğilim, denetim süreçlerini zayıflatmış; hizmetlerin piyasa aktörlerine bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Bu bağlamda, halkın ihtiyaçlarından ziyade görünür, popülist ve içi boş söylemlerle süslenen faaliyetler ön plana çıkmıştır.

Muhalefet belediyeleri, 2019’dan itibaren bu yapısal tahribata uğramış ve yozlaşmış kurumsal gövdeleri stratejik bir dönüşüm gerçekleştirme fırsatı olmadan devraldılar. Bu sebeple de önlerinde buldukları yapının mevcut kurumsal kapasitesini verili durum olarak kabul ederek ilerlemek ve ancak kısıtlı sürede dönüştürebilecekleri alanlara müdahil olmak yaklaşımıyla ilerlediler. Bu bağlamda siyasi söylemde sıkça kullanılan “tuzak” metaforu anlam kazanıyor: Yapısal dönüşümler gerçekleşmeden devralınan sistem, muhalefet belediyelerini hem demokratik işlevsellikten uzaklaştırıyor hem de siyasi baskıya açık hâle getiriyor. Bu kritik dönemeci aşamadan geçmeden, yerel demokrasi ve kurumsallaşma yollarında ilerlemek imkânsız hâle geliyor.

KAOTİK YÖRÜNGEDEN ÇIKIŞ MÜMKÜN MÜ?

Üç Cisim Problemi’nin ayırt edici yanı, istikrarsızlığın yapısal oluşudur. Türkiye’de belediye başkanlarının güç zeminindeki kırılganlık da benzer biçimde, merkezileşme, piyasalaşma ve kurumsal kapasite zayıflığı gibi yapısal etkenlerden beslenmektedir. Demokratik temsilin zayıflaması (meclislerin etkisizleşmesi), örgütsel erozyon (liyakat ve teknik yeterlilikte aşınma) ve hizmet sunumunun taşeronlaşması (denetimin ve şeffaflığın gevşemesi) belediyelerin kalıcı bir yörüngeye oturmasına mani olmaktadır. Buna eşlik eden bir başka sorun, kamu hizmetlerinin kalitesinden çok iletişimin performansına odaklanan popülist pratiklerin yerleşmesidir: Kent yaşamındaki yapısal dönüşümler üretmek yerine, yapılanların baskın halkla ilişkiler mekanizmalarıyla “anlatılması” başlı başına bir işe dönüşmekte; bu da uzun vadeli kurumsal inşayı gölgelemektedir.

Ancak fizikten farklı olarak, siyasette tasarımla denge yaratmak mümkündür. Çıkış, kişisel karizma ya da iletişim mahareti değil; kurumsal güçlenme, katılımcı yönetişim ve yenilikçi/deneysel kapasite ile mümkündür. Kendi yazılarımda vurguladığım kitle bilgeliği yaklaşımı tam da burada devreye girer: Yurttaşları pasif seçmen ya da hizmet tüketicisi olarak değil, kolektif aklın etkin unsurları olarak konumlandıran, açık veri, şeffaflık ve birlikte üretim araçlarını merkeze alan bir yerel yönetişim tasarımı, “gölgenin kısaldığı” dönemlerde dahi meşruiyet ve kapasiteyi yeniden üretebilir.

Bu doğrultuda, üç cisim benzetmesinin yarattığı kaotik salınımı kurumsal tasarım ve ağ yönetişimi ile sönümleyebilecek bir yol haritası öne çıkmaktadır:

•DEMOKRATİK TEMSİLİN TAHKİMİ: Belediye meclislerinin yetki ve kapasitesini artırmak; gündem ve komisyon süreçlerini uzmanlık ve sivil toplumla sistematik biçimde entegre etmek; denetimi bağımsızlaştırmak.

• MALİ VE İDARİ ÖZERKLİK: Öngörülebilir gelir paylaşımı, koşullu/sonuç odaklı transferler, bağımsız iç-dış denetim; liyakat temelli atama ve kariyer sisteminin kurumsallaşması.

•İHALE-HİZMET EKOSİSTEMİNİN DÖNÜŞÜMÜ: Şeffaf, izlenebilir, bütünleşik bir tedarik yönetimi; yenilikçi alım (ön-ticari tedarik, meydan okumaya dayalı alım) ve performans sözleşmeleri; taşeron bağımlılığını azaltan karma üretim kapasitesi.

•KİTLE BİLGELİĞİNE DAYALI KATILIM: Açık veri portalları, dijital meclisler, katılımcı bütçe, yurttaş panelleri ve “problem çözme kuluçkaları”; iletişimi PR’dan çıkarıp birlikte karar ve birlikte uygulama zeminine taşımak.

•KENTTE HIZLI DENEY-ÖĞREN DÖNGÜSÜ: “Yaşayan laboratuvarlar”, düzenleyici kum havuzları ve kentsel test alanlarıyla küçük ölçekli pilotların hızla denenmesi; işe yarayanın ölçeklenmesi, yaramayanın düşük maliyetle sonlandırılması.

•BİLİM-TEKNOLOJİ-KENT SENTEZİ: Üniversiteler, araştırma merkezleri ve yerli start-uplarla ortaklık; şehir içi mobilite, enerji verimliliği, su yönetimi, atık döngüselliği ve kamusal alan kalitesi için kanıta dayalı politika setleri.

•AFET DİRENÇLİLİĞİ VE İKLİM EYLEMİ ODAKLI YENİDEN KURULUM: Risk haritalarının açıklığı, mikro-bölgeleme, erken uyarı ve mahalle dayanışma merkezleri; yeşil-mavi altyapı, ısı adası azaltımı, bina güçlendirme ve kademeli dönüşüm programlarının katılımcı uygulanması. Bu alanlarda yenilikçi teknolojilerin (uzaktan algılama, dijital ikizler, sensör ağları, mikro-şebekeler) hızla test edilip devreye alınması, yerel yönetimlere yapısal “avantaj kazandıran” bir denge sağlar.

•LİDERLİK MODELİNİN EVRİMİ: “Güçlü başkan” tipinden dayanışmacı lider–ağ kurucu tipine geçiş. Belediyeyi; komşu belediyeler, merkezi idare, üniversiteler, sivil toplum ve özel sektörle çok-merkezli bir işbirliği ağının koordinatörü olarak konumlandırmak.

Bu çerçeve, iletişimin kendisini amaç olmaktan çıkarıp katılımın altyapısı haline getirir; PR’ın parlak yüzeyini, birlikte üretimin kalıcı kapasitesine dönüştürür. Özellikle afet dirençliliği ve iklim krizi gibi yüksek öncelikli alanlarda, kent içi yenilikçilik ve bilimsel gelişmelerle desteklenen hızlı deneme–öğrenme süreçleri, yerel yönetimlerin yapısal “üç cisim” dengesizliğini aşabileceğini gösterir. Böyle bir dönüşüm, belediye başkanlarının gölgelerini tek başına uzatmaya çalışmak yerine, ağlar üzerinden paylaşılan ışık ile kalıcı bir denge kurmanın kapısını aralar.

Son tahlilde: Fizikte üç cisim probleminin kapalı form çözümü yoktur; siyasette ise tasarlanmış kurumlar, katılımcı mekanizmalar ve yenilikçi kapasite ile denge üretilebilir. Bu adımlar atıldığında, belediye başkanları iktidarın sert ışığı altında kısalan gölgeler olmaktan çıkıp, dayanışmacı liderlik ve ortak aklın kurduğu istikrarlı yörüngelerin taşıyıcıları haline gelebilir.

SAVAŞ ZAFER ŞAHİN KİMDİR?

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde tam zamanlı akademisyen olarak çalışmalarını sürdürmekte olan Savaş Zafer Şahin, 2019 yılından bu yana Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcılığı görevini de sürdürmektedir.

11 Eylül 2025 Perşembe

Muhammed bin Selman’ın yeni ‘Suudluluk’ tahayyülü KARAR GAZETESİ-11/09/2025

Suudi Arabistan 2017 yılından bu yana hem iç politikasında hem de bölgesel ve küresel çizgisinde eksen değiştiriyor. Bu durum her ülkenin dönem dönem yaşadığı şartlara uygun olarak manevra alanını genişletmek fikrini barındırsa da, Suudi Arabistan’da yaşanan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın (MbS) ülkesi için idealize ettiği daha büyük bir dönüşümün parçası. Muhammed bin Selman’ın krallık için yeni ve vizyoner tahayyüllerini önceki yazıda özetlemiştim. Veliaht prensin adım adım krallığın küçük karar alıcı zümresine girişi ve ülkedeki belli güç odaklarını kendi etrafında yeniden oryante etme süreci de Muhammed bin Selman’ı anlamak yazı dizisinde detaylıca anlattığım bir husustu.

Bu yazıda ise, MbS’in reformları, ekonomi politikaları ve gayrimenkul projeleri ile şekillendirdiği yeni ‘Suudluluk’ tahayyülünü ele alacağım. Diğer bir deyişle, MbS’in vizyonu ve projeleri hangi ‘Suudlunun’ hayatını kapsıyor ve hangi ‘Suudluyu’ toplumun meşru parçası olarak görüyor soruları üzerinden veliaht prensin inşa etmeye çalıştığı projelerin mekansallık- kimlik ilişkisini tartışacağım.

Öncelikle şunun altını çizmek de fayda var ki, Krallığın 2030 vizyonu, Suudilere yeni yaşam biçimleri, turizm imkanları ve tarihi gerçeklikler sunuyor. Kadınlar özgürce araç kullanabiliyor, sinemalar onlarca yılın ardından açıldı ve uluslararası sanatçılar (Metallica dahil) Riyad’da sahne alıyor. Bu reformlarla bezenmiş parlak dönüşüm, hem kadınlar hem gençler için belli imkanlar sunsa da, bu yeni denklemde yaşayacak Suud kimliğinin kime ait olduğunu ve hangi koşullarda devam edebileceğini de sınırlandırıyor. Yani eskisi gibi siyasal İslam’la iç içe, Vahhabi doktrine sıkı sıkıya bağlı, rantiyer ekonomik sisteme dayalı hayatları olan Suudlular istenmiyor. Bu dramatik değişimin merkezinde, Vision 2030 ile sadece ekonomiyi çeşitlendirmeyi değil, aynı zamanda Suudi olmanın anlamını yeniden tanımlamayı hedefleyen Veliaht Prens Muhammed bin Selman yer alıyor.

Bu nedenle, odak noktası, MbS’nın vizyon kapsamında inşa edilmesini planladığı yapılar ve bu yapıların yeni kimlik algısı ile ilişkisi. Yeni turizm tesisleri, kültürel alanlar, konut projeleri, parklar, ticaret bölgeleri ve müzeler; ekonomik ve sosyal yasaları reforme etmek veya piyasaları petrole bağlı ekonomiden kurtarmanın ötesinde bir yeni kimlik inşası barındırıyor. NEOM, The Line ve tarihi Diriye’nin yeniden geliştirilmesi gibi yeni mega projeler, bu “yeni Suudluluk” tahayyülünü mekanlar üzerinden somutlaştırıyor. Öyle ki veliaht prensin ideasındaki yeni Suudluluk kozmopolit, modern, ileriye dönük ve kültürel olarak milli değerlerini dini Vahhabi kimliğinden daha birleştirici bir yerde görüyor. Her bir proje, siyasi otoritenin meşruiyetini genç nesiller nezdinde güçlendirmenin farklı yollarını deniyor.

Örneğin, daha evvel bütünüyle bakir kalmış ve toplumun muhafazakâr yapısı nedeniyle kullanılmamış Kızıl Deniz yeni bir turizm destinasyonu olarak sunuluyor. Lüks, aile ve çevreye duyarlı turizm kapsamında 2030 vizyonu içinde öne çıkarılıyor. Kızıldeniz etrafına yapılan tesisler ile Suudi Arabistan halkının ülke içi seyahatini arttırmak ve civar körfez ülkelerinden turist çekmek bir hedef. Ama asıl hedeflerden birisi umre ya da hac için Krallığa gelen küresel Müslümanların, sunulan bu yeni tesisleri de ziyaret etmesi. Umre öncesi Kızıldeniz’de aileye uygun, çevre dostu ve el değmemiş su altı rezervlerini keşfederek birkaç gün geçirilmesi teklifiyle yeni bir Suud turizmi pazarlanıyor. Vizyon metinlerinin ve tanıtım videolarının hali hazırda resmi söylem olan hac ve umre turizmi ifadelerine, lüks ve hicaz temalı deniz turizmi naratifinin eklemlendiğini görüyoruz. Bu yeni Suud turizmi kampanyasının, toplumun dünyanın başka yerlerinde karşıladığı modern ihtiyaçları temsil ettiğini ve Suudi Arabistan turizmini hac ve umre temasının ötesine taşımayı hedeflediğini söyleyebiliriz. Örneğin, eski zamanlarda orada yaşayan kavim lanetlendiği için Vahhabilerin gitmeyi tercih etmedikleri Al-Ula şehri de tamamen lüks çöl turizmi kapsamında yenilendi. Hem Kızıl Deniz’de hem Al-Ula’da küresel çapta bir reklam kampanyası yürütülerek Cristiano Ronaldo gibi ünlü sporcular ya da gezgin bloggerlar tesislere davet ediliyor.

Turizm tesislerine ek olarak, ‘her şey dahil’ yaşam alanları ve konut projeleri de 2030 vizyonunda öne çıkıyor. Yukarıda bahsi geçen iki örneğin aksine bu yeni inşaat projeleri doğrudan gündelik hayatı ve yaşam pratiğini etkileyen değişiklikler sunuyor. Suudi Arabistan vizyonunda kırka yakın inşaat projesi var ve bunların ona yakını konut projesi. Riyad’daki Murabba projesi gibi eskiden şehrin nabzının attığı alanları yenileyerek, ailelerin güvenli, modern ve çevresel olarak sürdürülebilir topluluklarda yaşayabileceği alanlar da pazarlanıyor. NEOM, Mukab ve the Line gibi daha fütüristik fakat yine çevreye duyarlı ve her şey dahil yaşam alanları da öne tasarlanmış. Tanıtım videolarında genç Suudlular spor yapıyorlar, aileler meydanlarda toplanıyorlar ve kadınlar kent alanlarında özgürce hareket ediyorlar. Bu görüntülerin, modern ve ılımlı, ancak kültürel olarak belirgin öğeleri koruyan yeni bir toplumu tasvir ettiğini söyleyebiliriz. Örneğin vizyon kapsamında inşa edilen yeni konut projeleri normalde Suudi halkının değil yabancı expatların yaşadığı sitelere benzer şekilde (compound house) ortak yürüyüş, spor ve park alanları barındıran, konforlu ama mütevazi bir hayat tarzını yansıtıyor. Bu sitelerden biri olan Sedra’nın tanıtım videosunda genç bir Suudlu çift adeta bir Netflix yaşamı içinde resmediliyor: mütevazi ve modern bir salon, erkek kadına kahve servis ediyor, koşu yapan komşularına selam veriyorlar ve kadın başörtülü değil.

Sedra, Warefa ve Alarous gibi konut projelerinin ev planlarına baktığımızda mekansallık üzerinden yeni Suud kimliğinin dönüşmesi beklenen yeni bir halinin görüyoruz. Örneğin hemen her konut projesi insanların yürümesinin önceleyen alanların reklamını yapıyor ki körfez kültüründe hem hava şartlarının hem toplumsal yapının etkisiyle mecbur kalınmadıkça yürümek bir alışkanlık değildir. Konutların reklamları yürünebilir alanlar, yürüme mesafesinde marketler ve parklar gibi ifadelerle Suud kimliğine eklemlenen bu yeni alışkanlığı vurguluyor. Ev planlarının çoğunda yalnızca bir hizmetçi odası var ve her sınırlı sayıda konutun hem hizmetçi hem şoför odası var. Genel olarak varlıklı Suud ailelerinde evin dışında ama eve entegre bir ufak müştemilatta evin hizmetçileri kalır. MbS’in öncüsü olduğu dinamik ve güçlü bir orta sınıf olarak resmedilen Suudlular batılılar gibi mütevazi fakat refah içinde bir hayat süren; sitelerde, diğer aileler ile aralarında uzun duvarlar ve siyah koruyucularla kaplanmış camları olmaksızın; daha az hizmetçi yardımıyla; daha modern ve topluma entegre bir hayat yaşamaya davet ediliyorlar. Yani yeni Suudlu tahayyülü, vizyonun mekanlar üzerinden halkını yönlendirdiği yeni bir yaşam tarzını işaret ediyor. Bu yeni yaşam tarzında Suudlular kalabalık büyük evlerde ve aşiretlerine ayrılmış özel mahallelerde değil, orta sınıf olmayı paylaştıkları ve çekirdek aile yapısına uygun olarak tasarlanmış mütevazi villalarda yaşıyorlar.

Bu yeni mekansallık politikasında Diriye şehri önemli bir yere sahip. Diriye unutulmuş bir şehir iken, vizyon kapsamındaki kültürel yenileme projesiyle Suudi Arabistan’ın milli tarihini temsil edecek şekilde yeniden inşa edildi. Al-Ula da benzer bir şekilde, Suudi Arabistan’ı kadim Nebati krallığını ve kültürü ile ilişkilendirilen tarihi bir turistik şehir ve kültürel miras noktası olarak inşa edildi. Her iki örnek de İslami kültürü değil, Suud topraklarının ev sahipliğini yaptığı etnik mirasları temsil ediyor. Diriye örneğine geri dönecek olursak, daha önce resmi söylem Krallığın doğuşunu Suudi ögelerden çok Vahhabi ögelerle ele aldığı için bu şehir tarihi bir alan olarak kullanılmıyordu. 2022 yılında yapılan bir değişiklikle, ülkenin kuruluş tarihi-Kuruluş Günü- Vahhabi din adamlarıyla ittifak yapılan 1744’ten, Suud ailesinin Diriye’de ilk resmi otoritesini kurduğu 1727’ye taşındı. Yani resmi tarih, Vahhabilerle anlaşmadan öncesini vurgulayan ve mikro Suud kimliğini, Necidiliği, önceleyen bir söyleme evirildi. Bu ince ama önemli değişiklik, devleti uzun süredir süregelen Vahhabi otoritesinden uzaklaştırıyor ve kraliyet ailesini meşruiyetin merkezine yerleştiriyor. Ders kitapları, ulusal gün kutlamaları ve resmi söylem bu güncellenmiş köken hikayesini pekiştiriyor. Bu nedenle, Diriye’nin vizyon çerçevesinde yenilenmesi, Suud ailesinin Krallığın temellerini attığı Necidi bir şehir olarak tarihi anlatının yeniden şekillendiği mekansallığı temsil ediyor.

Bu adımlar, Veliaht Prens’in yeni Suudi tahayyülünü destekleyen üç temel politikasıyla örtüşüyor. İlki, genç nüfusunun dönüşümünü ve petrol dışı ekonomik çeşitlendirme ihtiyacını kabul etmek. Suud toplumunun, %63’ü 30 yaşın altında ve %100’ünün internet erişimi var. Veliaht prens, toplumun ne olduğunu ve nereye kadar nasıl esneyebileceğini biliyor çünkü ülkesi dışında yaşamamış ve okumamış bir lider olarak genç nüfusunun ihtiyaçlarının farkında. İkinci olarak, veliaht prensin siyasi rolünü artırmaya başladığı 2017 yılından bu yana temel politikası yetkisini kurumsallaştırmak. Adım adım veliaht prens olarak atanması ve kanuni bir değişiklik yaparak 2022’de de başbakan olarak atanması bu kurumsallaşma adımlarının örneği. Yani MbS yeni Suud kimliğini inşa edecek resmi otorite olarak, önündeki potansiyel engelleri kaldırıyor. Bu iki adımın sonucunda, MbS üçüncü bir hamle olarak yukarıda örneklerini verdiğimiz mekânsal ve söylemsel politikalarla yeni bir Suudluluk tanımlıyor. Monarşinin gücünü ve etkisini güçlendirirken bir ‘Suud ulusalcılığı’ inşaa ediyor. Vizyon belgesi kapsamında inşa edilen yeni mekanlar da bu politikaları halkın gündelik hayatını etkileyecek ve alt amacı tetikleyecek şekilde somutlaştırıyor.

Mekânsallıkla Suud kimliğinin yeniden düzenlenmesi elbette zorluklardan muaf değil. NEOM gibi mega projeler, yerel geleneklerden kopuk tarihi restorasyonlar ve ya aşiretlerin yerinden edildiği konut projeleri tepki topluyor. Turizm ve gayrimenkulün petrol gelirlerinin yerini gerçekçi bir payda alıp alamayacağı hâlâ belirsiz bir durum. Genç Suudlular bu politikaların ana hedef kitlesi olsalar da, özenle oluşturulmuş modern ve ölçülü imajın onların otantiklik ve özerklik arzularıyla ne ölçüde örtüşeceği de henüz net değil.

Yine de, bu değişimleri yalnızca yenilenmiş bir otoriterlik perspektifiyle görmek hata olur. Bu adımlar, aynı zamanda monarşinin dönüşen bir toplumda yeni toplumsal gerçekliklere uyum sağlama çabasını da yansıtıyor. Çünkü Suudi Arabistan’ın halkının yönetim biçimini değiştirmek gibi bir arzusu var mı sorusunun elle tutulur bir cevabı yok. Genel olarak görüştüğümüz insanlar halihazırdaki sistem içinde hakların iyileştirildiği ve reformun katiyetle uygulandığı şeffaf bir sistem arayışında. Kadınların iş gücüne katılımı rekor seviyelere ulaştı, toplum üzerinde dini denetim azaltıldı ve kamu hayatı on yıl öncesine kıyasla çok daha açık. Bu reformlar, siyasi özgürlüklerdeki devam eden sınırlamalara rağmen anlamlı birer toplumsal girişim olarak yorumlanabilir.

Sonuç olarak, Suudi Arabistan bir dönüm noktasında. Yeni Suudluluk tahayyülü, hem vatandaşlarına hem dünyaya farklı bir İslami modernlik yansıtıyor. Ancak bu kimlik politikasının tamamen mekanlar, resmi söylem gibi elit politikası üzerinden başarıya ulaşması beklenemez. MbS’in idealize ettiği Suudluluğun başarısı, Suud halkının bu yeni tarih, miras ve yaşam tarzı anlatılarını nasıl benimseyeceklerine bağlı olacak.

9 Eylül 2025 Salı

Çağdaş Nihilizm ve doğurduğu can-sıkıntısı Prof. Dr. İlhami Güler-09/09/2025

1-NİHİLİZM NEDİR?

Heidegger, Nihilizmi Batı tarihinin genetiği olarak görür: “Özünde düşünüldüğünde Hiççilik, daha çok Batı tarihinin temel olayıdır. Hiççilik, öyle bir derinlik gösterir ki, onun yayılması, olsa olsa dünyanın yıkımı ile sonuçlanabilir. Hiççilik, Yeniçağın güç dünyasına çekilen (sürüklenen) yeryüzü halklarının, dünya tarihi hareketidir. Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” sözü, bu “Hiç”in yayıldığını (radikalleştiğini-İG) onaylamaktır. Bu bağlamda “Hiç”, duyu-üstü, bağlayıcı, yükümlülük getiren bir dünyanın yok oluşunu gösterir.” (M. Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü. Çev: L. Özşar. Bursa. 2001. S. 18-19). Kapitalizm, Kolonizasyon ve iki Dünya savaşı, bu radikalleşmiş nihilizmin tezahürleridir. Bu olguyu, ahlaki karakter yapısı olarak Kur’an “Müsrif”; iktisadi ve politik tutum ve yaşam tarzı olarak da: “israf” (5/32, 10/83, 36/19…), “Tekâsür” (102/1-2) ve “Tuğyan-Tağutluk” (2/15, 2/257, 4/76…) olarak niteler. Bu “Dünya Görüşü”nün yarattığı “halet-i ruhiye” ise, -ölümün, “Hiç”liğe karışmanın kapısı olması hasebi ile-, “Can-sıkıntısı” olarak tezahür eder. Bu durumda: “Dasein (İnsan)’a hiçbir şey, bir “şey” ifade etmez olur; hiçbir şey, herhangi türden bir “fark” yaratamaz olur. Diğer taraftan, daha korkutucu bir şekilde “kendilik”, kişinin olduğu şey, tanınabilir tüm anlamlarını ve farklılığını yitirir: İsim, duruş, iş, rol, yaş, hatta kader, benim ya da senin türünden ifadelerini yitirir.” (Ö. Ejder, Heidegger Düşüncesinde Sıkıntı Kavramı Üzerinden Modernite Eleştirisi. Cogito Dergisi. Sayı:64 (Güz-2010). S 254)

Ölüm, hiçliğe batmanın kapısı olunca; ölüm korkusu, özgürlük ile birleşince, kötülüğün kaynağına dönüşür: “Özgürlüğün (ölüm korkusundan dolayı) kötülüğe neden olduğu yadsınamaz. Kötülüğün, korkudan ve “yaşam kazanmak için” korkunun yaptırdığı saldırgan girişimlerden geldiği eğer açıklık kazandı ise; o zaman insanların, düşünerek kullandıkları özgürlük ile bilerek kötülüğü seçmelerinin nedeni anlaşılır hale gelir. Özgürlük olgusunun kendisi, dibine kadar korkuyla doludur. Sadece iç ve dış tehditlerden dolayı değil; kendi kendisinden duyduğu korku ile de doludur.” (A. J. Bucher, “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya Da Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine.” Yüzyılımızda İnsan Felsefesi. Haz: İonna Kuçuradi. Ank. 1997. S 219.)

2-SEMPTOMLAR

Bu nihilist “halet-i ruhiye”yi, Güney Kore kökenli Alman düşünür Byung Chul Han şöyle tasvir ediyor: “Bütün kütleleri yörüngede tutan yerçekiminin (Anlamın-İG) etki alanının dışına çıkıldığında; bütün anlam atomları (bireyler-İG) uzayda kaybolur. Her atom, kendi güzergâhını takip ederek sonsuzluğa ulaşmaya çalışır ve uzayda kaybolur. Bu, bütün bedenleri, mesajları ve süreçleri her yöne doğru hızlandıran günümüz toplumlarında karşılaştığımız şeydir. Her siyasal, tarihsel ve kültürel olgu, onu kendi mekânından koparıp alan ve bütün anlamını kaybettiği bir hiper-uzama/uzaya savuran bir kinetik enerji içerir.” (B. C. Han, Zamanın Kokusu. Çev: Ş. Öztürk. İst.2021. s 32) Nihilist halet-i ruhiye’yi “Narsistik” olarak niteleyen Han, bu kişiliği şöyle tanımlar: ”Narsist özne, dünyayı yalnızca kendi gölgesinin uzantısı olarak algılar. Bunun tehlikeli sonucu, “öteki”nin yok olmasıdır. Ben ve öteki arasındaki sınır, belirsizleşir. Benlik, dağılır; ben, kendi içinde boğulur. Buna karşı istikrarlı bir benlik, yalnızca öteki ile yüz yüze iken ortaya çıkabilir. Aşırı narsistik öz-referansı, bir boşluk hissi yaratır.” (B. C. Han, Ötekini Kovmak.çev: M. Özdemir. İst.2023. s 29).

Çağdaş insanın, “İbret (Kültür?) gezisi” (6/11, 16/36, 30/42) yerine; -it ayağı yemiş gibi- durmadan oradan oraya dolaşıp durması (Turizm), Heidegger’in tespit ettiği gibi, modern teknoloji ve teknik düşünmenin yarattığı “yurtsuzluk” duygusunun (M. Heidegger, Düşünceye çağıran (Yurt Müdafaası) çev: A. Aydoğan. İst.2010. s 19 vd) doğurduğu can-sıkıntısının bir semptomu olsa gerek. Vatan-sıla, yurt-yuva, vukufiyet, özlem duyguları, giderek büyük ölçüde dumura uğramıştır. Depresyon, uyuşturucu bağımlılığı, intiharların artması; aciliyet ve sabırsızlığın artması, diğer göstergelerdir. Dövme ve Tatto’nun giderek yaygınlaşması, can-sıkıntısının deriye yansımasıdır; yüzü zayıflayan insanın, bedenini tuvale çevirerek ilgi aramasıdır. Yüzünde/gözlerinde “meymenet” kalmayan bazı kadınların, başka yerlerini açarak(“Şeffaf Toplum”, “Ritüellerin Yokoluşu”-B.C.Han) ilgi-itibar dilenmeleri, sıkıntının başka bir semptomudur.

Kur’an, insanların bu kendine yabancılaşmış duruma düşmelerinin sebebini: “Tanrı’nın Unutulması” olarak koyar: “Allah’ı unuttuğu için, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (59/19). “Tanrı’yı hatırlamaktan yüz çeviren kişi, dar/sıkıntılı bir hayata mahkûm olur.” (20/124). “Allahtan başkasına ilahlık yakıştıran kimse, gökten savrulup düşen; kuşların didikleyip kapıştığı veya rüzgârın uzak-ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.” (22/31). Yine bu müşrik kişilerin halet-i ruhiyesi şöyledir: “Onları hali, bir ateş yakan kişinin durumuna benzer: ateş, çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah, görmesinler diye onların ışığını alıp zifiri karanlığa çevirir. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; geriye dönemezler. Ya da onların durumu gökten zifiri karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşek ile gelen şiddetli bir sağanağa benzer. Ölümün dehşeti içinde yıldırımlardan korunmak için parmakları ile kulaklarını tıkarlar. Ancak Allah, hakikati inkâr edenleri kuşatır. Çakan şimşekler, neredeyse gözlerini kör eder. Işık verince, hareket ederler; karanlık üzerlerine çökünce de, yerlerine çakılıp kalırlar. Allah, dileseydi, onların gözlerini kör; kulaklarını sağır edebilirdi.(Ama bunu yapmadı). Allah, her şeye kadirdir.” (2/17-20).

Her iki ayet grubunda metaforlarla tasvir edilen kişiler, sahici bir anlam/iman edinemeyen kişilerin halet-i ruhiyesidir. M. Esed, bu metaforlar hakkında şöyle diyor: “Bana göre, “ateş yakanlar” metaforunda bazı insanların, hayatın ve inancın ölçüye ve tahmine gelmeyen yanlarını açıklamanın ve aydınlatmanın bir aracı olarak yalnızca “bilimsel yaklaşım” adı verilen şeye güvenmelerine ve sonuçta insan aklının kavrayış alanı dışında herhangi bir şeyin bulunabileceğini küstahça reddetmelerine bir atıf vardır. Bu kibirli küstahlık, Kur’an’ın tanımladığı gibi, sahiplerini –ve hâkim oldukları toplumları- kaçınılmaz olarak “neredeyse gözlerini alı veren” hayal kırıklığı yıldırımlarına maruz bırakır. Yani, ahlaki kavrayışlarını daha da zayıflatır ve “ölümün dehşeti”ni derinleştirir. (M. Esed, Kur’an Mesajı. Çev: C. Koytak-A. Ertürk. İst. 1997. S. 7).

Aynı halet-i ruhiyenin, daha evrensel temsili/metaforik bir örneği: “ Kendisine mesajlarımızı lütfetmiş olduğumuz halde, onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara. Şeytan, yetişip yakalar onu ve o da, -başka niceleri gibi- bir vehme saplanır. Biz dileseydik, onu ayetlerimizle yüceltir ve üstün kılardık. Fakat o, dünyaya kapaklandı/saplandı ve arzu/heveslerinin peşine takıldı. Böyle birini durumu, bir köpeğin durumu gibidir. Üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp nefes nefese kalır; kendi haline bıraksan da. Bu temsili/metaforu anlat; belki düşünürler.”(175-176).

3-SONUÇ

“Allahtan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumuna benzer; evlerin en dayanıksızı, örümcek evidir (29/41). “Dikkat edin, Kalpler, ancak Allah’ı anmak ile mutmain olur.” (13/28). “Rabbinden kendisine bir açıklık (beyyine/doğru yol) gösterilmiş kişi, kötü işleri kendine doğru görünen ve arzularına uyan kişi ile bir/eşit olur mu?” (47/14). Hasılı Kur’an, Allah ile yaşanan sürekli tetikte ve teyakkuzda olma (haşyet, huşu, havf, takva) halinde canlı iman ilişkisinin, “Umut ve Kaygı” yani “rağaben ve rahaben”, “havfen ve damaen” (21/90, 7/157, 30/24, 32/16) arasında olması gerektiğini vurgular.

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisidir.

Sosyokültürel etkileşim ve kimlik dönüşümleri Dr. Hayati Bice-07/09/2025

Görüşler sayfasında yayınlanan “Ülkücülerin Dekültürasyonu” başlıklı son yazım nedeniyle (17 Ağustos 2025) çok değişik çevrelerden -hiç de beklemediğim- geri dönüşlere muhatap oldum. Bu geri dönüşler arasında eleştirel içerikli birkaç tanesi benim için değerli idi. Bunlardan Prof. Dr. Osman Sezgin’in yazımda kullandığım dekültürasyon, psödo-Turanist gibi kavramlaştırmalara itirazı bakış açısı yönüyle değerli idi. Ancak benim yazımın hedefi, yeni kavramlaştırmalar teklif etmek değil bir durum tesbiti idi. Bu konunun ilgili sosyal bilimcilerin ev ödevi olarak son çeyrek asırdır sahiplerini beklediği tartışmasız bir gerekliliktir.

Bir diğer önemli eleştiri, yazımı aralarında tartışan bir iletişimci grubun bana ilettiği ülkücülerin yakın/uzak tarihinden Osman Yüksel Serdengeçti, Hüseyin Nihal Atsız, İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan, S. Ahmed Arvasi gibi Türk tarihine ve MHP ile ülkücülük akımına yaklaşımlarında farklılık serdeden isimlerin değerlendirmelerini ve yaklaşım farklarını ele almayışım idi. Bunun bir makale hacminde yapılamayacağını layıkıyla değerlendirilmesinin ancak kitap ve akademik tez çapında olabileceği düşüncemi bu eleştiriyi bana ileten arkadaşımız da kabul etti.

Yazımın ortaya çıkardığı bir diğer önemli husus, ülkemizde giderek yaygınlaşan kültürsüzleşmenin sadece ülkücüleri ilgilendiren bir rahatsızlık olmadığı, sağın en sağından solun en soluna tüm sosyal kesimlerde benzeri yalpalamaların olduğu gerçeğidir. Ülkücü tabanının Cumhur İttifakı birlikteliği ile Türk milliyetçiliği noktasından değişime/erozyona uğramasını ülkücüler arasındaki örnekleri ile biliyordum. Bu yazıma gelen tepkilerden anladım ki, AK Parti tabanında da milliyetçi/ülkücü altkültür ile temasın ümmetçilik fikrinin cazibesini kaybetmesi, genç kuşaklarda ibadet hassasiyetinin azalması, hattâ Türkçü eğilimlerin görülmesi gibi yansımaları ortaya çıkmıştır.

Yazımın yabancı literatürdeki kavramlarla kurgulanmasından yakınanların belirttiği bir diğer önemli nokta da yazımın kavramları tanımlama yönünden eksik kaldığıydı. Bu eleştiriyi dikkate alarak bu yazımda tanımlamaları değerlendirmek istiyorum. (Önceki yazımda sadece bir yönüne işaret ettiğim kültür eksenli siyasî savruluşların diğer yansımalarına -gazete sayfasının sınırlarını göz önüne alarak- giremeyeceğim.)

KAVRAMLARI TANIMLAMAK

Toplumlara sosyal kimlik kazandıran kültürler, durağan yapılar olmayıp sürekli bir değişim ve etkileşim sürecini yaşarlar. Toplumları maddî ve manevî anlamda inşa eden dinamik süreçlerin başında, farklı kültürel grupların birbiriyle teması sonucunda meydana gelen kültürlenme (Anglosakson literatüründe acculturation) ve bunun karşıtı veya aşırı bir sonucu olarak ortaya çıkan kültürsüzleşme (deculturation) yer alır.

Kültürlenme, bir kültür grubunun diğer bir kültür grubuyla sürekli ve doğrudan teması sonucunda, her iki kültürde de değişikliklerin meydana gelmesi sürecidir. Bu süreçte genellikle daha baskın veya çoğunluk olan kültürün bazı unsurları, azınlık veya daha zayıf olan kültüre geçer. Ünlü sosyoloğumuz Mümtaz Turhan’a göre “bu terim bir manaya göre; kültür değişmesinin hususi bir şeklini, diğer bir manaya nazaran kültür temasının muayyen bir sitüasyonunu ve bazen de bir kültüre intibakı ifade etmektedir.” Kültürlenme, inançlar ve sosyal normlar gibi manevî; dil kullanımı, yeme alışkanlıkları, giyim, dekorasyon gibi maddî alanlarda gözlemlenebilir.

Kültürsüzleşme, bir birey veya grubun kendi orijinal kültürel kimliğini ve değerlerini kaybetmesi, unutması veya terk etmesi sürecidir. Bu süreç genellikle zorlayıcı ortamlarda, dış baskılarla veya yoğun bir etkileşim sürecinin aşırıya kaçmasıyla oluşur. Bireysel olarak kimliksizleşme, aidiyet duygusunun yitimi ve sonuçta yabancılaşma gibi sorunlara yol açabilir. Olgunun daha şiddetle ve kısa sürede oluşmasıyla ortaya çıkan durum ise kültür bozulması (=disculturation) diye tanımlanır ve bireyin kendi kültürel köklerinden tamamen kopmasını ifade eder.

KÜLTÜRLENME YÖNELİMLERİ

Kültürlenme, bir bireyin veya grubun, başka bir kültürel ortama geçerek o kültürün unsurlarını benimsemesi ve kendi davranışlarını bu doğrultuda değiştirmesi sürecidir. Bu süreçte birey, yeni kültürel normlara uyum sağlamakta zorlanabilir, kimlik bunalımı yaşayabilir, psikolojik sorunlarla karşılaşabilir.

Kanadalı Sosyal Psikolog John W. Berry’ye göre, kültürlenme sürecinde bireylerin benimseyebileceği dört temel yönelim bulunmaktadır:

BENZEŞME (ASİMİLASYON): Kişi veya Azınlık grup, kendi kültürel kimliğini tamamen bırakıp çoğunluk kültürünün değerlerini, inançlarını ve hayat tarzını biçimini benimser.

BÜTÜNLEŞME (ENTEGRASYON): Kişi veya Azınlık grup, kendi kültürel kimliğini korurken aynı zamanda çoğunluk kültürünün bazı unsurlarını da benimser ve her iki kültüre de aktif olarak katılır; kendisini hem kadim kültürüne hem de yeni katıldığı kültür evrenine ait hisseder.

AYRIŞMA (SEPARASYON): Kişi veya Azınlık grup, kendi kültürel kimliğini korumak adına çoğunluk kültüründen uzak durmayı tercih eder ve onunla en alt düzeyde etkileşime girer, kendi kapalı topluluğu içinde yaşamaya çalışır.

KENARA İTİLME (MARJİNALLEŞME): Kişi veya Azınlık grup, hem kendi kültürünü hem de çoğunluk kültürünü benimsemede zorluk çeker; kendisini her iki kültüre de ait hissetmez ve kendini dışlanmış veya kimliksiz hissedebilir.

KÜLTÜRLENME ÖRNEKLERİ Olumlu veya olumsuz olarak tasnif edilmeksizin şu kültürlenme örneklemeleri kayda değerdir:

DİL: Türkçeye Arapça, Farsça ve Fransızcadan geçen “kitap”, “sandalye”, “restoran” gibi birçok kelime, yeni bir dil kimliği oluşumunun işaretçileridir.

DİNİ İNANÇ VE RİTÜELLER: Hristiyanlığın Afrika’da yayılırken yerel inanç ve ritüellerle bazı noktalarda birleşmesi.

YEMEK KÜLTÜRÜ: Almanya’da döner kebabın yaygınlaşması ve Alman damak tadına uygun hale getirilmesi, Asya mutfağı tekniklerinin Fransız mutfağı soslarıyla birleşimi veya Meksika baharatlarının İtalyan makarnalarında kullanılması gibi ‘füzyon mutfaklar’ın ortaya çıkması.

GİYİM TARZI: Batı modasının dünyanın birçok yerinde yaygınlaşması veya geleneksel kıyafetlerin modern unsurlarla harmanlanması da bir tür kültürlenmedir.

MÜZİK: Türk Halk Müziği’nin pop müzikle sentezlenerek yeni eserler üretilmesi, Japonya’daki geleneksel yerel festivaller olan Matsurilerde Batı müziği ve modern moda trendlerinin etkilerinin uç vermesi ile örneklenebilir.

GÖÇ EDEN AİLELERİN DENEYİMLERİ: Bir Türk ailesi Almanya’ya göç ettiğinde, çocukların yeni okullarda eğitim görürken Alman kültürüne uyum sağlaması ve iki kültürü aynı anda yaşar hale gelmesi. Suriyeli bir mülteci ailesi Türkiye’ye yerleştiğinde, Türkçe öğrenmeye, yerel sosyal yapıya uyum sağlamaya ve yeni yasalara alışmaya çalışırken kendi kültürel değerlerini yaşatmaya devam etmesi.

MÜMTAZ TURHAN VE KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ Mümtaz Turhan’ın ilk baskısı 74 yıl önce 1951 yılında yapılan -ve bugün bile akademik çalışmalarda itibarlı bir referans kaynağı olan- “Kültür Değişmeleri” kitabı bu alanda hâlâ aşılamamış değerli bir çalışmadır. Mümtaz Turhan’ın çalışmalarında doğrudan “kültürsüzleşme” terimi kullanılmamakla birlikte, bir kültürün kendi özelliklerini, bağımsızlığını veya varlığını yitirmesi ile ilgili ifadeler yer alır. Mümtaz Turhan bu durumu, “kültürel bozulma” olarak açıklamakta ve bir kültürün yaşadığı “inhilal (=çözülme/yıkım)”, kültürel alanda “dejenerasyon”, “zaaf” veya “istikrarsızlık” ile ilişkilendirmektedir. “Kültür Değişmeleri”nde bu kavramlar genellikle kültürel değişmelerin, özellikle de güdümlü veya zorunlu değişmelerin olumsuz sonuçları olarak ele alınmış ve empoze edilen kültür değişmeleriyle karşılaşan ilkel toplumların çoğu zaman “inhilal alâmetleri gösterdikleri” ve bazen “bütünüyle ortadan kalktıkları” belirtilmiştir. Ayrıca, bir kültürün otokontrol duyarlılığını, gelişim imkânlarını kaybettiğinde toplumda her şeyin “düzeninden çıkacağı” ve “müzmin bir aşağılık hissine” kapılacağı vurgulanmıştır.

Dekültürasyon ve diskültürasyon, bireyler ve toplumlar üzerinde ciddi psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurabilir. Kimlik krizi, aidiyetsizlik hissi, depresyon ve toplumsal bağların zayıflaması gibi sorunlar, bu süreçlerin bilinen etkilerindendir.

KÜLTÜR KARGAŞASINDANBİRKAÇ SOMUT ÖRNEK

YERLİ HALKLARIN DİL VE GELENEKLERİNİN KAYBOLMASI: Sömürgecilik dönemlerinde Amerika’daki Kızılderililer, Afrika’daki eski sömürge ahalisi veya Avustralya’daki Aborjinler gibi birçok yerli halkın dillerinin, sözlü geleneklerinin, ritüellerinin ve yaşama biçimlerinin baskı altında kalarak kaybolması.

GELENEKSEL ZANAATLARIN VE ÜRETİM TARZININ UNUTULMASI: Küreselleşmeyle birlikte seri üretime geçilmesi, kilim dokumacılığı, geleneksel çömlekçilik gibi birçok geleneksel el sanatının yok olması.

DİJİTAL ÇAĞ ETKİSİYLE DEĞİŞEN SOSYAL NORMLAR: Özellikle genç nesiller arasında küresel medya ve internetin etkisiyle geleneksel aile yapısı, toplumsal değerler ve ahlaki normların hızla değişmesi, eski kuşaklarla iletişim kopuklukları yaşanması. Gençlerin dijital medyanın yaygınlaşmasıyla geleneksel hikâye anlatımı, aile ortamında sohbete katılım pratiklerinden uzaklaşması.

KÜLTÜREL BOZULMA NEDENLERİ Kültürsüzleşme genellikle şu durumlarda ortaya çıkar:

ZORUNLU GÖÇ VE SÜRGÜN: İnsanların savaş, doğal afet veya siyasi baskılar nedeniyle anavatanlarından ayrılmak zorunda kalmaları ve yeni bir kültürel ortama adapte olmaya çalışırken eski kültürleriyle bağlarının kopması. 19. Yüzyılda Kırım ve Kafkaslardaki Rus istilası sonrasında Anadolu’ya yönelik olarak gerçekleşen milyonları kapsayan Tatar ve Çerkes göçleri bunun tarihî bir örneğidir.

SÖMÜRGECİLİK VE KÜLTÜR EMPERYALİZMİ: Güçlü bir kimliğe ait kültürün, daha zayıf bir kültürü baskı altına alarak kendi dilini, değerlerini ve hayat tarzını dayatması sonucu yerel kültürün zamanla yok olması. Bunun özel bir örneği, Hind altkıtasında İngilizcenin, Güney Amerika’da İspanyolcanın yaygınlaşarak bugün o bölgelerde egemen dil halini almasıdır.

MODERNLEŞME VE KÜRESELLEŞME: Geleneksel yaşama biçimlerinin ve kültürel pratiklerin, küresel standartların ve tüketim alışkanlıklarının etkisiyle hızla değişmesi ve kaybolması. Bu durum özellikle son 50 yılda iletişimin hızlanması, ulaşımın erişilebilir olması ile global düzlemde en etkili faktör haline gelmiştir.

SONUÇ

Kültürlenme, kültürsüzleşme ve kültür bozulması kavramları, kültürlerin dinamik ve karmaşık doğasını anlamak için kritik öneme sahiptir. Kültürlenme, iki kültürün teması sonucunda meydana gelen değişimi ve olumlu adaptasyonu ifade ederken, kültürel çeşitlenmeye katkıda bulunabilir. Ancak bu süreç, aynı zamanda kimlik çatışmalarına veya kültürel kayba da yol açabilir. Kültürsüzleşme ve diskültürasyon ise, özellikle zorlayıcı koşullar altında, bireyin veya grubun kendi orijinal kültürel kimliğini kaybetmesiyle sonuçlanan daha travmatik süreçlerdir. Bu süreçler, bireylerde kimlik krizi, aidiyetsizlik hissi, depresyon gibi ciddi psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurabilirken, toplumsal bağların zayıflamasına ve kültürel bozulmalara neden olabilir. Kültürlerin durağan olmadığını, sürekli bir etkileşim değişim içinde olduğunu gösteren bu dinamikler ışığında, kültürel çeşitliliğin korunması ve kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılması büyük önem taşımaktadır.

2 Eylül 2025 Salı

Türkiye'de hukuk nerede duruyor? Mustafa Yeneroğlu-02/09/2025

Ne var ki Türkiye’de adli yıl açılışları, uzun zamandır bu temel işlevinden uzaklaşmış, iktidar için ihtişamlı adalet sarayları ile övünüldüğü ve tüm gerçekliğin aksine ‘Türkiye bir hukuk devletidir‘ söylemine sığınıldığı birer seremoni haline dönüşmüştür. Oysa asıl mesele, adaletin fiziki mekanlarda söyleminin değil, ruhunun ve işlevinin yokluğudur. Bugün Türkiye, ne yazık ki tarihinin en ağır yargı krizlerinden birini yaşamaktadır ve bu krizin yansımaları, toplumun her hücresinde hissedilmektedir.

Adalet kavramı, tarih boyunca her medeniyetin üzerinde yükseldiği temel ilke olmuş; bozulduğunda ise o medeniyetin çöküşünü hazırlamıştır. Roma hukukundan Müslümanların öncü olduğu medeniyetlere, modern anayasalardan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne kadar ortak payda hep aynı olmuştur: Adalet olmadan devletin meşruiyeti ve bekası sağlanamaz. Türkiye’nin bugünkü manzarası, bu tarihsel dersleri hiçe sayan bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Yargı mekanizmasının, gücün ve siyasetin vesayetine girdiği, “Adalet mülkün temelidir” sözünün bir slogandan öteye geçemediği trajik bir sürecin içinden geçmekteyiz.

YARGIYA GÜVENİN ÇÖKÜŞÜ: İSTATİSTİKLERLE ÇÜRÜTÜLEN PEMBE TABLOLAR

Türkiye, bugün yargıya olan güvenin tarihsel dip yaptığı bir dönemden geçiyor. İktidarın çizdiği pembe tabloların aksine, somut veriler ve uluslararası raporlar bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Dünya Adalet Projesi’nin Hukuk Devleti Endeksi’nde 2024 itibarıyla 142 ülke arasında 117. sırada yer almamız, yalnızca soyut bir sıralama değil; günlük hayatımızı, hak arama hürriyetimizi ve geleceğe olan inancımızı doğrudan etkileyen bir krizin göstergesidir. Yürütme üzerindeki sınırlamalarda 135., temel haklarda ise 133. sırada olmamız, devletin en temel işlevlerinden biri olan hukuku koruma ve uygulama görevinde ne kadar geriye düştüğümüzün kanıtıdır. Honduras, Angola, Nijer gibi devletlerin bile Türkiye’nin önünde yer alması, köklü bir devlet geleneğine sahip olan Türkiye’nin kurumsallıkta ne denli dramatik bir düşüş yaşadığını gözler önüne sermektedir.

Bu utanç tablosunun bir diğer yansıması da içerde adalet arayışlarının tıkanmış olmasıdır. Vatandaşlar, hak arayışlarını Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) kadar bireysel başvuru yoluyla sürdürmek zorunda kalıyorlar. Ekim 2012’den Haziran 2025’e kadar AYM’ye yapılan bireysel başvuru sayısı 686 bini aştı. Mahkeme önünde birikmiş olan 113 binden fazla dosya, adalet beklentilerinin yıllarca askıda kaldığını gösteriyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, benzer nüfusa sahip Almanya Anayasa Mahkemesinde bekleyen dosya sayısı 2.500’ün altındayken, bizdeki dosya sayısının bunun 45 katı olması, sistemin işlemez hale geldiğinin en somut göstergesidir. Daha da çarpıcı olanı, esastan incelenen 81.145 dosyanın 79.565’inde hak ihlali tespit edilmiş olmasıdır. Bu, incelenen her 100 başvurudan 98’inde vatandaşların temel haklarının çiğnendiği anlamına geliyor.

Bu tablo, uluslararası arenada da teyit edilmektedir. 2024 itibarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) 21 bin 600 dosya ile hakkında en çok başvuru yapılan ülke Türkiye’dir. Avrupa’daki toplam başvuruların yüzde 35,8’i Türkiye’den gelmektedir. Tüm 47 üye ülkenin toplamından bile daha fazla başvuruya konu olan bir ülkede bırakın adaletin kendisini, adalet mekanizmasının varlığından bahsedilebilir mi?

Cumhurbaşkanı‘nın “Dünya 5’ten Büyüktür” sloganının uluslararası arenada neden herhangi bir karşılığının olmadığını Türkiye’nin adalet karnesi yeterince açıklamaktadır.

YARGININ BAĞIMSIZLIĞINA VURULAN DARBELER

Bir ülkede yargı bağımsız değilse, orada hukuk devleti yoktur. Türkiye’de yargı, eskiden beri yürütmenin gölgesinden kurtulamamış, aksine onun bir parçası gibi hareket etmeye zorlanmıştır. Günümüzde yargı bağımsızlığı hiç olmadığı kadar zayıflatılmıştır. Bu durumun ana aktörlerinden biri, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)’dır. Zira HSK, fiilen iktidarın bir uzantısı gibi çalışmaktadır. Yargıtay ve Danıştay üyeleri dışında kalan 25 bin civarındaki hâkim ve savcının yalnızca yüzde 3’ü coğrafi teminata sahipken, geri kalan yüzde 97’si iktidarın hoşuna gitmeyen kararlar verdiğinde tayin tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Hakimlerin ve savcıların, mesleki kariyerlerini güvence altına almak için iktidara yakın durma baskısı hissetmesi, hukukun üstünlüğünü temelden sarsmaktadır. HSK kararlarına itiraz yolunun olmaması ve kurulun Adalet Bakanlığı ile olan organik bağları, yargı bağımsızlığını imkânsız kılmaktadır.

Bu yapının en temel sonucu, hâkimlerin kanuna ve vicdana göre değil, siyasi iradenin bilinen veya varsayılan beklentilerine göre karar vermek zorunda kalmasıdır. Savcılar ise delilden ziyade, siyasi konjonktüre göre hareket ederek karar almaları yaygındır.

Bugün vatandaşlarımız, “adalet” kelimesini duyduğunda “hakkın teslimi”ni değil, “gücü olanın işini görmesini” anlamaktadır. Yargıdaki bu çürüme, toplumun adalet duygusunu kökten sarsmaktadır. Yeni yapılan bir ankete göre Türkiye’de yargı sisteminin tarafsız ve bağımsız çalıştığına inanıyor musunuz sorusuna vatandaşlarımızın yüzde 75.8’i hayır, yüzde 20.6’sı ise evet cevabını veriyor. İktidar, yargıyı siyasi rakiplerini tasfiye etmek için bir mekanizmaya dönüştürmekle elimizde kalan seçim demokrasisinin de yalnızca kağıt üzerinde varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.

YOLSUZLUK, ÇÜRÜME VE RÜŞVET DÜZENİ: BATAN BİR GEMİ

Yargının içinde bulunduğu çürüme, yalnızca soyut kavramlar ya da istatistiklerle değil, somut olaylarla da karşımıza çıkmaktadır. İstanbul Anadolu Başsavcısı İsmail Uçar’ın HSK’ya gönderdiği mektup, bu çürümenin boyutunu gözler önüne sermiştir. Mektupta yer alan rüşvet karşılığı tahliyeler, para karşılığı alınan mahkeme kararları, yargı içinde yaygın olduğu bilinen bir düzenin açıkça itirafı niteliğindedir. Tahliye kararlarının 500 bin lira ile 1 milyon Euro arasında pazarlık konusu edilmesi, uyuşturucu baronlarının ve organize suç liderlerinin kolayca serbest kalabilmesi gibi iddialar, adaletin parayla satın alınabilir bir meta haline geldiği bir ülkenin tablosunu çiziyor.

Bu denli yozlaşmış bir ortamda kim hukuka güvenebilir? Hangi yatırımcı, mülkiyet hakkının korunacağına inanarak uzun vadeli yatırım yapabilir? Bu soruların cevabı, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizle de doğrudan ilişkilidir.

Yargının bu kadar çürüdüğü bir düzende, yolsuzlukla mücadele etmek de mümkün değildir. İktidar, yolsuzluk iddialarına kendi çevresinde gözlerini kapatmakta, bu konuda samimi bir mücadele sergilememektedir. Muhalif belediye başkanları hakkında en ağır tedbirler uygulanırken, aynı iddialarla haklarında soruşturma izni verilen AK Partili belediye başkanlarından şu an için hiçbirinin tutuklanmaması, hukukun dost–düşman ayrımı üzerinden işlediğinin açık bir göstergesidir.

Bir tarafta hukukun “düşman hukuku” edasıyla işletildiği, diğer tarafta ise yargının bir kalkan görevi görerek yolsuzluk yapanları koruduğu “dost hukuku” iktidarın uzun yıllardır pratiği haline gelmiş durumdadır. İktidarın bu ikili devlet anlayışı, “tuzun koktuğu” bir duruma işaret etmektedir.

SİYASİ MÜHENDİSLİĞİN ARACI OLARAK YARGI VE DEMOKRASİNİN TASFİYESİ

Türkiye’de özellikle siyasi davalar, yargının bir mühendislik aracı olarak nasıl kullanıldığını tüm dünyaya göstermektedir. İstanbul’da başlatılan “Kent Uzlaşısı” soruşturması, muhalefetin seçimlerde elde ettiği başarıyı cezalandırma amacı taşıyan bir hukuk katliamıdır. Yargı, bu olayda, sandıkta kazananları cezalandırmak için bir sopa işlevi görmektedir. Bu uygulamalar, yalnızca siyasi rakipleri değil, aynı zamanda halkın iradesini de cezalandırma amacı taşıyan eylemlerdir.

Gazetecilere yönelik başlatılan soruşturmalar, davalar ve tutuklamalar, etkili eleştirel seslerin susturulmak istendiğinin bir göstergesidir. Nuray Mert, Fatih Altaylı, İsmail Saymaz, Timur Soykan ve Şirin Payzın gibi birçok gazeteci, düşüncelerini açıklamalarından dolayı hedef alınmıştır. Bu durum, yargının temel haklar ve ifade özgürlüğünü korumak yerine, onu baskılamak için kullanıldığını kanıtlamaktadır. Benzer şekilde, CHP’li belediye başkanlarına açılan davalarla birlikte tutuklamalar, yargının siyasi bir tasfiye aracı olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Bu “ikili devlet anlayışı”, hukuk devleti ilkesini ortadan kaldırmaktadır. İktidar, adeta “bendensen üstünü kapatır, seni koruruz; benden değilsen, ortada bir şey yoksa da buluruz bir gerekçe, canına okuruz” demektedir.

TUTUKLAMALARIN CEZAYA DÖNÜŞMESİ VE CEZAEVLERİNİN ACI GERÇEKLİĞİ

Evrensel hukukta tutuklama, istisnai bir önlemdir; temel kural ise özgürlüktür. Ancak Türkiye’de tutuklama, iktidarın çok kullanışlı baskı aracıdır . Gazetecilerden siyasetçilere, belediye başkanlarından sivil toplum temsilcilerine kadar çok geniş bir kesim, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan, yıllarca özgürlüklerinden mahrum edilmektedir.

1 Ağustos 2025 itibarıyla cezaevlerinde 57.503 tutuklu bulunmaktadır. Bu sayı, nüfus oranına göre Türkiye’yi Avrupa’da en fazla tutukluya sahip ülke yapmaktadır. Almanya’da toplam mahpus sayısı (hükümlü+tutuklu sayısı) 60 bin civarındayken, bizde sadece tutuklular bu sayıya yakındır.

Sağlık sorunları olan tutukluların cezaevinde tutulması, adaletin merhametsiz bir baskı aracına dönüştüğünün kanıtıdır. Kanser hastası Murat Çalık’ın, sağlık durumuna rağmen hâlâ cezaevinde tutulması, hukukun değil, bir “diz çöktürme projesinin” göstergesidir. Aynı şekilde, 8 aylık hamile öğretmen Merve Zayım’ın yaşadıkları, adaletin en temel insani ilkelerden bile ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Zayım, doğumuna sayılı günler kala defalarca tahliye talebinde bulunmasına rağmen beş kez talebi reddedilmiş, doğum sonrası tekrar 20 saate yakın suların kesik olduğu Edirne Cezaevine gönderilmiştir. Merve hanım ve oğlu, yoğun tepkiler sonrası ancak tahliye edilmiştir.

Cezaevleri, adalet krizinin en çıplak göründüğü alanlardan biridir. Kapasitesi 304 bin olan cezaevlerinde 413 bin kişi kalmaktadır, bu da yüzde 140’lık bir fiili doluluk oranı anlamına gelmektedir. Haziran ayında yürürlüğe giren 10. Yargı Paketi’nin cezaevlerini boşaltacağı iddia edilmişti, fakat birkaç ay içinde doluluk yeniden rekor seviyeye ulaşmıştır. Bu “doldur–boşalt-doldur” döngüsü, sorunun yasalardan değil, uygulayıcıların zihniyetinden kaynaklandığını göstermektedir. 2024 yılında 68 mahpusun intihar ederek yaşamına son vermesi, cezaevlerinin umutsuzluk ve çaresizlik mekânlarına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Hüseyin Parlak’ın Manisa Cezaevi’nde yaşadığı ağır ihmal sonucu ölümü, sistemin vahim halini gözler önüne sermektedir.

YÜKSEK YARGI KARARLARININ YOK SAYILMASI: ANAYASAL DÜZENİN ASKIYA ALINMASI

Bir ülkede yüksek yargı organlarının kararları yok sayılıyor ve uygulanmıyorsa, o ülkede anayasal düzen bizzat devlet eliyle askıya alınmıştır. Türkiye’de Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay ve Yüksel Yalçınkaya kararları, bu hukuksuzluğun sembolleri hâline gelmiştir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hak ihlali tespit etmesine, derhal serbest bırakılmaları gerektiğini belirtmesine rağmen, iktidar ilgili kararları uygulamamakta ısrar etmektedir.

En çarpıcı örnek, milletvekili seçilmesine rağmen hâlâ cezaevinde tutulan Can Atalay dosyasıdır. AYM, Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş, tahliyesini istemiştir. Ancak yerel mahkeme bu kararı tanımamış, Yargıtay ise açıkça Anayasa’ya aykırı biçimde AYM’yi “yetkisini aşmakla” suçlamıştır. Bu durum, yürürlükteki anayasal düzenin sırtı sıvazlanan Yargıtay eliyle askıya alınması anlamına gelmektedir. Benzer şekilde, on binlerce vatandaşın haklarını gasp eden Yalçınkaya kararı da uygulanmamıştır. Hukuksuzluğun ve keyfiliğin kişilerin en temel varoluşsal değerlerini dahi hedef aldığı bir ortamda, vatandaş hakkını nasıl arayacak, haysiyetini nasıl koruyacaktır?

TEK ÇIKIŞ YOLU: HUKUKUN İHYASI VE TOPLUMSAL BARIŞ

Türkiye, Ak Parti’nin kuruluş felsefesinde dile getirdiği “hukuk devleti” ve “özgürlükçü anayasa” ideallerini terk ettiği ölçüde bu çıkmaza girmiştir. Çıkış yolu da yine hukuk devletine dönüşten geçmektedir. Zira hukuk devleti sadece bir slogan değil, her an kendini ispat etmekle mükellef bir uygulamadır. İnsanlık tarihini okuyanlar, tüm güçlerin tek elde toplandığı düzenin tiranlaşmaya yol açtığını ve devleti ve toplumu felakete sürüklediğini çok iyi bilirler. Bu sebeple halkın egemenliğine dayanan modern Cumhuriyet fikrinin temel esası şahıs ve talimat devleti değil, kanun ve hukuk devleti olarak tasarlanmıştır. Bunun gereği de yürütmenin gücünü kısıtlayacak ve yaptıklarını denetleyecek ve hukuka tabi kılacak şahsiyetli kurum ve kurullardır.

Bu saatten sonra Türkiye’nin içinde sürüklendiği bu derin krizden çıkış, yalnızca teknik bir reformla değil, köklü bir zihniyet değişimiyle mümkündür.

BİR VİCDAN ÇAĞRISI

“Adalet mülkün temelidir.” Temeli sarsılan bir mülkün, üzerine inşa edilen ihtişamlı binalar tarafından ayakta tutulamayacağı açıktır. Türkiye’nin geleceği için ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni binalar değil, adaletin bizzat kendisidir. Bu sorumluluk, yalnızca hukukçuların değil, toplumun tüm kesimlerinindir. Zira adaleti hiçe sayan bir düzen, kimseye güvenlik ve istikrar vaat edemez.

Peygamber Efendimiz’in, “Sizden önceki milletleri helak eden nokta şudur: Aralarında kuvvetli birisi hırsızlık yaptığı zaman hukuku bırakırlar, zayıf birisi hırsızlık yaptığı zaman hukuku tatbik ederlerdi” sözü, içinde bulunduğumuz durumu en iyi şekilde özetlemektedir.

Türkiye’nin yeniden adaletle, hukukla ve vicdanla buluşması mümkündür. Ve bu, hepimizin ortak vazifesidir.

*Mustafa Yeneroğlu, Bağımsız İstanbul Milletvekili