31 Aralık 2025 Çarşamba

Selefi karanlığı yırtıp atacağız Bir Gün-Politika servisi/31.12.2025

Operasyon sırasındaki çatışmanın bitmesinin ardından hücre evi ateşe verildi.

Yalova’da IŞİD’lilere düzenlenen operasyonun çatışmaya dönüşmesiyle emperyalist politikaların ve cihatçılarla kurulan ittifakların ülkeyi sürüklediği karanlığı bir kez daha gözler önüne serdi.

Emperyalistlerin maşası olan ve bölgeyi tehdit eden Selefi karanlık Türkiye’yi de defalarca kan gölüne çevirdi. Son olarak önceki gün Yalova’da gerçekleşen operasyon çatışmaya dönüşürken 3 polis hayatını kaybetti, 8 polis ve 1 bekçi yaralandı. Operasyonda 6 IŞİD mensubu da öldürüldü.

Yalova’da yaşananlar ülkeyi uçuruma sürükleyen politikaların adeta sonucu oldu. Suriye başta olmak üzere bölgede yaşanan savaş ve gerilimlerde Selefi, cihatçı örgütler sahaya sürüldü. Emperyalist odaklar tarafından kullanışlı birer aparat işlevi gören bu karanlık odaklar iktidarın yol vermesiyle Türkiye’yi de adım adım siyasal İslamcı bir rejime dönüştürmeye çalışıyor. Cihatçı örgütlerle kurulan ittifaklar, Türkiye’yi bu örgütlerin arka bahçesi haline getirirken Türkiye, bu karanlık odaklar için geçiş ve barınma alanı haline getirildi.

Hazırlanan pek çok rapora rağmen IŞİD tehlikesine karşı iktidar hiçbir sahici adım atmadı. Gözaltına alınan İŞİD militanları ya tutuksuz yargılanıp beraat etti ya da bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Ankara Gar Katliamı, Suruç Katliamı, Reina Katliamı, Atatürk Hava Limanı Katliamı başta olmak üzere pek çok saldırıyı üstlenen örgütle mücadele göstermelik düzeyde kaldı.

Bugün yaşananların aynı zamanda toplumsal muhalefete korku salma fırsatı olarak görüldüğü de unutulmamalı.19 Mart’tan bu yana öğrenciler, emekliler, işçiler, kadınlar, yaşam savunucuları başta olmak üzere toplumun farklı kesimleri pek çok kez sokağa çıktı. Kimi zaman adaletsizliğe, tutuklamalara karşı ses çıkaran yüzbinler kimi zaman da sefalet ücretlerine ve doğanın talan edilmesine karşı sokakları doldurdu. Toplumsal muhalefeti bastırmak, onun büyümesini engellemek isteyen iktidar bu fırsatı da değerlendirmek isteyecektir. Ancak iktidar ve emperyalistler eliyle yaratılan Selefi karanlığın panzehri ise rejime karşı anti-emperyalist, birleşik ve laiklik ekseninde bir mücadelenin büyütülmesidir.

***

 TERÖR DAVASINDAN BERAAT ETMİŞ!

Yalova’da IŞİD’e yönelik operasyonun çatışmaya dönmesi sonucu yaşamını yitiren polisler Yasin Koçyiğit, Turgut Külünk ve İlker Pehlivan, Yalova Emniyet Müdürlüğü’nde düzenlenen törenle memleketlerine uğurlandı. Aynı zamanda yaşananların ardından dün 21 ilde IŞİD’e yönelik düzenlenen operasyonlarda 357 kişi gözaltına alındı. 29 Aralık’ta İzmir’de düzenlenen operasyonda ise 40 şüpheli gözaltına alındı. Operasyonda, katana, hançer ve orakların da bulunduğu cephanelik ele geçirildi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, önceki günkü operasyonla ilgili yapılan sosyal medya paylaşımları nedeniyle 16 kişinin de gözaltına alındığını açıkladı.

SOSYAL MEDYADA İÇERİK ÜRETMİŞLER

Çatışmada öldürülen 6 Türkiye vatandaşı IŞİD’liden Zafer Umutlu’nun 21 Ekim’de “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davadan beraat ettiği ortaya çıktı. Gazeteci İsmail Saymaz’ın haberine göre Umutlu’ya gerekçeli karar önceki gün, yani çatışmanın yaşandığı gün tebliğ edildi. Tebligat, adresinde bulunamadığı için kapısına asıldı. Ayrıca IŞİD’in ‘Marmara sorumlusu’ olarak 24 Mayıs 2023’te tutuklanan Bilal Özbuğday’ın tahliye edildiği, “Takva” adıyla dergi yazıları yazdığı ve YouTube’da içerik ürettiği ortaya çıktı. CHP Milletvekili Gökçe Gökçen, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde Özbuğday’ın hangi gerekçeyle tahliye edildiğini sordu. Öte yandan sosyal medya paylaşımları nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla önceki gün gözaltına alınan Gazeteci Fatih Ergin, dün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ergin’in X hesabı erişime engellendi. Aynı zamanda CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle IŞİD’le ilgili soru önergesi verdi. Tanrıkulu verdiği soru önergesinde, Türkiye genelinde IŞİD üyeliğinden yargılanan sanık, cezaevlerinde bulunan hükümlü ile tutuksuz yargılanan kişi ve firari sayılarını sordu.

***

PEŞAVER SENDROMU YAŞANDI

Engin SOLAKOĞLU - Emekli Diplomat

Peşaver Pakistan’da bir kent. Pakistan Askeri İstihbaratı Taliban’ı bir eldiven misali eline takıyor, kendisi ve ABD hesabına Afganistan’da kullanıyor. Herkes memnun. Afganistan’da görev başarılıyor. Ülke Taliban eliyle “özgürleştiriliyor”. Afganistan bağlamında gerisi malum. Pakistan bağlamında yaşananlara ise verilen bir isim var: Peşaver sendromu. ISI’nin ve Pakistan askeri yönetiminin eldiven gibi giydiği Taliban, ele yapışıyor. Virüs deriden bedene nüfuz ediyor. Bedeni dönüştürüyor. Pakistan o gün bugündür iflah olmuyor. Nur topu gibi bir Pakistan Talibanı ortaya çıkıyor. Sadece Peşaver değil, bütün Pakistan yobazlık, yoksulluk ve terörün mükemmel karışımı sayesinde yaşanmaz hale geliyor.

 Peşaver sendromu konusunu araştırırken karşıma çıktı. Deneyimli gazeteci Mete Çubukçu tam 10 yıl önce gayet nazikçe yapmış bu uyarıyı AKP Hükümeti’ne. Yıl 2014. Suriye’deki meşru rejimi yıkmak için ABD aklı, Suudi parası ve AKP eliyle sözde bir “milli ordu” oluşturulmuşken. Hani şu meşum “Eğit-donat” programı. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin balayı dönemi. “Suriye’de Sunni Hükümet kuracağız, Emevi Camii’nde Müslüman kardeşlerimizle omuz omuza namaz kılacağız. Bölgeyi Türkiye sermayesinin hizmetine sunacağız” söylemlerini sıkça işittiğimiz zamanlar.

İdlib’de bir avuç uzman dışında artık adlarını ve hangi ana cihatçı gövdeye, hangi Selefi oluşuma bağlı olduklarını kimsenin akılda tutamadığı yığınla cihatçı örgüt vardı. Bunların Türkiye ile yakın bağları olduğu, ABD’nin de uzun parmaklarının buralarda dolaştığı herkesin bildiği bir “sır”dı.

Bugün için üzerinde durmamız gereken, bu örgütlerin Türkiye’deki güvenlik bürokrasisi tarafından tam anlamıyla denetlenip denetlenmedikleri ve özellikle de Peşaver sendromu benzeri bir gelişmenin kendi topraklarımızda da yaşanıp yaşanmadığı. En son örneklerden gidelim, Sarıyer’deki Kilise saldırısında orada görevli polisin o gün işe gitmemesi “soğuk algınlığından” mı, “adam sendecilikten” mi, yoksa cihatçı virüsün ana gövdeye bulaşmış olmasından mı kaynaklanıyor?

Bizim muhalif ve düzen karşıtı kimliğimizle bu soruyu sormamız doğal karşılanabilir. Ancak asıl önemli olan düzen içi güçlerin de bu soruyu ciddi ciddi gündemlerine almaları. “Canım biz Pakistan değiliz, 7 bin yıllık tarihimiz var, istediğimiz an kırıveririz boyunlarını” tarzı bir yaklaşımın duvara toslama olasılığı çok yüksek. Siyasal İslamcılar Selefiler’i kullanarak iktidara gelmeyi ya da berkitmeyi hedeflerler. Ne de olsa bunlar “İslam’ın zinde güçleri” ya da “öfkeli ama temiz çocuklar”dır. Selefiler ise Siyasal İslamcılara pek de olumlu gözlerle bakmazlar. Açtıkları alanlara girerler ve tabanlarını genişletirler. Zaman içinde Siyasal İslamcılar kendi tabanlarına, kurumlarına hâkim olmakta güçlük çekerler.  En sonunda da iktidardan olurlar.

Benim gördüğüm AKP’nin ulusal ve uluslararası gündemine uygun olarak bir araç olarak kullanmak istediği selefi grubun bugün kendisini besleyen eli ısırdığı.

***

SOFRAYI İKTİDAR KURUYOR

Yavuz ÇOBANOĞLU - Sosyal Bilimci

İŞİD gibi örgütleri, politik tercihler, bu tip örgütlerin üzerindeki kontrollerin daha azlığı, ideolojik olarak “kardeş” örgütlerin varlığı ya da yargı mekanizmalarının “hoşgörülü” tavırları gibi yerel etkenler ile açıklamak eksik kalacaktır. Çünkü bugün Ortadoğu haritasında sınırlar ve güç ilişkileri yeniden kuruluyor. Bu sebeple, aynı zemini ortaya çıkaran etkenler dünya ölçeğindeki emperyalist politikalarda da aranmalı. Zira o politikalar, hangi ülkede ne gibi karışıklıklar çıkaracaklarını da iyi biliyorlar. Maalesef ülkeler sadece sıralarını bekliyor. Zaten İŞİD gibi gruplar da yeri geldiğinde tüm kullanımlara açık olarak bulunan silahlı örgütler. Yaşama imkânı buldukları ülkelerde toplumsal sarsıntı yaratan eylemlerden iç savaşa kadar her türlü fitili ateşleyecek güce de sahip olabilirler. Yine de neticede bir ülke, kendi mevcut toplumsal ayrımlarını çağcıl ve demokratik yollarla çözmek yerine o ayrımları daha da arttırıcı politikaları tercih ettiğinde, bu gibi örgütlerin dış müdahalelerine zemin hazırlamış oluyor. Yani siz sofrayı kurarsanız, başkaları gelir oturur.

 Cihadcı grupların en kanlı ve uçta görülebilecek karışıklıklar çıkarmak, hatta olası bir iç savaşın fitilini ateşleyebilme ihtimallerinden daha başka etkileri de var. Öncelikle bu gruplar, beğenin veya kabul etmeyin, dinî bir düşüncenin etrafında kümeleniyorlar. Motivasyon kaynakları, inançları… Üstelik bir inançtan referans alan politik görüşleri, din merkezli bir toplumsal dönüşümü amaçlamakta. Bu grup elemanları nepotik ilişki ağlarıyla ticaretten eğitime kadar her safhada ve bürokraside yer bulabiliyorlar. Dahası bu grupların kitleler nezdinde en görünmez avantajları, öfkeleri dinsel bir ideoloji etrafında toplayabilme maharetleri ile düşüncelerinin “dinin gereklilikleri” gibi kabul görmesini sağlayabilmeleri. Dolayısıyla, başlarda “inanç” gibi görünen şey, vakti gelince ve bir şekilde onu “meşru” görenleri de vuruyor. Bugün Avrupa ülkeleri, kendi coğrafyalarındaki cihatçılardan kaçan dindarlarla dolup taşıyor.

Yalova’da yaşanan çatışma özelinde bu ülkede yaşayanlar olarak bizleri doğrudan ilgilendiren iki şeyin, ülkenin güvenlik zaafları ile yargı süreçleri olduğu söylenebilir. Mahalledeki komşunun evine yığılan silah ve teçhizatı bizler kontrol edecek değiliz. Üstelik takipte gözden kaçacak bir durum da yok, zira bu kişilerin katıldıkları eylemler ile sosyal medya paylaşımları da ortada… Dahası ölen cihatçı teröristlerden ikisinin, kısa süre önce cezaevinden çıkmış olması da ülkenin artık söylemekten bıktığımız garabetlerinden birisi. Örneğin, Leman Dergisi önüne toplanıp, rahatça onca şiddet eylemini gerçekleştiren bu cihatçı gruplardan kimsenin şu anda cezaevinde olmaması ama o grubu protesto eden akademisyen Aslı Aydemir’in aylardır tutuklu olması bile esasen çok şeyi anlatıyor.

***

POLİTİK TERCİHLER DEĞİŞMELİ

Doğu EROĞLU - Araştırmacı Gazeteci

Yalova’daki olayda, benim anladığım kadarıyla, güvenlik birimlerinin bir istihbarat aldığı ya da şüpheli bir telefon ya da kripto görüşmeyi yakaladıkları yönünde. Bu nedenle Yalova kırsalındaki adrese gitmiş olabilirler. Amaçları, zaten bilinen, muhtemelen takipte edilen şahısları, yılbaşı öncesinde gözaltına almaktı. Ancak silahlı bir karşı koyuşla karşılaştılar.

Ancak o evde kadınların ve çocukların olması ayrı bir soru işareti. Eğer bir bomba yapımı ya da silahlı bir eylem hazırlığı olsa çocukları ve kadınları evde tutacaklarını düşünmüyorum. Zaten bu bir polis meselesi değil. Bu bir politik irade meselesi. Daha önce Afganistan ve Pakistan’a giden cihatçılara göz yumulması ve Türkiye’ye geri döndüklerinde ufak hapis cezalarına çarptırılıp sonra sokağa salınmaları bu tehlikenin yanı başımızda olmasını sağlıyor.

 Örneğin Yunus Durmaz 2009’da Pakistan’da gözaltına alınıp Türkiye’ye teslim edildi. Ancak ufak bir ceza alıp kısa süre cezaevinde kaldıktan sonra dışarı çıktı ve Türkiye tarihinin en kanlı terör eylemlerinin planlayıcısı oldu.

Şunu da unutmamak gerekiyor, cihatçı nesiller arasında aktarılanlar hala çok taze. Afganistan’da Çeçenistan’da Bosna’da savaşanlar alt nesillerle anılarını paylaşıyor. Gençlerde onlar kadar saygın olabilmek için en ufak cihat fırsatını bile değerlendiriyor.

İŞİD ve benzeri saldırıları önleyebilmek için önce durumu doğru tespit etmek gerektiğine inanıyorum. Bu gerçeklikler üzerinden hareket ederek sadece polisiye tedbirlerle değil politik tercihlerle bu durumun çözülebileceğini düşünüyorum.

***

KATLİAMLARDA ROL OYNADILAR

IŞİD başta olmak üzere Selefi örgütlerin Türkiye’de de düzenlediği saldırılarda yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.

•Reyhanlı Katliamı: Gericilerin, 11 Mayıs 2013’te belediye binası önünde iki bombalı aracın patlaması sonucu saldırıda 53 kişi öldü, 146 kişi yaralandı.

•Diyarbakır HDP Mitingi Saldırısı: 7 Haziran 2013 genel seçimleri öncesi HDP’nin Diyarbakır’da düzenlediği mitinge yönelik IŞİD iki ayrı bombalı saldırı düzenledi. Saldırıda 5 kişi yaşamını yitirirken 400’ü aşkın kişi ise yaralandı.

•Suruç Katliamı: Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF) çağrısıyla, Suriye’nin kuzeyindeki Kobani’ye oyuncak ve insani yardım malzemeleri götürmek için Urfa’nın Suruç ilçesine gelenlerin bulunduğu alana IŞİD saldırı düzenledi. IŞİD üyesi tarafından düzenlene intihar saldırısında 33 kişi hayatını kaybetti, 100’e yakın kişi ise yaralandı.

•10 Ekim Ankara Gar Katliamı: KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin Ankara Gar’ında düzenlediği ‘Emek, Barış ve Demokrasi’ mitingine IŞİD tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıda 104 kişi yaşamını yitirdi, 500’ün üzerinde kişi yaralandı.

•Sultanahmet Meydanı Saldırısı: İstanbul-Sultanahmet Meydanı’nda bir turist kafilesi hedef alındı, 13 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi ise yaralandı.

•İstiklal Caddesi saldırısı:  İstiklal Caddesi’nde ikinci bir IŞİD intihar saldırısı gerçekleşti. Saldırıda 4 kişi öldü ve 36 kişi yaralandı.

• Gaziantep Emniyet Müdürlüğü saldırısı: Gaziantep Emniyet Müdürlüğü önünde IŞİD tarafından bomba yüklü araçla bir saldırı düzenlendi. Saldırıda 3 polis hayatını kaybederken, 18’i polis 22 kişi yaralandı.

• Atatürk Havalimanı Saldırısı: İstanbul Atatürk Havalimanı’nın dış hatlar terminalinde bombalı saldırı düzenlendi. IŞİD tarafından üstlenilen saldırıda 45 kişi hayatını kaybetti, 239 kişi yaralandı.

• Gaziantep Kına Gecesi Saldırısı: Gaziantep’te 20 Ağustos 2016’da IŞİD, bir kına gecesine bombalı saldırı düzenlendi. Saldırıda 52 kişi hayatını kaybetti, 94 kişi yaralandı.

• Reina Saldırısı: İstanbul’da Reina adlı gece kulübüne yönelik IŞİD tarafından düzenlenen silahlı saldırıda çoğu turist 39 kişi hayatını kaybetti, 70 kişi de yaralandı.

• Santa Maria Kilisesi Saldırısı: Maskeli iki kişinin, ayin sırasında kiliseye girerek ateş açtığı saldırıda bir kişiyi hayatını kaybetti.

***

GERİCİ SALDIRILAR YOĞUNLAŞTI

AKP iktidarı süresince gericilerin, laikliğe yönelik saldırıları da arttı. Bunlardan birkaçı ise şu şekilde:

• Peygamber Sevdalıları Vakfı tarafından Ocak 2024’te Diyarbakır’da bir alışveriş merkezine ve surlara, kelime-i tevhid bayrağı asıldı.

• Haziran 2024’te Diyarbakır’da özel bir dans okulunun açık alanda düzenlemek istediği dans gösterisine katılanlar, tekbir getiren bir grubun saldırısına uğradı.

• 1 Ocak 2025’te “Şehitlerimize Rahmet, Filistin’e Destek, İsrail’e Lanet" başlığıyla Galata Köprüsü’nde düzenlenen yürüyüşte tevhid bayrakları açıldı, “hilafet” çağrıları yapıldı.

• Mart 2025’te Saraçhane eylemleri sırasında Saraçhane Meydanı yakınlarında bulunan Şehzadebaşı Camii önünde toplanan İBDA-C’li bir grup, tekbir getirerek “Cenk, cihat, şehadet” sloganları attı. Cami yakınındaki bir kız öğrenci yurduna saldırmak isteyen gruba polis müdahale etmedi.

• Haziran 2025’te LeMan dergisindeki bir karikatürde Muhammed Peygamber ve Musa Peygamber’in tasvir edildiği iddiasıyla İBDA-C uzantılı olduğu belirtilen Büyük Doğu Akıncılar Derneği’nin çağrısıyla toplanan bir grup dergi binasına saldırdı. İstanbul Beyoğlu’nda bulunan binasının kapıları ile camları taş ve sopalarla kırıldı.

• Aralık 2025’te Yargıtay’ca terör örgütü kabul edilen Hizbuttahrir’in Türkiye kolu Köklü Değişim Dergisi, başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde “Gazze” kapsamında gerici eylemler düzenledi.

***

 IŞİD HORASAN YAPILANMASI

2024 yılında IŞİD Horasan (IŞİD-H) örgütünün Türkiye’deki faaliyetleriyle ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma sonunda bir dava açıldı. Bu, örgütün Pakistan-Afganistan bölgesindeki koluna verilen isim. IŞİD-H mensubu Özbek, Kırgız ve Kafkas kökenli kişilerin Başakşehir’de "Darul Vefa İlim ve Amel Merkezi" adlı illegal mescidde faaliyet gösterdiği öne sürülüyor. İllegal mescidlerde hücre tipi yapılanma, IŞİD’le ilgili başka soruşturmalarda da gündeme gelmişti. İddianamede bu merkezde, öğrencilere dini eğitim adı altında IŞİD’ın propagandasının yapıldığı, yapılanmanın liderlerinin devşirdikleri kişileri Türkiye üzerinden Afganistan’a gönderip IŞİD-H saflarına katılmalarını planladıkları belirtiliyor.

***

 ASIL SUÇLUYU GİZLEDİLER

Yalova’daki saldırı medya için de bir turnusol oldu. Yandaşlar, saldırıyı çarpıtmaya çalışırken medyanın geneli de asıl meselenin etrafından dolanmayı tercih etti. Hükümete yakın gazetelerden Yeni Şafak, manşetinde SDG’yi suçlayarak, “SDG, Hol Kampı’ndan gönderdi” başlığı attı. Haberde ayrıca “SDG sıkıştığında DEAŞ’lıları sahaya sürüyor. Kampta binlerce DEAŞ’lı var” ifadeleri kullanıldı. Benzer bir manşetle çıkan Akit’te ise, “Uzmanlar Terörsüz Türkiye sürecinden rahatsız olan odaklar SDG-YPG’yi korumak için DEAŞ hücrelerini uyandırdıklarına dikkat çekti” denildi. Akşam ve Takvim gazeteleri de hayatını kaybeden polislerin “çocuklar ölmesin diye şehit düştüler” vurgusu yaptı.

 

30 Aralık 2025 Salı

Türkistan'da Çin hegemonyasının doğallaştırılması: Yeşil söylemin gri gerçeği Yücel Tanay+30/12/2025

Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) resmi yayın organlarından Xinjiang Daily’de yayımlanan ve “Orta Asya Ekonomik İşbirliği Tianshan Forumu”nu konu alan haber metni, Pekin’in bölgeye yönelik stratejik niyetlerini anlamak için eşsiz bir pencere sunmaktadır. Bu tür metinler, diplomatik ve ekonomik iş birliği söyleminin arkasına ustalıkla gizlenmiş olan Çin devletinin emperyal niyetlerini ve hegemonya kurma stratejilerini ortaya çıkarmaktadır. Bu bir haberden çok, rızayı zorla değil, dilsel manipülasyonla üreten ideolojik bir aygıttır.

I. SÖYLEMSEL MANİPÜLASYON: EŞİTLİK MASKESİ

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) resmi tezlerinde sıklıkla karşılaşılan kilit kavramlar, yüzeyde dostane ve eşitlikçi görünse de, derin bir hiyerarşiyi gizler:

*”Ortak Kader Topluluğu” (Mìngyùn Gòngtóngtǐ): Bu kavram, görünüşte küresel dayanışmayı ifade etse de, eleştirel analizlerde Çin merkezli (Sinotsentrik) bir dünya düzeni tahayyülüne karşılık gelir. Bölge ülkelerinin bağımsızlığını retorik düzeyde eriterek, Çin’in çıkarlarını bölgenin zorunlu ve kaçınılmaz geleceği olarak dayatmaktadır (Bkz. Callahan, 2008).

*”Kazan-Kazan” (Hùlì Gòngyíng): Çin diplomasisinin en etkili söylemi olan bu ifade, borç veren ve altyapı ihraç eden Çin ile borçlanan Batı Türkistan ülkeleri arasındaki asimetrik güç ilişkisini gizler. Kavram, aslında sömürgeci ekonomik genişlemeyi meşrulaştıran stratejik bir araçtır.

*”Bağlantısallık” (Hùlián Hùtōng): Sözde sadece lojistik ve altyapı yatırımlarını ifade eden bu strateji, çok daha fazlasını hedefler. Batı Türkistan ekonomilerini lojistik, dijital altyapı ve finansal standartlar üzerinden Çin normlarına eklemlemeyi, yani bölgenin Çin ekonomisine kalıcı olarak bağlanmasını amaçlamaktadır (Bkz. Rolland, 2017).

Bu kavramlar, asimetrik güç ilişkilerini gizleyen ve ekonomik bağımlılığı “kaçınılmaz bir kader” olarak sunan ideolojik araçlar olarak tanımlanır.

II. ROLLERİN KONUMLANDIRILMASI VE EPİSTEMİK HEGEMONYA

İncelenen metinler, basit bir iş birliği tanımının ötesine geçerek, bölgesel aktörlerin rollerini katı bir hiyerarşi içinde sabitler:

*Edilgen Alıcılar: Batı Türkistan ülkeleri, edilgen, bilgiye ve yardıma muhtaç nesneler olarak konumlandırılmaktadır.

*Kurtarıcı Özne: Çin ise norm belirleyici (epistemik otorite), bilgi üreten, yol gösteren ve kurtarıcı özne olarak sunulmaktadır.

Bu hiyerarşi, Epistemik (Bilgiye Dayalı) Hegemonya kurma çabasının bir parçasıdır. Özellikle “bilgi desteği” ve “liderlik eğitimi” retoriği, Batı Türkistan elitleri üzerinde zihinsel bir sömürgeleşme aracı olarak kullanılıyor. Çin, kendi yönetim modelini (Çin Çözümü) bölgeye ihraç ederek, Batı Türkistan bürokratlarının ve siyasetçilerinin zihinsel haritalarını Pekin’in çıkarlarına uygun şekilde yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir.

III. YEŞİL KALKINMA MASKESİ ALTINDA EKONOMİK YAYILMACILIK

Çin, teknolojik yayılmacılığını ve üretim fazlasını ahlaki bir kılıf altında meşrulaştırmaktadır:

*”Yeşil Kalkınma” Estetiği: Çin, ekonomik bağımlılığı “kader birliği” ve teknolojik yayılmacılığı “yeşil kalkınma” estetiği altında meşrulaştırmaktadır. Bu, Çin’in teknoloji alanındaki fazlasını etik bir zorunluluk olarak sunarak, bölge enerji altyapılarını Çin teknolojilerine bağımlı hale getirme stratejisidir.

IV. DOĞU TÜRKİSTAN’IN ROLÜ: KÖPRÜ MÜ, PERDE Mİ?

Metinler, Türkistan ile olan ilişkinin kritik bir parçasını, Doğu Türkistan’ın rolünü ele almaktadır:

*Tarihsel Kimlikten Soyutlama: Metin, Doğu Türkistan’ı tarihsel ve kültürel kimliğinden tamamen soyutlayarak, onu salt bir lojistik “köprü” ve ekonomik geçiş koridoru olarak kurgulamaktadır.

Hak İhlallerini Gizleme: Bu *”köprü metaforu”**nun temel işlevi, bölgedeki yoğun güvenlik politikalarını ve insan hakları eleştirilerini “ticaretin güvenliği ve kalkınma” söylemi içinde görünmez kılmaktır. Bölgenin zorla sağlanan istikrarı, uluslararası ticaretin ön koşulu olarak sunulur.

SONUÇ: HEGEMONİK BİR SÖYLEMSEL TEKNOLOJİ

Sonuç olarak, Çin devlet medyasında yayımlanan bu tür metinler, tarafsız bir haber olmaktan uzaktır. Bunlar, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü dilsel manipülasyon yoluyla “doğal ve kaçınılmaz” bir süreç olarak yeniden üreten, hegemonik bir projenin söylemsel aracı olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır (Bkz. Fairclough, 2013). Çin, Türkistan üzerindeki nüfuzunu askeri güçle değil, dilin kurucu gücüyle inşa etmektedir.

KAYNAKÇA

*Callahan, W. A. (2008). Chinese visions of world order: Post-hegemonic or a new hegemony? International Studies Review, 10(4), 749–761.

*Fairclough, N. (2013). Critical discourse analysis: The critical study of language (2. baskı). Routledge.

*Rolland, N. (2017). China’s Eurasian century? Political and strategic implications of the Belt and Road Initiative. The National Bureau of Asian Research.

 

29 Aralık 2025 Pazartesi

Türkiye'de davaların portresine kısa bir bakış: Hâlâ en güçlü ortak talep neden adalet? Bekir Ağırdır/29 Aralık 2025

Türkiye’de son yirmi beş yılın hikayesini, her kriz döneminde toplumdan yükselen iki soru özetliyor: “Nerede bu devlet?” ve “Nerede bu adalet?” 

Bu sorular artık yalnızca siyasetçilerin ya da akademisyenlerin değil, taksi şoföründen ev kadınına, esnaftan memura herkesin günlük konuşmalarının parçası. Sokakta, evde, ekranda dolaşan en yaygın duygu “adaletsizlik”.

Bu duygunun kaynağına dair farklı açıklamalar var. Kimine göre 15 Temmuz sonrası hızlanan siyasal dönüşüm, kimine göre 2002’den beri süren iktidar stratejisinin son evresi, kimine göre ise Türkiye’nin uzun modernleşme sürecindeki yapısal sorunlar. Ama bakış açısı değişse de ortak bir sonuç var. Adalet duygusu eridiğinde yalnızca hukuk değil, toplumun ahlaki normları da çözülüyor. Hukuka güven azaldığında ortak yaşam iradesi de zayıflıyor.

Son haftalarda ekran yüzleri üzerinden başlayan ve uyuşturucu operasyonlarına uzanan süreç bu kırılganlığın son örneklerinden biri. Türkiye’de adalet algısı uzun süredir geriliyor. Toplum yaşananları sessizce izlese de belleğine kaydediyor. Görünür bir tepki vermese de hukuka dair inancı değişiyor. Bu sessiz dönüşüm yalnızca adalet algısını değil, ülkenin demokrasi kapasitesini de aşındırıyor. Bu nedenle, yargıya güveni tek bir operasyonla yükseltmek artık pek mümkün görünmüyor.

Ak Parti’nin iktidar yıllarına bakıldığında, ülkedeki büyük siyasi kırılmaların çoğunun doğrudan yargı süreçleri aracılığıyla görünür hale geldiğini görüyoruz. Bu yirmi üç yılı ve toplumun yargıyla ilişkisini davalar üzerinden analiz etmek mümkün. Darbe girişimleri, hükümet-asker çatışması, siyasi partilerin kapatılması davaları, örgüt suçlamaları, yolsuzluk iddiaları, ifade özgürlüğü davaları, yerel yönetimlere müdahale süreçleri… Tüm bu başlıkların ortak bir noktası var. Yargı, bu dönemde siyasetin en sert mücadelelerinin sahnelendiği bir alan haline geldi.

Türkiye’de siyasetin rekabet alanı yalnızca sandıkta değil, gittikçe artan biçimde mahkeme salonlarında da kuruldu. Toplumun adalet algısı ise siyasi gerilim ve mücadeleler kadar bu olayların “dava” haline geliş süreçleri üzerinden şekillendi. Son yılların büyük davalarını listelediğimizde algının da dönüştüğü süreci izlemek mümkün.

Parti kapatma davaları ve kayyum: Siyasetin sınırlarının yeniden çizilmesi

Türkiye’nin çok partili siyasal hayatında parti kapatma davaları zaten tarihsel bir sorundu. Ancak 2000’ler sonrası bu davalar yeni bir boyut kazandı. 2008’de ilk kez iktidarda olan partinin, Ak Parti’nin kapatılması için açılan dava, Türkiye’de yargı-siyaset ilişkisinin en kritik dönüm noktalarından biri oldu. 2009’da DTP’nin kapatılması Kürt siyasetinin kolektif olarak hedef alındığı algısı yaratan bir sürece dönüştü. Ardından 2021’de HDP’ye kapatma davası açılması, bir yandan siyasal temsil hakkının hukuki araçlarla kısıtlanabileceği fikrini pekiştirdi, diğer yandan Kürt siyasetinin parlamenter zeminden zorla itildiği algısını güçlendirdi.

Bazı yerel siyaset davalarının, örneğin İmamoğlu dosyası, Ahmet Türk, Selçuk Mızraklı, Gülten Kışanak ve benzeri yerel siyasete müdahale davalarının tümünde ortak bir tema var. Yerel siyasi temsil ile merkezi iktidarın hukuk üzerinden kurduğu müdahale mekanizmaları arasındaki gerilim.

Öte yandan halen sürmekte olan İmamoğlu operasyonuyla toplumdaki algının, iktidarın doğrudan siyasete müdahalesi olarak şekillendiği tüm araştırmalarda ortaya çıkıyor.

Darbe ve vesayet davaları: Devlet içindeki güç mücadelesi

2007’de başlayan Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk davaları Türkiye’de yargının toplumsal algısının keskin biçimde değiştiği önemli bir eşikti. Muhalif askerler, gazeteciler, akademisyenler, STK temsilcileri ve siyasetçiler, devleti yıkmaya teşebbüs iddiasıyla tutuklandı. Bu yargılamalar toplumun bir kesimine göre askeri vesayetin kırılmasıydı, diğer kesime göre ise hukukun siyasallaşarak intikam aracına dönüşmesiydi. Davaların sonunda toplumun bir kesimi için vesayetin yargı üzerinden tasfiyesi yaşandı, diğer bir kesimi içinse hukuka duyulan güven aşındı.

Bu davaların sonrasında bu kez davaların mimarları sanık sandalyesindeydi. 15 Temmuz darbe kalkışması sonrası açılan binlerce davada geniş çaplı tutukluluklar, KHK rejimi, hukuk sistemine olan toplumsal güvenin daha da kırılmasına yol açtı.

Kürt siyasetine yönelik davalar: Temsil ve siyasal alanın daraltılması

Kürt siyasi hareketi, 2000’ler sonrası hukuk sisteminin en yoğun müdahalelerine maruz kalanlardan oldu. 2011’den itibaren geniş çaplı KCK operasyonları, binlerce kişinin tutuklanmasına yol açtı. Siyasi faaliyet, yerel yönetim çalışmaları ve toplumsal örgütlenmelerin “örgüt üyeliği” kapsamında değerlendirilmesi, çok geniş tutuklamalara yol açtı. Bu süreç Kürt siyasetinin hukuki zeminini daraltırken, aynı zamanda toplumun bir kesiminde “hukukun etnik ve siyasi kimlikler üzerinden farklı uygulandığı” yönünde bir algıyı güçlendirdi. Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğu, AİHM kararlarına rağmen devam eden süreçler ve Kobane davası, Türkiye’de hukuk devletinin uluslararası standartlarla ilişkisini de tartışmaya açtı.

Gezi ve sivil toplum davaları: Sivil toplumun kriminalizasyonu

2013’teki Gezi protestoları Türkiye’de hukuk-siyaset-toplum ilişkisinin köklü dönüşüm yaşadığı bir zaman aralığı oldu. Milyonların katıldığı kitlesel eylemler zaman içinde yargı alanına taşınarak yeniden tanımlandı. Gezi davası, Osman Kavala davası, ardından Büyükada’da toplantıya katılan sivil toplumcuların casuslukla suçlanmalarıyla genişleyen süreç toplumsal muhalefetin ve tüm toplumsal hareketlerin, protesto eylemlerinin kriminalize edilmesinin zeminine dönüştü. Bu kararlar, kamusal protesto alanının yargı eliyle yeniden çizildiğini gösterdi.

Medya ve ifade özgürlüğü davaları: Kamusal alanın yeniden inşası

Gazetecilik faaliyetlerinin yargı konusu haline gelmesi, toplumun bilgi alma hakkıyla devletin güvenlik politikaları arasındaki sınırları muğlaklaştırdı. Ahmet Şık ve Nedim Şener davalarıyla başlayan seri, Cumhuriyet gazetesi davaları, MİT Tırları ve Can Dündar davası, Barış Akademisyenleri derken neredeyse diziler şeklinde sürdü. Expression Interrupted’ın yayımladığı üç aylık rapora göre yalnızca 2025’in ilk çeyreğinde 90 ayrı davada 157 gazeteci yargılandı, 25 gazeteci tutuklandı, 50 gazeteci gözaltına alındı.

Son birkaç yıldır ise sosyal medya mesajları, sokak röportajları gibi sade yurttaşların günlük görüş ve eleştirilerine açılan davalarla ifade özgürlüğü kısıtlamaları başka bir seviyeye yükseldi. Tüm bu dosyalar, toplum için ifade özgürlüğünün sınırlarının hukuki değil siyasal bir kararla çizildiği duygusunu güçlendirdi. Bu tablo, kamusal alanın yargı üzerinden yeniden kurulduğunun açık bir işaretine dönüştü.

Ekonomik davalar: Hesap verilebilirliğin çöküşü

Ekonomik davalar grubundaki Zarrab dosyası, Halkbank davası gibi dosyaların bir kısmı yolsuzluk iddiaları üzerineydi. Bu davalar aynı zamanda iktidar içi güç bloklarının çatışmasının dramatik şekilde görünür olduğu süreçlerdi. Bu dosyaların sonuçları bakımından toplumda oluşan algı, yolsuzluk iddialarının artık hukuki değil, tamamen siyasetin kontrol ettiği alanlar olduğudur.

Kanal İstanbul, 3. Havaalanı davaları, bazı özelleştirme dosyalarına itirazlar ve zeytin yasası gibi kimi çevre konularındaki davalarda, hukuksuzluğu tespit eden hiçbir dosyanın iktidar tarafından dikkate alınmadığı bir dönem yaşandı ve de sürüyor. Bu dosyaların ve süreçlerin sonunda toplumsal algıda siyasi iktidarın hesap verebilirliği çöktü.  

Toplumsal adalet dosyaları: Hukukun gündelik hayattaki meşruiyet sınavı

Hrant Dink ve Tahir Elçi cinayetleri, Pınar Gültekin, Şule Çet, Ceren Özdemir, Özgecan Aslan gibi bazı kadın cinayetlerine dair dosyalar, Rabia Naz cinayetinde faillerin siyasi güçlerce gizlenmesi, Ensar Vakfı ve tarikat istismar dosyaları, Soma, Aladağ ve İliç gibi facialar, Çorlu tren kazası, Kartalkaya yangını, deprem felaketinin boyutlarını artıran bazı yerel müteahhit dosyaları… İşte asıl bu dosyalar toplumda “eşit adalet” algısının sınandığı davalar oldu. Bu dosyaların neredeyse tamamında toplumda cezasızlık algısı yerleşti.

Hele son aylardaki iki olayın toplumdaki adalete, yargıya güveni yerle bir ettiğini not etmek lazım. Ahmet Minguzi cinayeti davasında katiller herhangi bir nedamet göstermeden mahkeme salonunu performans alanına çevirdiler. Diğer yandan şoven ve lümpen bazı dürtülerle sosyal medyada gelişen söylemler ve aile üzerinde baskılar yaşandı. Ve Sedat Peker’in avukatını aile için görevlendirmesiyle dosya henüz sonuca değilse de sükunete ulaştı. İkinci olay ise bir genç kızın şüpheli kayboluşuydu. Üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş, Diyarbakır’dan eğitimi için gittiği Van’da kayboldu. Arama sonucunda cesedi bulundu ve hala dosyada bir ilerleme yok. Yine Sedat Peker olaya müdahil oldu, tanıklığa para ödülü vadetti. Her iki olayda da ne siyasi otoritelerden ne güvenlik ne de yargı hiyerarşisinden hiçbir yetkili henüz Sedat Peker’e “Sana ne” demiş değil.

Toplumda adalet algısının çözülmesi: Güven, kültür ve gündelik yaşam

Adalet algısını yalnızca büyük davalar üzerinden açıklamak da yeterli değil. Türkiye’de adalet duygusu, insanların günlük hayatlarıyla şekilleniyor. Bugün üç temel kültürel dinamik bu duyguyu zayıflatıyor.

Birincisi, devlet algısı. Devlet çoğu zaman düzenleyen değil, denetleyen bir güç olarak görülüyor. Yetkililer yurttaşı koruyan ya da cezalandıran figürlere dönüşüyor. Üstelik bu ilişki kişiselleşmiş durumda: Devlet “baba”, adalet ise “kişiye göre” işleyen bir mekanizma. Yurttaşın beklentisi hukuka değil, yetkilinin iradesine yöneliyor.

İkincisi, kentleşme ve belirsizlik arttıkça informal ağlara yaslanma güçleniyor. Hukuka güven azaldıkça insanlar tanıdık, akraba, hemşeri ve aracı ağlarına yöneliyor. Birçok kişi için adalet mahkemeden değil, belediyedeki bir tanıdıktan, karakoldaki bir memurdan geliyor. Kamu hizmetlerinde ortaya çıkan “muameleci” iş kolları bunun açık bir göstergesi.

Üçüncüsü, devletle temas ve hukuktan kaçınma davranışı normalleşmiş durumda. Araştırmalar yurttaşın hakkı olsa bile mahkemeye gitmediğini gösteriyor. Düzenin güçlü olanı koruyacağına dair inanç, hak aramayı zayıflatıyor. İmar ve vergi afları gibi uygulamalar da hukuk dışı çözümleri meşrulaştırıyor.

Sonuçta adalet algısındaki çözülme, toplumda hem sessiz bir geri çekilme hem de küçük uyum pratikleri yaratıyor. Pek çok yurttaş artık dava açmıyor, mahkemeye gitmiyor, hakkını aramıyor. Bu geri çekilme, sessiz bir siyasi tavır haline geliyor. Devletle karşı karşıya gelme kaygısı özellikle gençler, kadınlar ve yoksullar için daha güçlü hissediliyor.

Yurttaş artık hukuka değil, “uygun yolu bulmaya” odaklanıyor, uygun kişi, uygun zaman, uygun makam… Bu yüzden bazı çıkışlar ve müdahaleler, örneğin Sedat Peker’in çıkışları, toplumda geniş bir tepki üretmiyor. Sistem çözemediğinde insanlar pragmatik yolları kendiliğinden normalleştiriyor. Bu “stratejik yurttaşlık”, hukukun boşalttığı alanı dolduran fiili bir düzene dönüşmüş durumda.

Bugün toplumda adalet duygusu zayıflamış olabilir. Ama tamamen kaybolmuş da değil. Araştırmalar toplumun en güçlü ortak talebinin hâlâ adalet olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin bugün hâlâ sahip olduğu en geniş toplumsal ortaklık da bu, adalet istiyoruz.

26 Aralık 2025 Cuma

Sahel’de ulus-devletin iflası ve yeni vesayet düzeni Göktuğ Çalışkan+26/12/2025

Siyaset biliminin kurucu metinlerinde devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran organizasyon olarak tarif edilir. Max Weber’in bu meşhur tanımı, Berlin, Paris yahut Londra için geçerliliğini koruyabilir. Lakin Rabat’tan güneye doğru inip Sahra’nın o sonsuzluğunu aştığınızda ve Sahel kuşağının (Mali, Nijer, Burkina Faso) tozlu yollarına düştüğünüzde Batı menşeli bu teorilerin kuma gömüldüğünü hayretle müşahede edersiniz.

Bugün dünya, Sahel bölgesinde yaşananları sığ bir terör ve darbe parantezi içerisine hapsederek okuma gafletindedir. Oysa karşımızdaki tablo, salt bir asayiş sorunu olmanın çok ötesindedir. Sahneye konan oyun, modern ulus-devlet modelinin Afrika kıtasındaki iflas ilanıdır. 1884 Berlin Konferansı’nda, Afrika’nın gerçeklerinden bihaber Avrupalı diplomatların masa başında, ellerindeki cetvellerle çizdiği o yapay sınırlar artık hükmünü yitirmiştir. Haritalarda görülen o düz çizgiler, sahadaki sosyolojiyi, kabile bağlarını, ticaret yollarını ve inanç havzalarını kesip atsa da hakikatin çölünde bu çizgilerin bir karşılığı kalmamıştır.

WEBER’İN YANILGISI: BAŞKENT DEVLETİ VE TAŞRANIN ÖFKESİ

Sahel ülkelerindeki temel kriz, “merkez” ile “çevre” arasındaki o derin, o kapanmaz uçurumda yatmaktadır. Bamako, Niamey veya Vagadugu gibi başkentler, kolonyal dönemin mirası olarak tasarlanmış, Batılı yaşam tarzının taklit edildiği görece konforlu adacıklardır. Devlet, sadece bu başkentlerde mevcuttur. Lakin başkentten 50 kilometre uzaklaştığınızda, devletin varlığı silikleşir, 100 kilometre ötede ise tamamen buharlaşır.

Bölge halkı için devlet; vergi toplayan, rüşvet isteyen ama karşılığında güvenlik, adalet, sağlık veya eğitim sunmayan, “beyaz adamın icadı” ceberrut bir mekanizmadan ibarettir. İşte bu otorite boşluğu, tabiatın boşluk kabul etmediği gerçeğiyle birleşince ortaya “melez egemenlik” alanları çıkmıştır. Bugün Sahel’de devletin çekildiği alanları, kadim kabile yapıları, dini tarikatlar ve maalesef küresel terörün yerel bayileri doldurmaktadır.

Bu noktada İbn Haldun’un “Asabiyet” teorisine atıf yapmak elzemdir. Çölün ve savanın zorlu şartlarında hayatta kalmak, ancak güçlü bir kan bağı ve dayanışma ruhuyla mümkündür. Merkezi hükümetlerin sunamadığı bu dayanışmayı, etnik milisler veya radikal örgütler sunmaktadır. El-Kaide veya DEAŞ türevi yapıların bölgede kök salmasının yegâne sebebi ideolojik değildir. Bu örgütler, devletin yokluğunda bir nevi “adalet ve güvenlik sağlayıcı” rolüne soyunmuş, yerel halkın ihtilaflarını çözen birer “yarı-devlet” hüviyetine bürünmüştür. Bu, korkunç ama rasyonel bir hayatta kalma stratejisidir.

VESAYETİN RENK DEĞİŞIMİ: ÜÇ RENKLİ BAYRAKTAN “TRİKOLOR”A

Fransa’nın bölgeden tasfiyesi, şüphesiz ki tarihi bir kırılmadır. Lakin bu durum, Afrika’nın tam manasıyla bağımsızlığına kavuştuğu manasına gelmemektedir. “Françafrique” sisteminin çöküşü, arkasında devasa bir güç vakumu bırakmıştır. Ve şimdi bu vakum, yeni vesayet odakları tarafından doldurulmaktadır. Nijer’de, Mali’de sokaklara dökülen kalabalıkların ellerinde Rus bayrakları sallaması, bir kurtuluş sevinci gibi görünse de esasında vesayetin sadece “adres değiştirdiğinin” resmidir.

Moskova’nın Wagner (yeni adıyla Africa Corps) üzerinden kurduğu model, rejim güvenliği karşılığında maden imtiyazı takasına dayanmaktadır. Bu, devletleşme sürecine katkı sunan, kurumları inşa eden bir yaklaşım olmaktan ziyade mevcut askeri cuntaları tahkim eden, halk ile yönetim arasındaki makası daha da açan kısa vadeli ve pragmatist bir yöntemdir. Batı’nın sömürgeci kibrinden kaçan Sahel halkları, şimdi Rusya’nın sert gücüne sığınmaktadır. Ancak bu liman fırtınayı dindirecek midir, yoksa gemiyi tamamen mi batıracaktır? Tarih, dışarıdan ithal edilen güvenliğin, hiçbir zaman kalıcı huzur getirmediğinin sayısız örneğiyle doludur.

İTHAL REÇETELERİN İFLASI VE YERLİ ARAYIŞLAR

Yıllardır Batı’dan ithal edilen “liberal demokrasi”, “seçim sandığı” ve “üniter devlet” şablonlarının, Afrika’nın karmaşık etnik ve dini dokusuna uymadığı artık aşikârdır. “Demokrasi ihracı” adı altında pazarlanan projeler, kabile asabiyetini körüklemekten ve “kazanan her şeyi alır” mantığıyla iç savaşları tetiklemekten öteye gidememiştir.

Sahel’in ihtiyacı olan şey, Paris’te veya Washington’da yazılmış anayasaların tercümesi değildir. Bölge, kendi tarihsel köklerinden, İslam geleneğinden ve kabile meclislerinden beslenen, “yerli ve milli” bir yönetim modeline muhtaçtır. “Ulus-devlet” gömleği bu bedene dar gelmekte, dikiş yerlerinden patlamaktadır. Belki de çözüm, katı merkeziyetçi yapılar yerine yerel otonomileri tanıyan, kabile liderlerini ve kanaat önderlerini sistemin içine entegre eden, daha esnek ve kuşatıcı bir “federatif nizam” arayışında gizlidir.

TÜRKİYE’NİN “ÜÇÜNCÜ YOL” TEKLİFİ: GÖNÜL COĞRAFYASI VE İNŞA EDİCİ GÜÇ

Tam bu kaotik vasatta, Türkiye’nin Afrika’daki varlığı, emperyalist güçlerden ve onların yeni rakiplerinden (Rusya, Çin) ayrışan, nev-i şahsına münhasır bir profil çizmektedir. Ankara, Sahel’e bakarken sadece maden kuyularını veya silah satılacak pazarları görmemektedir. Türkiye’nin bakışı, “kader ortaklığı” ve “medeniyet ihyası” eksenindedir.

Bizim farkımız, muhataplarımızın sadece başkentteki elitler olmamasıdır. TİKA’nın açtığı su kuyusu, Maarif Vakfı’nın okulu, Diyanet’in sahadaki manevi rehberliği; Türkiye’nin sadece devletle değil, “millet” ile temas kurduğunu göstermektedir. Bu, “devlet inşası” sürecine verilen en hakiki destektir. Zira bir devleti ayakta tutan asıl harç, top, tüfek veya tank değil; milletin devletine duyduğu aidiyet hissidir. Türkiye, verdiği askeri eğitimlerle orduların disiplinini sağlarken insani yardımlarıyla da devletin “şefkat elini” onarmaktadır.

Afrika halkları nezdinde Türkiye, sömürgeci bir geçmişi olmayan, dini ve kültürel kodları paylaşan, “bizden biri” olarak görülmektedir. Bu kredi, hiçbir maddi güçle satın alınamayacak kadar kıymetlidir. Ankara’nın teklifi şudur: Ne Batı’nın kibrine boyun eğin, ne de Kuzey’in (Rusya) paralı askerlerine muhtaç kalın. Kendi kurumlarınızı inşa edin, kendi ordunuzu eğitin, kendi kaynaklarınızı işleyin. Biz bu yolda “efendi” değil, ancak “yoldaş” oluruz.

İSTİKBALİN AFRİKASI İÇİN YENİ BİR TAHAYYÜL

Rabat’taki çalışma masamdan Sahel’in tozlu ufuklarına bakarken gördüğüm şey, bir “kıyamet senaryosu” olmaktan uzaktır. Bilakis, sancılı bir doğumun işaretleri vardır. Eski nizamın çöküşü, yeninin inşası için bir mecburiyettir. Sınırların anlamsızlaştığı bu çağda, Afrika halkları zihinlerindeki sınırları da kaldırmakta, “Pan-Afrikanizm” rüyasını yeniden ama bu kez daha gerçekçi temeller üzerine kurmaya çalışmaktadır.

Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun kurduğu “Sahel Devletleri İttifakı” (AES), belki de bu arayışın ilk somut tezahürüdür. ECOWAS gibi Batı güdümündeki yapılara bir başkaldırı olan bu oluşum, kendi kaderini tayin etme iradesinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Türkiye’nin bu yeni oluşumlarla kuracağı sağlıklı diyalog, bölgenin istikrarı için hayati önem arz etmektedir.

Sonuç olarak Sahel’de yaşanan kriz, modernitenin ve Batı merkezli dünya görüşünün bir krizidir. Çözüm, yine bu toprakların kendi irfanında, kendi sosyolojisinde ve kendi dinamiklerinde aranmalıdır. Türkiye, bu hakikat yolculuğunda Afrika’nın elinden tutan, ona yol arkadaşlığı yapan ve “dünya beşten büyüktür” diyerek onlara yalnız olmadıklarını hatırlatan yegâne küresel güçtür. Vesayetlerin rengi değişse de hürriyetin tadı tektir. Ve Afrika, o tadı almaya artık her zamankinden daha yakındır

25 Aralık 2025 Perşembe

Mısır’a sığınan hüzün: Mehmet Âkif’in on bir yıllık gurbeti Yusuf Tosun+25/12/2025

Mehmet Âkif Ersoy’un ömrü, mücadeleyle yoğrulmuş bir iman ve vakar içinde geçen çileli bir yürüyüştür. O, şiiriyle olduğu kadar kürsüsüyle, kalemiyle olduğu kadar cephedeki duruşuyla da milleti için nefes tüketmiş; şahsî hiçbir hesabı, hiçbir emeli olmadan, bütün hayatını dini ve vatanı uğruna geçirmiştir. Özellikle Merhum Âkif’in Mısır yıllarında yazdığı Safahat’ın yedinci kitabı Gölgeler’e sinen hüzün ve isyanın kaynağı da, Millî Mücadele yıllarında gösterdiği fedakârlığın görmemezlikten gelinip yeni Türkiye’de yalnızlığa itilmesinin doğurduğu derin ıztıraptır. Onun Mısır’a uzanan yılları, sadece bir şairin değil, bir millet vicdanının sürgün hikâyesidir aynı zamanda.

Biz de bu yazıda onun Mısır’a gönüllü sürgün (!) olarak gidişinin 100. yılında Mısır’dan Mısır Apartmanı’na uzanan on bir yıllık gurbeti ele alacağız.

MECLİS’TE SUSKUNLUĞA SÜRÜKLENEN BİR ŞAİR

1920’de Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi’ne giren Âkif, kısa sürede gördüğü manzaradan derin bir sarsıntı yaşadı. İşgal altındaki bir memlekette samimiyet ve vakar beklerken, kimi vekillerin ihtirasları, entrika merakı ve dedikodu iştiyakı onu bunaltmıştı. Millî Mücadele’nin ruhunu temsil eden bir şair için bu manzara bir kırılma anıydı. Mithat Cemal’in ifadesiyle Âkif’in üç yıllık mebusluğu “bir sükût devri” oldu. Zira susmak, bazen bağırmaktan daha yüksek bir haykırıştır.

Sakarya Muhaberesi öncesi günlerde Meclis’te, şehirlerin birer birer düşmesi üzerine Kayseri’ye taşınma tartışmaları başlatıldığında, Âkif ve sadık dostu Hasan Basri buna şiddetle karşı çıktı. Oğlu Emin’i Ankara’da bırakıp “Benim öldüğüm yerde oğlum da ölsün” diyecek kadar imanlı bir kararlılıkla direndi.

Ne var ki zafer sonrası Türkiye, Âkif gibilerin ideal ettiği ruhu taşıyamayacaktı. 1923 seçimleriyle Birinci Meclis tasfiye edildi. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi, muhaliflerin dışlanması, ardından inkılâpların sert bir şekilde hayata geçirilmesi, Âkif’in ruh dünyasında kapanmaz yaralar açtı. Sebilürreşad kapatıldı, yakın dostu Eşref Edip mahkemelere sürüklendi, devrin yeni resmî dili içinde Âkif, “istenmeyen adam” haline getirildi.

GÖNÜLLÜ-MECBURÎ BİR HİCRET

1925’e gelindiğinde Âkif artık memleketinde nefes alamıyordu. Hakkında “irticaî faaliyet” ithamları dolaşıyor, peşine hafiyeler takılıyor, inkılâplara ayak uydurmadığı gerekçesiyle zamanın kalemşörleri tarafından alay ediliyor, hatta milliyeti dahi sorgulanıyordu. Çanakkale Şehitleri gibi bir destanın şairine “Türk değil” denmesi, paçavra kalemlerden çıkan “git kumda oyna” yazıları... Bunlar, nazik ve rikkat sahibi bir ruhu paramparça etmeye yetti.

Yakın dostu Şefik Kolaylı’nın nakline göre Âkif, Mısır’a gitme kararını şu sözlerle açıklamıştı:

“Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Vatanını satmış adam muamelesi görmektense giderim.”

İşte bu cümle, bir millete İstiklâl Marşı’nı yazan bir adamın nasıl bir yalnızlığa itildiğinin en acı belgesidir.

HİLVAN’DA BİR MÜNZEVÎ

Âkif bundan tam 100 yıl önce -1925 sonlarında- Mısır’a yerleşti. Daha önce yaz aylarında ziyaret ettiği Mısır, artık onun gurbet yurdu olacaktı. İlk yıllarında Abbas Halim Paşa’nın Hilvan’daki köşkünde misafir oldu. Nil’in serinliği, çöl rüzgârının ılık dokunuşu ve Paşa’nın vefalı dostluğu, Anadolu’da bulamadığı huzuru kısmen de olsa ona sunuyordu.

Ev sade bir hücre gibiydi: Birkaç kanepe, basit bir karyola, bir hasır seccade ve bir divit… Akif’in hayatı, eşyanın ağırlığından ziyade fikirlerin yüküyle doluydu. Kimi zaman taşınırken, “komşular fakirliğimi görmesin” diye geceleri ev taşıdığı rivayet edilir.

Ailesini de yanına alınca Hilvan’da mütevazı bir ev kiraladı. Astım hastası eşi İsmet Hanım’a Kahire’nin iklimi iyi geliyordu; bu da onun Mısır’a bağlılığının bir başka sebebiydi. Fakat geçim sıkıntısı yakasını hiç bırakmadı. Emekli maaşı bağlanmadı; Abbas Halim Paşa’nın maddî yardımları azaldı; bazen su küpü alabilmek bile sevinç sebebi oldu.

Mısır yılları, Akif’in kendi deyimiyle “gönlün harap, zihnin perişan” olduğu bir inziva dönemidir.

DARÜLFÜNUN’DA BİR ÜSTAD

Akif, Mısır’a kapandığı yıllarda dahi boş durmadı. Kahire Darülfünunu’nda Türkçe dersleri verdi. Haftada iki gün çöl sıcağını yararak Kahire’ye iner; dersini anlatır, ardından sessizce trenle Hilvan’a dönerdi. Ama sınıfta sadece dil öğretmezdi; vicdan da öğretirdi. İngiliz işgalinin Mısır’da neler yaptığını, Denşevay köyünde işlenen cinayetleri öğrencilerine anlatır; “Hakikati bilmek, iman etmenin şartıdır” derdi.

Bu yıllarda İhvan-ı Müslimin Teşkilatı’nı yeni yeni kurmakta olan Hasan el Benna ile de birkaç kez görüştü. Muhammed İkbal ve Mustafa Sabri Efendi ile de görüştüğü de kaynaklarda zikredilir.

KUR’AN MEALİ ÇALIŞMASI

Osmanlı’nın çöküşünden sonra kurulan Cumhuriyet, Batı’yı örnek alan modern bir devlet inşa ederken, eğitim ve kültür alanında da köklü değişiklikler yapmıştır. 1 Kasım 1928’de Harf İnkılabı ile Latin alfabesi kabul edilmiş, bu süreçte toplumun yeni düzene uyum sağlaması ve dini bilgilerin erişilebilir kılınması amacıyla kontrollü tercüme faaliyetleri de başlatılmıştır.

21 Şubat 1925’te TBMM’de Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi görüşülürken, Kur’an ve bazı İslami eserlerin Türkçeye tercümesi için ödenek ayrılmıştır. Babanzade Ahmed Naim, Tecrid’in; Elmalılı Hamdi, Kur’an tefsirinin; Mehmet Akif Ersoy ise Kur’an mealinin tercümesini üstlenmiştir. Akif, başta sorumluluğun ağırlığı ve projeye alet olma endişesi nedeniyle teklifi kabul etmek istememiş, ancak yakın dostlarının ısrarıyla Şubat 1925’te sözleşmeyi imzalamıştır.

1925-1932 yılları arasında Mısır’da aralıksız çalışan Akif, mealini tamamlamış ancak dönemin “Türkçe ibadet” projesine alet olmamak için Diyanet’e teslim etmemiştir. 1932’de sözleşmesini feshetmiş, 1936’da Türkiye’ye dönmeden önce meali Yozgatlı İhsan Efendi’ye emanet ederek, vasiyetine göre “dönemezse yakmasını” istemiştir. İhsan Efendi’nin ölümü sonrası defterler oğlu ve tanıklar eşliğinde yakılmıştır. Ancak Akif’in meali üzerinde çalıştığı farklı nüshalar ve inceleme için dağıttığı kopyalar günümüze ulaşmıştır.

Bugün elimizde üç farklı Akif Kur’an Meali mevcuttur. Bunlar; Elmalılı Hamdi’ye gönderilen orijinal meal, Mustafa Runyun Efendi’nin latinize ettiği meal ve Necmi Atik’in yayınladığı mealdir.

AKİF’İN HASTALIĞI VE LÜBNAN-ANTAKYA SEYAHATİ

1935 baharında Mehmet Akif Ersoy’un sağlığı bozulmaya başladı; sarılık, baş ağrısı, halsizlik ve sıtma belirtileri gösteriyordu. Birkaç doktora göründü ve yapılan tetkiklerle siroz ve sıtma teşhisi kondu. Tropikal Mısır sıcağından uzak, serin bir ortamda tedavi olması gerektiği için Haziran 1935’te Lübnan’a gitmeye karar verdi. İskenderiye’den yola çıkan Akif, Beyrut ve Hayfa üzerinden Âliye yakınlarındaki Sûkü’l-Garp köyünde bir otele yerleşti. Burada hem tedavi gördü hem de dinlendi lakin sıtma nöbetleri devam ediyordu.

Bir ay sonra Antakya’dan öğretmen Ali İlmi Bey’in daveti üzerine 8 Ağustos 1935’te Sûkü’l-Garp’tan ayrılarak Halep ve ardından Antakya’ya ulaştı. Cemil Bereket’in konağında konaklayan Akif, ziyaretçilerle sohbet etti, ibadet ve istirahatle vakit geçirdi. Asi Nehri ve Toros dağlarına bakarak doğanın ve Türk kültürünün tadını çıkardı. Ziyaretçilerden Ali İlmi’nin isteği üzerine Antakya’ya dair bir şiir de yazdı.

Akif, burada hem tedavi oldu hem de moral buldu; Türk kültürüne duyduğu özlem giderildi. Ancak Fransız işgali altındaki bölgeyi sürekli kontrol eden istihbarat nedeniyle takibata maruz kaldı. Eylül ortasında Mısır’a dönmek zorunda kaldı; dönüşü sırasında oğlunun Türkiye’de hapse atılması hazin bir anı olarak kaldı. Akif, Antakya seyahatini İstanbul’a yazdığı mektupta anlatmış ve misafirperverlikten duyduğu memnuniyeti ifade etmiştir aynı zamanda.

AKİF’İN MISIR YILLARINDA YALNIZLIK VE HASRETİ

Akif, Mısır’da Abdülvehhâb Azzam ve Abbas Halim Paşa gibi dostluklarla ayakta kalmış; şiir sohbetleri ve ilim halkalarıyla teselli bulmuştur. Ancak bu anlar geçici olmuş, özellikle yaz aylarında Hilvan’da yalnızlığı derinleşmiştir. Mektuplarında memleket özlemi ve iç kırgınlığı açıkça hissedilir; devlete ve millete sitem etmeden, yaşanan inkılaplara karşı hayret ve hüznünü içine gömer. Okuyup yazmaya isteksiz kaldığını dile getiren satırları, onun iç dünyasındaki fırtınayı ve kırılmışlığını yansıtır.

İSTANBUL’A DÖNÜŞ VE SESSİZ BİR VEDA

Mehmet Âkif, hastalığının ilerlemesi üzerine 1936’da İstanbul’a döndü; ancak bu dönüş bir kavuşmadan çok, sessiz bir hesaplaşmaydı. Ne devlet erkânı ne de eski yol arkadaşları onu karşıladı. Vefayı, resmî çevrelerde değil; üniversite gençliğinin samimi ilgisinde buldu. Mısır Apartmanı’ndaki küçük odası, son günlerinde gençlerle paylaşılan sohbetlerin ve umutların mekânı oldu. Ağır hastalığına rağmen asaletini koruyan Âkif, İstiklâl Marşı’nın yeniden yazdırılmak istendiğini duyduğunda, “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diyerek ömrünün duasını dile getirdi.

27 Aralık 1936 gecesi, saatler akşamı çoktan devirmişken, yanındakilere hafif bir tebessümle baktı ve nefesi yavaşça sükuta dönüştü. Son anlarında bile, kalbinde ne bir öfke, ne bir sitem vardı. Vefatının ertesi günü herhangi bir resmî tören düzenlenmedi. Fakat gençler, bu vefasızlığın karşısında büyük bir vakar göstererek onu omuzlarında taşıdılar. Meşrutiyet Caddesi’nden Edirnekapı’ya kadar uzanan cenaze alayı, devletin hazırlamadığı merasimi milletin kendi eliyle kurduğu bir vefa destanına dönüştürdü.

Bugün, o son yürüyüşün fotoğraflarına bakan herkes bilir ki, Âkif’in Mısır yılları ne kadar acıysa, İstanbul’daki son günleri de o kadar onurludur. O, hayata kırılarak veda etti; fakat milletine onur bırakarak. Çünkü büyük insanlar çoğu zaman hayatları boyunca anlaşılmasa da, sessizce ayrıldıkları gün, asıl yerlerinin milletin kalbi olduğunu herkese hatırlatırlar.

BİR SÜRGÜNÜN ARDINDAKİ ONUR VE VİCDAN

Mehmet Âkif’in Mısır yılları, bir kaçıştan ziyade değerlerini koruma iradesidir. Yeni rejimin dışladığı İslamî düşünce karşısında susmayı ve geri çekilmeyi seçmiş; bunu bir onur muhafazası olarak yaşamıştır. Mehmet Âkif’in Mısır’a gidişi bir kaçış değil, bir duruştur. Çünkü bazen kalmak teslimiyettir; gitmek ise direniş...

Zamanla millet, onun gerçek kıymetini idrak etmiş; Âkif’in sürgünü aslında bir vicdanın yalnızlığı olarak anlaşılmıştır. Bugün, hem hatırasına iade-i itibar hem de yaşadığı evin bir “Âkif Evi”ne dönüştürülmesi, bu gecikmiş vefanın doğal bir gereği olarak görülmektedir. Gönül ister ki; Mısır Apartmanı’nın müze yapılması gibi Akif’in Mısır’a gidişinin 100. yılında merhum Akif’in Mısır’da yıllarca yaşadığı ev de resmi makamların girişimiyle Akif Evi yapılsın. Bugün geriye dönüp baktığımızda şu hakikati görüyoruz: Mehmet Âkif, Mısır’a değil; kalbinin en emin yerine çekilmişti. Onu sürgün edenler unutuldu, fakat Âkif’in sesini millet hiç unutmadı.

Rahmetle…

23 Aralık 2025 Salı

Çin’in Uygurlara uyguladığı kültürel soykırımın entelektüel cephesi: Uygur aydınlarının tasfiyesi Yücel Tanay+23/12/2025

Son on yılda, Çin yönetimi Doğu Türkistan’daki Uygur toplumuna yönelik kültürel ve entelektüel bir tasfiye politikası yürütmektedir. Bu süreçte yüzlerce Uygur aydın, akademisyen, yazar, şair, sanatçı ve din âlimi tutuklanmış, kaybolmuş veya mahkûm edilmiştir. Amaç, Uygur halkının kültürel belleğini, dilini ve düşünsel öncülerini ortadan kaldırmaktır. Aşağıda bu dönemin sembol isimlerinden bazıları yer almaktadır:

TUTUKLANAN VE KAYBOLAN UYGUR ENTELEKTÜELLER

İlham Tohti -Akademisyen, Uygur Online platformunun kurucusu, Uygur Demokrasi ve Hukuk Hareketi’nin lideri, Uygurların vicdanı. Barışçıl görüşleriyle tanınmasına rağmen “ayrılıkçılık” suçlamasıyla müebbet hapse mahkûm edildi (2014). Sembol dava; “Uygurların Mandela’sı” olarak anılıyor.

Rahile Davut (Rahilä Dawut) -Halk bilimi ve İpek Yolu kültürü üzerine çalışan tanınmış profesör. 2017’de tutuklandı, yıllarca haber alınamadı; 2023’te müebbet hapse mahkûm edildiği ortaya çıktı.

Tashpolat Tiyip (Taşpolat Tayip) -Sincan Üniversitesi rektörü, jeograf. 2017’de “gizli ayrılıkçılık” suçlamasıyla gözaltına alındı; idam cezasına çarptırıldığı bildirildi.

Abduweli Ayup -Dilbilimci ve Uygurca eğitim savunucusu. 2013’te “ekonomik suçlar” bahanesiyle tutuklandı; serbest bırakıldıktan sonra sürgünde çalışmalarını sürdürüyor.

Qurban Mamut -Xinjiang Literary Journal’ın editörü. 2017’de tutuklandı; kültürel yayıncılıkla uğraşması nedeniyle hedef alındı.

Abdulrehim Heyit (Ablet Abdureshit Berqi) -Ünlü halk ozanı ve “Vatanım” şiiriyle tanınan sanatçı. 2017’de tutuklandı; Çin devletinin yayınladığı videolar dışında akıbeti belirsiz.

Yalqun Rozi (Yalkun Rozi) -Yazar ve eğitimci. Uygurca ders kitaplarında Atatürk’e yer verdiği, oğluna “Mustafa Kemal” adını koyduğu için 15 yıl hapse mahkûm edildi.

Perhat Tursun -Modern Uygur edebiyatının öncülerinden, The Backstreets adlı romanın yazarı. 2018’de “düşman propagandası” suçlamasıyla 16 yıl hapse mahkûm edildi.

Adil Tuniyaz -Din âlimi ve öğretmen; “radikal unsurlarla ilişkili” iddiasıyla toplama kampına gönderildi.

Arslan Abdulla -Dilbilimci, Uygur Dili uzmanı. 2018’de tutuklandı.

Muhammed Salih Hajim -Kuran’ın Uygurca tercümesini yapan din âlimi.

2018’de bir “yeniden eğitim kampında” öldü.

Abdurehim Ziyawudun -İlahiyatçı, 2018’de toplama kampına gönderildi.

2015–2025 arasında Çin devleti, Uygur entelektüellerini hedef alarak:

Dilin öğretimini durdurmuş,

Edebiyat kurumlarını kapatmış,

Uygurca yayın yapan dergileri yasaklamış,

Üniversiteleri ve camileri doğrudan parti kontrolüne almıştır.

Birleşmiş Milletler raporları ve Uygur İnsan Hakları Projesi (UHRP) belgelerine göre, bu dönemde 400’den fazla Uygur entelektüel ya tutuklanmış ya da kaybolmuştur.

Bu durum, “kültürel soykırımın entelektüel evresi” olarak tanımlanmaktadır.

Çin Neden Uygur Entelektüellerini Hedef Alıyor?

1. KÜLTÜREL BELLEĞİ YOK ETMEK

Uygur entelektüelleri, toplumun tarihsel hafızasıdır. Şair, öğretmen ve akademisyenler; dili, dini ve kimliği yaşattıkları için Pekin açısından “asimilasyonu engelleyen” unsurlardır. Bu nedenle Çin, önce düşünceyi yok etmeyi seçmiştir.

2. SİNİFİKASYON (ÇİNLİLEŞTİRME) POLİTİKASI

Pekin yönetimi, “tek Çin ulusu (Zhonghua Minzu)” anlayışıyla bütün etnik kimlikleri Han merkezli bir kültüre dahil etmek istemektedir. Uygur aydınları ise İslamî ve Türk kimliğini korudukları için bu ideolojik hedefe ters düşmektedir.

3. KUŞAK-YOL GİRİŞİMİ’NİN GÜVENLİK BOYUTU

Doğu Türkistan, Çin’in Asya-Avrupa ticaret koridoru açısından stratejik bir bölgedir.

Pekin’e göre “millî kimlik bilinci” taşıyan entelektüeller, bu koridorda “istikrarsızlık riski” yaratmaktadır. Bu nedenle “ideolojik güvenlik” adına hedef alınmışlardır.

4. İSLAM VE KOMÜNİST İDEOLOJİ ÇATIŞMASI

Uygur entelektüellerinin çoğu, dini değerlere dayalı bir kimlik taşır. Ancak Çin Komünist Partisi dine değil, partiye sadakati esas alır. Bu nedenle Uygur aydınları “rakip otoriteye bağlı olmakla” suçlanır.

5. SOYKIRIMIN ENTELEKTÜEL AŞAMASI

Her kültürel soykırımın ilk adımı, düşünce liderlerini yok etmektir. Çin devleti Uygur entelektüellerini susturarak: Halkı başsız bırakmak, Uygur kimliğini hafızasızlaştırmak, kültürel direnci kırmak istemektedir.

6. SÖMÜRGECİLİK VE AYDINLARIN TASFİYESİ

Bir ülkeyi işgal eden sömürgecilik politikaları genellikle önce aydınları yok etmeyi hedefler. Sömürgeci güçler, ulusun bağımsızlık mücadelesinde önderlik edecek entelektüel sınıfı tasfiye ederek toplumu liderlikten yoksun bırakmak ister. Çin’in Uygurlara yönelik politikası da bu sömürgeci mantığın bir uzantısıdır: Aydınları susturarak ulusal örgütlenme ve kültürel direniş kapasitesi zayıflatılmakta, Toplumsal hafıza ve yerel liderlik ortadan kaldırılarak uzun süreli kontrol sağlanmaya çalışılmaktadır.

Bu perspektif, Uygur aydınlarına yönelik tasfiyeyi yalnızca iç güvenlik önlemi değil; sömürgeci bir egemenlik stratejisinin parçası olarak okumayı sağlar.

SONUÇ

2015–2025 dönemi, Çin’in Doğu Türkistan’daki “modern asimilasyon” projesinde entelektüel katmanı hedef aldığı dönemdir. Bu süreç, sadece bireyleri değil; bir halkın düşünce üretme kapasitesini yok etmeyi amaçlamaktadır. Uygur entelektüellerine yönelik bu sistematik tasfiye, 21. yüzyılın en görünür kültürel soykırım örneklerinden biridir.

Kaynakça

1.United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights (OHCHR) – Assessment of Human Rights Concerns in Xinjiang Uyghur Autonomous Region (2022).

2.Uyghur Human Rights Project (UHRP) – The Disappearance of Uyghur Intellectuals: A Decade of Repression (2023).

3.Human Rights Watch – Eradicating Ideological Viruses: China’s Campaign of Repression Against Xinjiang’s Muslims (2018).

4.PEN America – Silenced: China’s Ongoing Persecution of Uyghur Writers and Intellectuals (2024).

Türkiye’de devlet adamları ve toplumu çürüten siyaset Prof. Dr. İlhami Güler+22/12/2025

Prof. Dr. İlhami Güler, Türkiye’de toplumun çürümesinde siyasetin etkisini ve sonuçlarını yazdı. “Türkiye’de toplumun politik bağlamda ‘Reşit’ olmadığı; sürekli Önder, Baba, Çoban, Başbuğ, Şeyh Efendi, Hoca Efendi, Lider, Karizma… aradığı bir gerçektir” diyen Güler 1950 ile 1980 arasında görev yapan Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit, Baykal gibi siyasetçileri değerlendirdi.

1.TARİHSEL ARKA PLAN

Türkiye’de toplumun politik bağlamda “Reşit” olmadığı; sürekli Önder, Baba, Çoban, Başbuğ, Şeyh Efendi, Hoca Efendi, Lider, Karizma… aradığı bir gerçektir. Ölüm taziyelerinde “Başınız sağ olsun” temennisi, “Baş, başa bağlıdır; baş da Allah’a”, “Balık, baştan kokar” ve “İmam, bilmem ne yaparsa; cemaat, ne yapar” deyimleri, bu gerçeği ortaya koyar. Arap-İslam siyasal tarihi, Muaviye’den itibaren siyaseti “Pratik ahlak” olarak değil; “Kurnazlık” olarak tescillemiştir. Meşhur “Arap Dâhileri (Duhatu’l-Arap)” diye bilinen kişiler, dürüstlükleri ile değil; kurnazlıkları ile meşhur olmuşlardır. Farabi, İbn Haldun, İbn Teymiyye… gibi düşünürlerin, siyaseti “Ahlak” olarak kurma çabaları, etkili olamamıştır. Hukuk alanında yaygın olan “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” tutumları da, merî siyasetle paralel yürümüştür. Anayasa başta olmak üzere, yasaları iplemememiz veya etrafından dönmemiz de buradan gelir. Medrese jargonunda kullanılan: “İlm-i Siyaset” kavramı da, “Deha” kavramı ile özdeştir: “Kurnazlık”. Batıda siyaseti Ahlak olarak vaz eden filozoflar, Platon ve Aristo’dur. Makyavelli ise, Kral’a yazmış olduğu “Prens” adlı kitapta siyaseti, ahlak olarak değil; kurnazlık olarak tanımladı.

2.TÜRKİYE GERÇEĞİ

Bu arka planı göz önünde tutarak Türkiye Cumhuriyeti’ne gelecek olursak, Cumhuriyeti kuran devrimci kadrolar, erken dönemde seküler bir etik telos (Vatan-perverlik) ile hareket ettiklerini söylemek mümkündür. 1950-1980 arasında iktidar olan sağ-muhafazakâr kadrolarda da dinsel bir etik telos vardı (“Halka hizmet, Hakka hizmettir”). Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit, Baykal…birer “Devlet Adamı” hüviyetine sahiptiler: “Devlet adamı, halkının yarınını/yararını; siyasetçi, kendi yarınını/çıkarını düşünür.”

Seksen ihtilalinden sonra iktidara gelen T. Özal, -muhtemelen Amerikan deneyimi ile- ilk kez “Pragmatik” bir siyasi praksis ortaya koydu. O zamana kadar her politik parti/ideoloji, kendi yolunda giderken; onun, “Dört eğilimi” birleştirmesi ve sarf etmiş olduğu: “Benim vatandaşım, işini bilir” sözü, bu –Amerikan ruhlu- politik pragmatizmini ortaya koyar. Böylece Muaviyeizm-Makyavalizm, siyasete tekrar yerleşmeye başladı: Yalan ve Talan.

O tarihlere kadar “Devlet Planlama Teşkilatı” öncülüğünde toplumun ve siyasi erkin dişini tırnağına takarak oluşturmuş olduğu Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), “Liberal Ekonomi” gereği elden çıkarıldı. Toplum, gelirine mümasil olmayan bir “Lüks/İsraf” tüketimine sevk edildi. Döviz, “convertible” hale getirildiği gibi; ekonomi de, küresel “İsraf Ekonomisi/Kapitalizm”e eklemlendi. “Üretim ekonomisi”nden “Rant Ekonomisi”ne geçmiş olduk. Özal ve daha sonra gelen politik figürler, Batı’nın sömürü niyetli dayatmalarına karşı koymamışlardır.

Ben, yetmişli yıllarda Erzurum/Tortumda ilkokuldan önce köyde kuzu çobanlığı, orak ile ot biçme, lojistik (Babamlara yayladan köye akşam-sabah yiyecek taşıma) ve kışları akşam-sabah ahırda hayvan bakımı); ilkokula giderken de öğleye kadar Otobüs Terminalinde (Kars’ta) nane şekeri satıyor, ayakkabı boyuyor, araba yıkıyor, hamallık yapıyordum. Yazları da inşaatlarda amelelik yapıyordum.

Herkeste emek-üretim, ticaret, meslek, ustalık, uzmanlık motivasyonu vardı. Ekonomi zayıftı, Enflasyon yüksekti. Herkes, “Ayağını yorganına göre uzatıyordu”. “Yerli Malı Haftası” kutlamaları vardı. “Damlaya damlaya göl, akar gider sel olur” yani “tasarruf” bilinci vardı. Filmlerde zengin kızları, fakir oğlanlara âşık olabiliyordu. Politik ideolojiler/davalar uğruna kavgalar veriliyor; gençler ölüyordu: “Vatanım, ha ekmeğini yemişim; ha da, uğruna bir kurşun.” Bu saydıklarıma “Nostalji” deyip, burun kıvıranlar olabilir; hayır! “İnsanlar, ruhunu şeytana satmamıştı.” yorumu, daha doğrudur.

,İki binlerin başından itibaren siyasette ve ekonomide yalan ve talan giderek ivme kazandı. Rant/talan ekonomisinin, geriye giden bin yıllık bir “Ganimet Ekonomisi” tarihi vardır. Kılıç elden düşüp; (“Tüfek icat olup, mertlik bozuldu”); yağma içgüdüsü, kendi bedenine yönelir. Ganimet gelmeyince; elde ne var ne yok hepsi satıldı. Rant/İnşaat ekonomisi esas hale geldi. Siyaset, ideolojik bir “Dava” olmaktan çıkıp; ekonomik bir “kazanç-kapısı” olmaya başladı. Partiler, anonim-şirket haline geldi.

“Büyük” olmaya neden Düşünür, Şair, Âlim ve Sanatçılar değil de siyasilerin layık görüldüğü, ayrı bir soru/sorun olmakla birlikte; “Büyüklerimiz (!), genellikle siyaseti ilkesizlik-ahlaksızlık, ikiyüzlülük, yalan-dolan, dolap, kumpas, kurnazlık, dün öyle-bugün böyle, ihale, aracılık, iş-bulma, akraba kayırma, hemşehricilik… olarak icra edince; vatandaşlar da zıvanadan çıkıp başının çaresine bakıyor. Ortalık çetelerden, mafyalardan, nitelikli dolandırıcılıktan, tağşişten, adi hırsızlıktan, dijital sahtecilikten, adli emanete teslim edilen emtiaların çalınmasından nüfuz hırsızlığından… geçilmiyor. Namuslu-dürüst, vatanperver herkesi tenzih ederim.

3.KÜRESEL BAĞLAM

Bu gidişatı, “Çağın Ruhu (Zeit-Geist)ndan bağımsız olarak düşünmek, elbette imkânsızdır. Çağın Ruhu “Tanrı’nın ölümü” ve “Çölün büyümesi” (Nietzsche), “Çoraklaşma” (T. S Eliot), “Katı/Kutsal olanın Buharlaşması” (Marx), “Kutsal Kubbenin Çöküşü” (M. Weber), “Tanrı Tutulması” (M. Buber) … olarak nitelenmişti. Alman Filozofu Byung Chul Han da çağın ruhunu pratik olarak: Haz-Hız, Performans, Şeffaflık, Anlatı ve Ritüelin kayboluşu, Enformasyon, Dijitalleşme, Sabırsızlık/Aciliyet, Kumsallaşma/Bireyselleşme ve Cemiyet/Cemaatin yok olması, Akışkanlaşma… olarak niteler. Faslı düşünür Taha Abdurrahman ise, Kalbin/Ruhun/İnsanın ölümü olarak niteler. Bu perspektiften bakınca, “Fail”lerin kendileri, az hırlı olmasa da diğer taraftan, rüzgârın önündeki yaprak gibidirler veya selin önündeki kütük gibidirler.

4.SONUÇ

Bizi ancak bir Tanrı (Allah-Rahman) ve onun insana üflediği Ruh/Vicdan kurtarabilir. Tabi ihtiyaç duyup da Kur’an’ın dediği gibi, bunlara yönelebilirsek (münib). Yok eğer, sırtımızı dönmeye devam edersek (mu’rid); Sünnetullah belli: “Canınız cehenneme!” veya “İla cehenneme zümera: Cehenneme kadar yolunuz var!” (39/71).

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.